Jandarma takipte…

Gün 12

Dün gece kaldığımız karavan kampındaki yan komşumuz Renée adındaki teyze bizi pek sevdi. Hediye vermek istedi ama ne vereceğini bilemedi. İlk önce üstüne ismini yazdığı bir kibrit kutusu, daha sonra bir portakal suyu ve ardından da 2011 yılına ait karavan kamp alanı rehberi verdi. Fransızca “düşünmen yeter” diyebilmeyi çok isterdim. Çünkü hediyeden çok çabasıydı bizim ihtiyacımız olan ve bizi çok çok mutlu eden. Önceden “düşünmen yeter” kalıbını çok klişe bulurdum ama her gün o kadar farklı durumlarla karşılaşıyoruz ki aslında gerçekten önemli olan ve bizi mutlu eden; arkamızda küçük büyük destek vermeye çabalayanları görmekmiş. Renée’nin verdiği kibrit kutusu da içimizi ısıtmaya yetti yani aslında. Ama tabii o karavan kamp alanı rehberini sıklıkla kullanacağımızdan da eminim:) Zira hem her türlü hizmetin olduğu kamp yerlerini hem de ücretsiz olanları gösteriyor. Tam bizlik:)

D0012 (1)-FOW

Kamp alanından ayrıldıktan sonra yolda 1 haftalık bisiklet turuna çıkmış 4 kişilik bir aileyle karşılaştık. Çocuklar aile tatiline çıkınca düşmüşler yollara. Bu aileyle yolun ortasında karşılaşıp sohbete daldığımızdan yolu kapattığımızı fark etmemiştik. Tesadüfen yoldan geçen ve o kasabanın güvenliğinden sorumlu bir jandarma “Burayı mı buldunuz buluşacak?” gibi şakalar yapıp gitti. Ama bu jandarmayla son karşılaşmamız değildi!

D0012 (2)-FOW

Bisikletçi aileden bir süre sonra başka bir bisikletçiyle karşılaştık. 20 yaşlarındaki bu genç, 2 yıl sonra bir arkadaşıyla çıkacağı dünya turuna hazırlanıyormuş. Bu hazırlık turunda İspanya’dan kuzey Fransa’ya pedallıyormuş. 1 ayda 4000 km’ye ulaşmış bile. Gençlik işte; günde 100 km elinin kiri. Bizden geçti gayri böyle atraksiyonlar:) Bu gencin kullandığı rota, genelde Hristiyanların hacı olmak için yürüyerek geçtikleri St. James rotasının bir kısmı… Fransızlarca bilinen adıyla St. Jacques rotası. Hacılar, gerçekleştirdikleri bu yürüyüşü temsilen kocaman bir deniz kabuğu taşıyorlar.   Biz yine yolun ortasında bu bisikletçi ile rotası hakkında sohbet ederken aynı jandarma birden arkamızda belirdi. Bizi mi takip ediyordur nedir, hayret bir şey ?! Yine şakalar, komiklikler, jandarmaya son veda ve yollara devam…

D0012 (4)-FOW

Rotamız sahil kenarından devam ederken kumsalda yayalarla ortak kullanılan bir yolda önümüzde torununun peşinden koşuşturan yaşlı adamı uyarmak için korna çaldık. Adam dönüp baktığında eski Fransız başbakanı Raffarin olduğunu gördük. Nico konuşmaya “Sayın Başbakanım” diye başlayınca “Artık torun bakıyorum, torunum benim başbakanım” diye cevap verdi.

Bu garip karşılaşmadan sonra Rochefort’a doğru devam ettik. Rochefort girişinde yol sorduğumuz bisikletçi, suyun karşına geçmek için tarihi köprüyü önerdi. Aslında tam olarak bir köprü değil; gemi desen o da değil. Yüksek ayaklara asılmış raylar sayesinde suyun üstünde havada ilerleyen bir kulübe-sal. Bu ilginç yapı sayesinde uzun ve yokuş olan yeni köprüde arabaların arasında pedallamaktan kurtulduk.

D0012 (7)-FOW

Rochefort’tan sonra vardığımız Royan’da saat 7 gemisiyle Soulac-s-Mer’e geçeceğiz. Pedalladığımız Royan sahilleri mükemmeldi fakat fazla vaktimiz olmadığı için keyfini çıkaramadık. Gemiyi beklerken bir süredir ağrıyan dizimle ilgilenme fırsatım oldu. Koskoca bir ecza deposunu yanımda taşımanın faydasını görmüş oldum.

Yarım saatlik bir gemi yolculuğundan sonra karşı kıyıdaki ilk kamp yerinde durduk. Burası Fransa’nın tek çevre dostu kamp yeriymiş. “Çevre dostu” sıfatını alabilmek için bu konularda çalışan bir kuruluşa gelirinin bir kısmını veriyormuş. Sahibi bisikletle seyahat edenlerin çevreye en az zarar verenler olduğunu düşündüğü için bizi desteklemek adına kampında ücretsiz kalmamıza izin verdi.

Gün 13

Bugünün herhangi bir görseli olmayacağını biliyorduk. Kullandığımız bisiklet yolu kaymak gibi dümdüz, en ufak bir viraj ya da eğimi olmayan, sadece yüzümüze yüzümüze rüzgarın olduğu bir rotaydı. İlgimi çeken bir şey olmadığı için haliyle bütün odağım dün ağrıyan dizimdi.

Omuriliğimdeki hastalık sebebiyle yolculuğumuzun başından beri ağrıyan kalçama en uygun koltuk pozisyonunu bulmak için uğraşıyorduk. 2 gün önce altın noktayı bulduk sanırım zira artık ağrımıyor. Fakat bu ayarlamayı yapalım derken pedal uzaklığı üzerinde çok durmamıştık. Pedala yaklaşmam sebebiyle bacağımı yeterince açamadığım için bu diz ağrısının başladığını düşünüyorum. Bugün sabah mesafeyi arttırdık. Yokuşsuz yolda “oh ne güzel dinleniyor” derken bütün günün tek ve şimdiye kadarkilerin en büyüklerinden biri olan yokuş yüzünden ağrı tekrar başladı. Moralim bozulsa da yarın akşamdan itibaren Nico’nun babasında 4 gün mola vereceğimiz için iyice dinleneceğini düşünerek sürmeye çalıştım.

Bugünün tek ilginç noktası bir çıplaklar kampının önünden geçmemizdi. İlginçliği de kendi aramızdaki şakalar komikliklerden yani enteresan bir şey yaşadığımızdan değil:)

Fransa’nın bu bölgesinde pek yerleşim yeri yok. 2-3 tane tatil kasabası var. Biz de ilk karşılaştığımız kamp yerine “ücretsiz kalabilir miyiz” diye sorarak şansımızı denedik. Kampta çalışan bayan 8 ay Antalya’da bir otelde çalışmış. Hatırladığı kadarıyla Türkçe konuşmaya çalıştı benimle. Sahibiyse İstanbul’dan kartpostal göndermemiz şartıyla ücretsiz kalmamıza izin verdi.

Çadırımızı kurduktan sonra tatil sezonunun sonu olduğu için boşalan plajda yürüyüşe çıktık. Ağrıyan bizim, kilit açmaya çalışırken patlattığım dudağım ve bisikletleri iki defa durdukları yerde domino gibi düşürmemden sonra okyanus kıyısında yürüyüş ilaç gibi geldi. Bugün Soulac-s-Mer ve Carcans arasında 66 km yapmış olduk.

D0013 (14)-FOW

Gün 14

Dım dım dım dım acaba bugün de dizim ağrıyacak mıydı? İkimiz de heyecanla bekliyorduk ki bizi çok bekletmeden ağrımaya başladı.

Uzun ve birbirinin aynı yollardan sonra yavaş yavaş tekrar kasabalara girmeye başladık. Kasabalardan birinde tempomuzu tutturmuş gidiyorken arkadan gelen “Merhaba” ile saniyesinde frene bastım. Nico’yu da “Türk buldum” diye bağırarak durdurdum. Heyecandan korna çalmak aklıma gelmemiş, olur öyle alıklıklar… O sırada çocuk da oturduğu banktan kalmış bize doğru ilerliyordu. “Türk müsün?” diye sorarken çoktan anlamıştım olmadığını ama duyduğum şey konusunda yanıldığımı sanmıyordum ki yanılmamışım zira çocuk, babasının işi sebebiyle İstanbul’da 6 yıl yaşamış. Bayrağımı görünce refleksle “Merhaba” demiş. Ne yalan söyleyeyim atlayıp boynuna sarılasım geldi.

Bugün bizden 1 hafta önce dünya turuna çıkan 50li yaşlarındaki  Joël ve Irene ile buluşmak üzere yolumuz üstündeki Ares’te durduk. Öğle yemeği için sandviç aldığımız pastane, bisikletleri görünce bir de baget hediye etti. Daha sonra buluşma noktası olarak kararlaştırdığımız kilisenin yakınlarındaki bir kafede kahve içtik ki bu bizim 2 haftadır ilk medeni aktivitemizdi:)  Joël ve Irene, Ares’te Irene’nin halasında mola vermişler. Malzeme bilgisi alışverişi, hatıra defterine yazı derken hoş sohbetle geçti gitti zaman. Dünyanın başka bir köşesinde buluşmak üzere vedalaştık.

D0014 (2)-FOW

Audenge’a vardığımızda Nico’nun babası ve eşi heyecandan duramamışlar ve gelişimizi videoya çekmek için yola çıkmışlardı.

Bugün Carcans – Audnge arasında 69 kilometre yapmış olduk.

Yolculuğa dair bütün fotoğrafları görmek için lütfen tıklayınız.

Su birikintisinden babam çıksa…

Gün 6

6 gündür nerede bir okyanusa ya da su birikintisine denk geldiysek mutlaka o su birikintisinden bir şeyler toplayan birilerine de denk geliyoruz.  Bu sefer minik midye toplayan iki kadınla konuşma fırsatımız oldu. Topladıkları bu midyeler bu bölgeye özgüymüş ve kremayla pişirip yiyorlarmış.

D0006 (2)-FOW

Akşama doğru bir grup bayanla karşılaştık. Bayanlardan balerin tavşan gibi giyinmiş olanın bekârlığa veda partisiymiş. Kendisi de Bretonlu olduğundan Nico’nun Bretonya bayrağını görünce durdurmuş bizi. Haa bir de çok sarhoş olduğundan:) Günün konsepti: bisikletleriyle ilerleyerek kasabadaki her barda bir içki içmekmiş:)

D0006 (9)b-FOW

Le Gois – Les Sables d’Olonne arasında 74 km pedalladıktan sonra geceyi geçirmek için yer ararken atıyla gezinti yapan bir bayana rastladık. Florence… Florence bize çadır kurdurtmadı ve evindeki misafir odasında konuk etti. Fransızları daha soğuk sanırdım. Gün geçtikçe bu düşüncenin bir şekilde aklıma yerleşmiş bir tabu olduğunu ve ne kadar yanlış olduğunu görüyorum. İşte bu sebeple yollardayız biz. Yerleşmiş tabuları yıkmak için… Florence, eşi Bruno ve tavşanları Kral Arthur ile hoş bir akşam geçirdik ve çok ilginç şeyler öğrendik.  Nico’nun migreni var uzun yıllardır. Florence da yıllarca migren ile uğraşmış. Sonra bir şekilde bu ağrıların nedeninin şeker olduğunu keşfetmiş. Şekeri bırakmasıyla ağrılar da tamamen kesilmiş. Nico da bunu duyunca hemen denmeye karar verdi. Aynı sonucu verecek mi zamanla göreceğiz.

Gün 7

Bugün, 2 yıl önce karavanla Avrupa – Asya turuna çıktıklarında Ankara’da ev sahipliği yaparak tanıştığımız ve daha sonra tur dönüşlerinde Gürcistan’da buluşup birkaç gün geçirdiğimiz Sarah ve Guillaume ile buluştuk. Buluşacağımız yer dün gece kaldığımız yerden gerideydi. Bu sebeple dün akşam geçtiğimiz yerlerden tekrar geçtik. Sarah ve Guillaume Fransa’da tatil olması sebebiyle Sarah’nın babası ve eşiyle Les Sables-d’Olonne’da birkaç gün geçireceklermiş. Ne kadar şanslıyız ki bu çok sevdiğimiz ikili ile yollarımız tekrar enteresan bir şekilde dünyanın bir köşesinde kesişti.

Bugün Paskalya olduğu için tatilde tüm Fransa. Hristiyanlıkta İsa’nın dirilişini kutladıkları gün. Çocuklar içinse aile büyüklerinin boyayıp sakladıkları yumurtaları bulma günü:) Ayrıca bol bol da çikolata var bugünün konseptinde; bu sebeple çocukların favori bayramı… Sarah’da bize ördek çikolata almış.

Sahilde hep beraber bir yürüyüşe çıktık. En güzel yanı Asya turunda hamile kalan Sarah’nın ve eşi Guillaume’un 9 aylık bebekleri Olga’nın okyanusu keşfetmesine şahit olmaktı. İsminin Fransızca bir isim değil de daha çok Asya’da kullanılan Olga olması, seyahatlerinin bir hatırası…

D0007 (47)-FOW

Bu gece Asya’yı turladıkları karavanlarında yatacağız. Guillaume’un kendi elleriyle ahşapla döşediği bir karavan.  Çok zekice düşünülmüş ve tüm günlük ihtiyaçları karşılayabilen bir sistemi var. Daha önceki buluşmalarımızda hep kalmak istemiştim. Kısmet bugüneymiş:)

D0007 (95)-FOW

Bugün Les Sables-d’Olonne ve plajı arasında geriye doğru 12 km sürmüş olduk.

Gün 8

Sarah, Guillaume ve Olga’ya veda etme zamanı… Kendisi bir dansçı olan Sarah, ağrılarımı duyunca dansçıların kullandığı bir krem olan Arnica’yı almamız için bize bağışta bulunuyor bir çiçek eşliğinde… Ne zarif insanlar…

Bugün normalde takip ettiğimiz rotadan ayrılıp doğuya doğru pedallıyoruz. Çünkü Avrupa’da kullanacağım “ aile birleşimi” vizesini almak için Rennes’de bir randevum var 2 gün sonra. Büyük bir şehir olan Luçon’a ulaşıp orada birkaç gün kalıp araba kiralayarak 2,5 saat uzaklıktaki Rennes’e gideceğiz. Luçon’a 2 günde ulaşmayı hedeflerken bugün ulaştık.

Geceyi geçirmek için yer bulma konusunda şansımız yaver gidiyor çünkü çiftlik evinin karşında kamp işleten Damien ve Christiane planımızı duyunca 3 gece için bizi bahçelerinde ağırlamayı kabul ediyorlar. Kampın duşunu ve tuvaleti bize serbest ve hatta akşam yemeğine davet ediliyoruz. Damien, Christiane ve iki çocuklarıyla makarnasız bir akşam yemeğinden sonra çadırımıza çekiliyoruz.

D0008 (1)-FOW

Gün 9

Rennes’deki randevumuz yarın olduğu için bugün Luçon’u gezdik. Mola vermemizin en güzel yanı turizm danışma bürosunda 30 dakikalık ücretsiz internet bulmamızdı. Çünkü ailemle ilk kez Skype aracılığıyla konuşma fırsatı buldum.

Luçon’da turistlerin ilgisini çekebilecek tek yer kilisesi. Normalde kilise gezmek çok ilgimi çekmez çünkü hepsini benzer bulurum. Ama bu sefer Nico’nun rehberliğinde gezdiğim için daha önce dikkatimi çekmeyen ama bu sefer keşfetme fırsatını yakaladığım “İsa’nın çarmıha gerilmesinin 14 tabloda resmedilmesi” ilgimi çekti. Meğer bu 14 tablo her kilisede olurmuş. Şimdiye kadar tablo der geçerdim. Hikâyenin kendisi ve çok güzel resmedilmiş olmasıydı sanırım ilgimi çeken. Ha bundan sonra kiliseye girer miyim? Değişik bir yapısı olmadığı sürece sanmam.

Luçon’da arabamızı kiraladıktan sonra kampımıza dönüyoruz zira yarın büyük gün.

Gün 10

Dün kiraladığımız arabamızla Rennes’deki OFII bürosuna gidip Schengen’de kullanacağım vize pulumu aldık. Bu pul sayesinde Fransa’da 1 yıl ve ek olarak geri kalan Schengen bölgesinde 3 ay kalabileceğim. Yani Fransa’dan çıktıktan sonra Balkanlara, Türkler için vizesiz bölgeye ulaşana kadar Schengen’de 3 ay gezebileceğiz. Aile birleşimi vizesinin normal Schengen’den farkı sadece bu. Tabii bir de daha zor alınıyor olması:)

2 gecedir konakladığımız Luçon’a geri dönüyoruz. Yarın kaldığımız yerden pedallamaya devam…

Gün 11

İki gündür pedallamamanın verdiği hızla düştük yollara fakat yağmur bizi durdurmakta gecikmedi. Hâlbuki bizi takip eden kara bulutlardan pedallayarak kaçabileceğimizi düşünmüştük:)

Yolda bisikletçi İngiliz bir çiftle karşılaştık.  1 ay boyunca Fransa’da güneye doğru pedallayacaklarmış. Sonra da yine Fransa’da gezmeye devam edeceklermiş çünkü iş yerlerinden 1 yıl izin almışlar. Evet böyle ülkeler de var. Bizim gibi 2 hafta izinle yetinmek zorunda bırakılmıyorlar.

Bu karşılaşmanın ardından yağmurdan korunmak için beklediğimiz otobüs durağının karşısında oturan bir amca yağmur dinene kadar bir kahve için bizi evine davet etti. Sağ olsun. Moralimiz yerlerdeyken, neden yollara düştüğümüzü tekrar hatırlattı bu amca. Emekli olmadan önce jandarmaymış. İş sebebiyle gezdiği ülkelerden sakladığı hatıra eşyalar arasında bir de Osman Gazi heykeli vardı. Bu iç ısıtan moladan kısa süre sonra La Rochelle’e vardık fakat yağmur hala çılgınca yağdığı için çok istememize rağmen gezemedik. Direk geçmemize rağmen gördüğümüz kısmı bile tavsiye etmeme yeter.

Yağmurdan bunaldığımız için erken kamp atmak istedik. La Rochelle’den ayrıldıktan sonra karavanların park ettiği bir alana çadırımızı kurduk. Yemek yaparken ilerdeki karavanın sahibi İngiliz, halimiz acımış olacak ki su kaynatıp getirmiş. Canım benim ya… Ne insanlar var… Adamın İngiliz olduğunu anladığımızda İngilizce konuşmaya başladık ama adam sadece “hot water” (sıcak su) diyerek uzaklaştı. Bence Fransa’ya gelen İngilizler, Fransızlar bilseler bile İngilizce konuşmadıkları için dil konusunda herhangi bir beklenti içinde değiller. Bu sebeple karşılarında İngilizce konuşsan da farklı aksan yüzünden Fransızca konuştuğunu sanıp dinlemiyorlar. Ama bu sıcak temasa engel olmuyor.

Bugün Luçon – La Rochelle aradında 61 km sürdük.

Yolculuğa dair bütün fotoğrafları görmek için lütfen tıklayınız.

Okyanusta gelgit bir başka oluyor…

Gün 3

Bugünün bonusu okyanus tuzu toplama havuzları ve midye, istiridye gibi deniz kabuklarını üretme çiftliği oldu.

Öğle yemeği için yer ararken buralara denk geldik. Sahibi bizi görünce 15 dk sonra bir okul gezisi olduğunu, onların para ödediğini ama öğretmenler izin verirse herhangi bir şey ödemeden geziye katılabileceğimizi söyleyerek bizi davet etti.  Öğretmenlerin de izin vermesiyle çocukların arkasındaki yerimizi aldık. Geziden önce öğretmenler turumuzdan çocuklara bahsetmemizi istedi. Çocuklar ise bizi dinlemekten çok “Aaa bu ne garip bir alet” modundaydı.

Ardından çiftlik sahibi kocaman bir midye maketi üstünde midyenin yaşamını anlattı. Üreme organları sindirim sistemi vs. Bazen kabukların arasından 2 tane boru çıkar. Belki bazılarınız denk gelmiştir. Hah işte ben onları göz sanıyordum. Meğer birisi sudaki oksijeni aldığı nefes borusu, birisi de sudaki planktonları yediği yemek borusuymuş. “Utan cahilliğinden” deyip attım hafızaya.

Daha sonra yıllar önce çiftliği ilk kurduğunda çekmiş olduğu bir videoyla okyanus suyunu kanallar aracılığıyla nasıl taşıdığını ve midyeleri nasıl ürettiğini gösterdi. Bu âlemin besin zinciri; planktonu yiyen midye, midyeyi yiyen yengeç, yengeçi yiyen martı şeklindeymiş. Artık martıyı kim yiyor onu bilemeyeceğim. Ardından saha turuna çıktık. Okyanus suyuyla gelen ve midyeleri yiyen yengeçler için hazırlanmış kafeslerden yengeç çıkarıp erkek mi dişi mi olduğunu nasıl ayırt edeceğimizi sordu çocuklara. En az 3 tanesi cevabı biliyordu. 10 yaşındaki bir çocuk bu bilgiye nasıl ulaşır ya da bende mi sıkıntı var acaba? Meğer altındaki üçgen şekli sivri ise erkek, oval ise dişi oluyormuş. Çocukların karşısında tekrar bir “Utan” çektim kendime ama tabii delikanlılıktan ödün vermiyoruz. “Hah tabiiki canım işte orası sivri olunca erkek bunda bilinmeyecek ne var” suratına sahibim! Fotoğraftaki erkek mesela…

Genel olarak ilgimi çeken ve zihnimde sorular yaratan kısımları burada paylaşmak istiyorum. Neden ilkokul çocuklarını bir midye üretim çiftliğine getiriyorlar? Geleceğe nasıl mükemmel bir yatırımdır bu? Hayatı daha zengin kavrayabilme adına bir adım önde bu çocuklar bence… Ve neden bizde yok? “Midye çiftliği gezip de ne yapacaklar?” diyenleriniz olabilir ama bence bu sadece bir geziyle kalmayacak. Çocukların zihninde parça parça da olsa yer edecek. Biz de sadece zorla stadyuma götürme alışkanlığı var. Ha ben bayılırdım 23 Nisanlarda, 19 Mayıslarda stadyumda yürümeyi o ayrı ama yanında yaratıcılığa da katkısı olan birkaç gezi daha olsa eğitim sistemimiz çok daha ilerde olurdu diye düşünüyorum.

Haa diğer bir konu da şapkasız tek bir çocuk bile yoktu! Küçük ve gereksiz gibi görünen bir ayrıntı ama belki ama nasıl bir pozitif kontrol mekanizmasına sahip olduklarını gösteriyor bence.

Bu naçizane fikirlerden sonra gezimize tekrar dönüyorum. Midye çiftliğinin yanındaki tuz toplama alanlarında da okyanus tuzunu nasıl ede ettiklerini gördük. Yine kanallar aracılığıyla getirdikleri okyanus suyunu kurutup çamuru ayırıyorlar. Basit bir işlem… Alanın sahibi Tuz Gölü rezervimiz hakkında baya bir bilgiye sahipti!

Gezi sonrası tekrar yola düştüğümüzde Bretonya bölgesinde 1,5 aydır görmeye alıştığım evlerden daha farklı yapıda evler görmeye başladık. Şimdiye kadar bulunduğumuz yörede evlerin çatısın siyah minik taşlardan oluşuyordu. Bunlar daha yeni nesil evlermiş. Yeni dediğime bakmayın en az 150 yıllık tarihi var. Bu yöredeki evler ise biraz daha eski ve çatıları uzun otlarla örtülü. İki tarz da çok sempatik… İlerdeki evimi düşleyerek pedallıyorum.

D0003 (31)-FOW

Bu akşam için yine şansımıza bakıyoruz. Muzillac – Guérande arası 58 kilometrelik yolculuğumuzun ardından boş bir araziye kampımızı atıyoruz. Tabiiki yandaki evden su isteyerek… Utanmak sıkılmak yok:)

Gün 4

Bugün Veloarebours adındaki projesiyle haziranda dünya turuna başlayacak olan arkadaşımız François’nın yaşadığı şehir ola St. Nazaire’den geçtik. Halen uçak mühendisi olarak çalıştığı Airbus’a gidip François’yı ziyaret ettik. Bu ziyaretten sonra bizi zorlu bir sınav bekliyordu. Fransa’nın en uzun köprülerinden birini arabaların arasından geçmemiz gerekecekti. Çünkü bisiklet yolu yoktu. Henüz bisikletlerdeki dengemizi tam sağlayamadığımız için bir arabanın önüne devrilivereceğimiz korkusuyla girdik köprüye. Allah’ın şanslı kuluymuşuz ki şeritlerden biri bakım için kapalıydı ve bize yayla gibi yer sağlıyordu. Ama %5’lik eğimde 25 dakika boyunca yükselmemiz gerekti. Bacak kaslarım nasıl çılgınca yandıysa hala hissediyorum. Ama inişi paha biçilemezdi doğrusu:)

İniş bittiğinde bundan sonra takip edeceğimiz Eurovelo 1 bisiklet rotasının girişine gelmiştik. Bu mola esnasında yanımıza gelen adam gençliğinde sadece nehirleri kullanarak botuyla Türkiye’ye gelmiş ve Akdeniz’den ülkesine geri dönmüş. Ne adamlar var yaaa… Ve bu adamın Türkiye’de en çok beğendiği yer Hititlerin başkenti olan Çorum civarındaki Hattuşa. İstanbul ya da Kapadoya değil! İlginç değil mi?

“Şimdiye kadar hiç düşme tehlikesi geçirmedin oleeey” diye düşünürken ormandan çıkıp üstüme koşa koşa gelip çat diye önümde duran tavşan sebebiyle baya riskli bir fren yapmak zorunda kaldım. Durup uzun bir süre bakıştık. “Gözüne ışık tutulmuş tavşan gibi bakmak” deyimini bizzat yaşamış oldum.

Guérande – Pornic arasında 66 km yaptıktan sonra La Tabardière adlı bir kamp alanında indirim yaptırıp 3 gün sonra sıcak duşa ve elektriğe kavuşmuş olduk. Bu kamp yerinin sahibi bayan 9 yıl önce Adıyaman’da 1 aylığına yaşamış ve hala biraz Türkçe hatırlıyordu. Türkçe konuşmayı unutmuşum ya:(

Gün 5

Bretonya bölgesinde evlere isim veriyorlar. Postacılar bu isimlere göre mi buluyor yoksa ayrıca numaraları da var mı merak ediyorum. Bence çok sempatik çünkü evi kişiselleştiriyor ve aile bireylerinden biriymiş gibi hissettiriyor.

D0005 (5)-FOW

Fransa sahillerinde gelgit öyle bir gelip gidiyor ki bazen yüzlerce metreye varıyor. Bizdeki gibi öyle 2-3 metre değil. Bu sebeple sahilde suların en son ulaştığı yere yükseltilmiş kulübeler yapmışlar ve bunlardan aşağı ağ sarkıtmışlar. Sular geldiğinde balıklar ağa doluşuyor.

D0005 (13)-FOW

Le Gois adasına gitmek için kanalların arasından dolanırken Toulouse’dan kuzey Bretonya’ya pedallayan bir bisikletli ile karşılaştık. Toulouse yolu hakkında birkaç ipucu aldık. Ardından adaya giden yolun girişine kadar geldiğimizde geç kaldığımız gördük çünkü gelgit yüzünden yol çoktan sular altında kalmaya başlamıştı. Biz de trafiğe kapanan bu yolda yürüyüşe çıktık. Adadan uyarılara rağmen ayrılan iki arabadan arkadaki virajı kaçırıp suya battı. Yolda yürüyenlerin yardımıyla zor kurtuldu. Fotoğrafta arabanın arkasındaki insanlar arkadaki arabaya koşuyor. Yazık içindeki çocuklar ağlaya ağlaya mahsur kalmışlar. Hayır girişte koskoca uyarı var. Ne akla hizmet köprülü diğer yola gitmeyip inatla buradan geçiyorsun evladım? Bugünün felsefesini “ doğa ne yapar eder insanoğlundan üstün çıkar” olarak belirliyoruz. Okyanus suyunun yolu hızla yutuşunu izlemek gerçekten büyüleyiciydi. Adaya gidemediğimiz için üzülmedim açıkçası. Deneseydik hem zorlanacaktık hem de bu anı arkamızda bırakacaktık.

Bisiklet parkuru bu bölgede çok dolandırdığı için GPS’den başka bir bisiklet parkuru olarak görünen bir kestirmeye daldık. Toprak yol giderek çimleniyordu. Bir süre sonra boyumuz kadar otların arasından geçtik. Daha kısa otların arasında sürerken ilk düşüşümü yaşadım ama baya yumuşak bir düşüş oldu. Yolun sonunun olmadığını anladığımızda bisikletleri 1 km itmiştik bile. Eee haliyle başlangıca geri itmek zorunda kaldık.

D0005 (44)-FOW

Bu itiş kakış bizi çok yorduğundan bulduğumuz ilk evin bahçesinde kalmak için izin istedik. Şanslıydık evlerine duş almamız için davet ettiler. Böylece Pornic – Le Gois arasında 62 km pedallamış olduk.

Yolculuğa dair bütün fotoğrafları görmek için lütfen tıklayınız.

Ve macera başlar; ilk durak Carnac

Gün 1

Yolculuğumuza yorucu olmayan bir başlangıç verelim dedik ve bu sebeple ilk gün sadece 30 km sürüp Carnac menhirlerine varmaya karar verdik. Orada Couchsurfing aracılığıyla bulduğumuz birisinin evinde kalacağız. 30 km çok uzun bir mesafe olmadığı için ve hala hazırlıklarımızı bitiremediğimiz için 15:30‘da yola çıktık.

Öncesi çantalara son şeklini vermek, yemek alışverişini yapmak, Türkiye’ye göndereceğimiz kargo için postaneye gitmek ve tabiiki günlük olmazsa olmazımız haline gelen internet sitemizde değişiklik yapmak ile geçti. Ayrıca misafirlerimiz vardı. Fransa’ya geldiğimden beri Nico’nun halası Linda’da kalıyorduk. Bu sayede Linda’nın babası Jean-Luc ve annesi Solange ile tanışmıştık. Linda 20 km uzakta oturan anne ve babasıyla normalde yılda bir görüşüyormuş ama biz geldiğimizden beri 4-5 kere Linda’ya geldiler. Her gelişlerinde de mutlaka bizim için bir hediyeyle geliyorlar. Eee haliyle bundan bizi evlat edinmek istediklerini çıkarıyoruz:) Jean-Luc beraber gittiğimiz bir restoranda pizzayı restoranın uyduruk bıçağıyla kesemediğimi görünce ertesi gün elinde bir cep bıçağıyla çıkageldi (Yolculuk boyunca sık kullanılanlar çantamda yerini alacak). Nico’ya ise koleksiyon parçası olan gümüş 10 €’yu kolye yapıp getirmişti şans getirsin diye. Tahmin edeceğiniz üzere kolyeyi anında hacıladım:) Bugünkü gelişlerinde ise ikimize de birer tane kafam kadar sürpriz çikolata getirmişler yolda kan olsun can olsun diye. Ama maalesef sıcaktan ötürü ancak fondü olabileceği için yanımıza almamaya karar verdik. Ve de minik bir alet çantası getirmişlerdi ama maalesef bunu da zaten yeterli aletimiz olduğu ve taşıyamayacağımız için Linda’da bırakmak durumunda kaldık.

D0001 (1)-FOW

Daha sonra Nico’nun dedesi Daniel uğurlamaya geldi. Linda’nın bizim için hazırladığı Bretonlara özgü tuzlu yağdan yapılan karameli de çantaya attıktan sonra Daniel ve Linda ile vedalaşıp düştük yollara. Ama yola düşmeden önce çanta ağırlıklarına değinmek istiyorum. O kadar eleme azaltmaya rağmen hala eşek leşi kadar yükümüz var. Ben 25 kilo taşıyorum Nico ise 35 kilo. Yemek alışverişi yaptığımızda onu da ben taşıyor olacağım. Gayet adil bir dağılım bence:)

İnişsiz yokuşsuz kasaba trafiğindeki ummadığımız hızda bir 20 km’den sonra daha sabah ziyaretimize gelen Jean-Luc ve Solange ile onların kasabasının çıkışında buluştuk. Bize son bir veda etmek istiyorlardı. Yine elleri hediyelerle dolu:) Sabah Nico, Jean-Luc’a kendi yaptığı bir kilitten ve yeterli olmayabileceği korkusundan bahsetmişti. Ve tabii bunu duyan Jean-Luc buluşmaya birkaç kilitle gelmişti. Ayrıca Nico’nun bisikleti için bir Breton bayrağı, su matarası, bira ve kola da getirmişlerdi. Ama en güzeli Nico’nun kolyesine el koyduğumu gördüğü için tekrar bir 10 € kolyesi getirmişti. Güzel muhabbet eşliğinde sıvı tedariğimizi (!) yaptıktan sonra 4 yıl sonra görüşmek üzere vedalaştık. Bu kadar emeği gördükten sonra 4 yıllık maceramızın en çılgın fanları bu muhteşem ikili olacakmış gibi geliyor.

Vedalaşmamızın ardından kısa bir süre sonra ilk turistik durağımıza vardık. Pedalladığımız bu yöre menhirlerin cenneti. Durağımız ise Carnac’takine göre minik bir menhir alanı. Aslında Carnac’ta kalmamızın sebebi en turistik menhir alanlarının burada olması. Motorla İngiltere’den sırf burayı ziyarete gelen bir çiftle karşılaştık. O derece turistik yani:)

D0001 (24)-FOW

10 km sonra Carnac’a vardık. İlk kıl şoförlerle de burada karşılaştık. Normalde Fransız şoförler bisikletlilere alışık oldukları için yavaşlayıp yanlarından uzaktan geçiyorlar. Ama her ırkta öküz illaki oluyor. Bunlar da sürtünerek geçmeyi sevenlerdendi. ‘Burası daha başlangıç kim bilir doğu ülkelerinde daha nelerle karşılaşacağız alışmak lazım’ deyip yolumuza devam ettik. Kalacağımız ev Carnac merkezinden 5 km uzaklıktaydı. Ama nereye doğru? Bol yokuşlu 9 km süren bir aramadan sonra nihayet evi bulabildik. Bu 8 km’yi Nico’ya ithaf ediyorum zira klasik bir Türk erkeğinden hiçbir farkı yok. Karanlık basana kadar kafasına göre dolanıp en sonunda yolu soruyor bizim bey. Aynı babam, Allahtan alışkınım:)

Hélène ve C-Henri’nin evini bulduğumuzdaki mutluluğumu tarif edemem. Çünkü hep içini görmek istediğim eski tarz Breton evi tam karşımdaydı ve biz içini görmekle kalmayıp 1 gece geçirecektik. İçeri girmeden önce C-Henri’den evin hikâyesini dinledik. C-Henri 2 yaşındayken dedesi satın almış bu eski çiftlik evini. İçindeki tüm ahşap yapı ve mobilya dedesinin el emeği göz nuru… C-Henri’de 2 yıldır modernizm ve eskiye saygıyı entegre ederek restore ediyormuş. Aslında kendisi Nico gibi uçak mühendisi ama bu uzak çiftlik evinde mutluluğu bulmuş. Ev 1644 yılında yapılmış. Dış cephede oyma ve kabartmalar var. Ev 50 yıl önceki restorasyonu öncesinde 2 metre daha yüksekmiş. Sağda atlar, solda ise diğer çiftlik hayvanlarının yaşadığı, üst kata hayvanların yiyeceği samanı yerleştirdikleri ve her tarafı çevrilmiş bu yapının ortasında insanların sıcacık yaşadığı bir sistemi var bu ve tüm eski Breton çiftlik evlerinin. Tabiiki 50 yıl önceki restorasyonla her şey değişmiş; hayvanlar dışarı alınmış ve tüm alan insanlara tahsis edilmiş. Isınmak için artık solar panel kullanıyorlar.

D0002 (47)-FOW

Biz, Hélène ve C-Henri’nin ilk Couchsurfing konuklarıyız. Kısa bir süre sonra Kanada’da yaşayan çocuklarını ziyarete gidecekleri ve gezecekleri için Couchsurfing’e üye olmuş C-Henri. Yemek öncesi için birer hafif içki ve atıştırmalıklar bizi bekliyordu. Sohbet eşliğinde bunları gümlettikten sonra Bretonya’ya özgü kreplerimizi yedik.  Burada önceden hazırlanmış kreplerin arasına somon, yumurta, kokoreç, peynir, domates yani özetle yaratıcılık dahilindeki her şeyi koyuyorlar. Yanında da alkollü bir içecek olan ‘cidre’ [saydır] içiyorlar. Benim için elma sirkesinden pek farkı yok. Yemekte Hélène ve C-Henri’yi daha iyi tanıma fırsatımız oldu. C-Henri’nin hobisi ormandaki ve hatta okyanus kenarındaki yenilebilecek bitkiler. Yemekte okyanustan toplayıp kuruttuğu ‘nori’yi tattırdı. Yüzerken bir yerime değdiğinde çığlığı bastığım bu bitkilerdeymiş meğer keramet. Özelliklerini anlata anlata bitiremedi C-Henri. Ben sadece ‘protein dolu’ kısmını attım hafızaya. Hélène ise bir sofrolog. Tam olarak ne olduğunu açıklamak için bir link vermek isterdim ama içime sinen bir link bulamadım. Özetle ve en basit şekliyle: bireyin zihnini belirli bir eğitimden sonra kontrol edebileceği, bu sayede sağlıklı bir yaşama kavuşabileceği ve hatta kendi amansız hastalığını bile tedavi edilebileceği söyleyen bir bilim sofroloji. Daha detaylı bilgi verebilecek olan varsa aşağıdaki yorum kısmında paylaşsın mutlu olurum.

Yemekler yenilip ertesi günün programını yapıp odalar çekiliyoruz. Odamızı anlatmaktan ziyade fotoğrafını paylaşmayı faydalı buluyorum.

D0002 (2) b-FOW

Günün genel hissiyatı ikimizde de henüz yolculuğa başlamamış gibi hissetmek yönündeydi. Sıcak duş ve içinde kaybolduğumuz aile boyu yatağımızdan dolayı olsa gerek:) 2. Gün nasıl olacak göreceğiz…

Gün 2

Sabah, Carnac’ta kalmamızın sebebi olan menhirlere doğru ev sahibimiz C-Henri ile bir gezi yaptık. Sadece tarihi bir gezi olmadı aynı zamanda botanik içeren bir gezi oldu. Çünkü C-Henri’nin büyüdüğü bu arazideki bütün yenilebilir bitkilerin toplanma zamanı nasıl pişirildiği gibi bilgileri öğrendik. Carnac bölgesindeki en uzun olan 6 metrelik menhiri ziyaret ettik. Taşın manyetik özelliği olduğu için yanına pusulayla geldiğinde pusula manyağa dönüyor. Menhirlerin ne amaçla yapıldığını sorduğumda bir şakayla cevap verdi C-Henri; ”Mantar yetiştirmek için”. Çünkü en kaliteli mantarlar iki menhirin arasında yetişiyormuş. Gezimizden sonra yola çıktık. C-Henri bize daha güzel ve güvenli yolları göstermek için bir süre bisikletiyle eşlik etti.

D0002 (33)-FOW

Amacımız 12:30’da Morbihan körfezini geçecek olan botu yakalamaktı. Botta tek yolcu bizdik. Görevli bisikletleri incelemekten ya da bize acıdığından olacak bilet sormadı. Böylece günlük bütçemizde kocaman bir delik yaratacak 16 € cebimize kalmış oldu. Nico bisikleti çok ağır olduğu için denge kurmakta zorlanıyordu iki gündür. Yokuşlarda, dönüşlerde, başlarken… En sonunda yokuşun birinde devriliverdi. Arabaların çok sık kullanmadığı bir yol olduğu için şanslıydık. Düşmesinin nedeni vites değiştirirken Rohloff’nun kilitlenmesiydi. Ama başlamadan zaten biliyorduk denge problemlerinin yaşanacağını ve Rohloff’a alışma sürecinin biraz uzun sürebileceğini. Bu gece için herhangi bir planımız yoktu. Gidebildiğimiz yere kadar gidip kamp atacaktık. İlk denediğimiz ev sahibinden bahçesine çadırımızı kurmak için olumlu cevabı aldık. Şanslıyız… Bugün Carnac – Muzillac arası toplam 52 km sürmüşüz.

Yolculuğa dair bütün fotoğrafları görmek için lütfen tıklayınız.

Yavrular Geldi…

Bize çok uzun gelen 9 haftalık bekleyişimizden sonra bizim yavrular geldi. Tabii ki kolay olmadı. Öyle adrese teslim internet alışverişleri gibi olsa keşke… Yazın deneme turu yapmak için bisikletleri kiraladığımız Velofasto’ya yani 165 km uzaklıktaki Acigné’ye gidip bisikletleri almamız gerekiyordu. Bisikletleri sürerek gelmek istediğimiz için araba kiralama gibi bir durumumuz yoktu. Otobüs ağı desen, o zaten yok. Adamlarda çılgın bir hızlı tren ağı var ama otobüs denen ulaşım aracını icat edememişler. Bu noktada Marie Antoinette’in Fransız halkı için söylediği “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” cümlesini anmadan geçemeyeceğim. Neyse; bu sebepten ötürü olacak ki Fransa’da yaygın olarak kullanılan “araç paylaşımı” sistemi mevcut. “Ne ola ki bu araç paylaşımı” diyenler için gelsin: Sırf bu amaçla kurulmuş bir internet sitesi var. Bu siteye üye olup nereye ve ne zaman gitmek istediğinizi yazıp en yakın ihtimallerde oraya kendi arabasıyla gidecek olan kişileri buluyorsunuz. Özelden mesajlaşıp ortak bir noktada buluşup yolculuğu beraber geçiriyorsunuz. Size düşen, benzini paylaşmak… Aslında kullanışlı bir sistem… Hem yeni arkadaşlar edinip hem de işinizi görmüş oluyorsunuz. Türkiye’de bu sistemin çalışacağını sanmam çünkü birçok Avrupa ülkesine ve Amerika’ya göre mükemmel bir şehirlerarası otobüs sistemimiz var. Canım ülkemden hep şikâyet etmek olmaz, biraz da üstün yanlarına değinmek lazım değil mi? Tamam biliyorum çok dağıttım konuyu, bir türlü Acigné’ye gidemedik:) Sonuç itibariyle araç paylaşımı sisteminden bulduğumuz yol arkadaşı sürücü bizi Acigné’ye getirdi.

Parıl parıl parlayan, mükemmel yeşiliyle kurbağayı andıran, cillop gibi bisikletlerimiz bizi bekliyorlardı. Hemen Velofasto’nun sahibi Philippe ile son ayarlamaları yapıp, ara sokaklarda bir kaç deneme yapıp, ısmarladığımız yedek parçaları alıp Philippe ile birlikte yola koyulduk. Durağımız 3 km uzaklıktaki Joël ve Irene’nin evi. “Bunlar da nereden çıktı, kim bunlar?” diyenlerinizi duyar gibiyim. Joël ve Irene, 50li yaşlarında 3 yıl boyunca recumbent/yatay bisikletle dünyayı gezmek için yola çıkacaklardı Nisan başında. Daha önce Romanya-Fransa arasında 3000 km’lik bir tecrübeleri olmuş ve belli ki yetmemiş:) Minik ziyaretimiz sayesinde Joël ile tanışmış olduk turlarına başlamadan önce. Rotalarımız zaman zaman çakışıyor. Belki tekrar görüşürüz deyip, Phillippe ile de vedalaşıp, başlıyoruz pedallamaya… Bugünkü amacımız Nico’nun kız kardeşinin yaşadığı 70 km uzaklıktaki Ploërmel’e ulaşmaktı ama bisiklet ayarlarının uzun sürmesi ve planlamadığımız minik ziyaretimiz umduğumuzdan geç yola koyulmamıza sebep oldu. Ve deli gibi yağan yağmur ve hatta yağmur yetmezmiş gibi yüzümüze gözümüze doğru fiuvvv fiuvvvv diye hışımla yağan dolu sebebiyle maalesef 70 km yerine 53 km ile günü noktalamak zorunda kaldık. Bisikletçinin bahanesi bol olurmuş arkadaş:) Sözün özü Guichen’de bir otele kendimizi zor attık, ertesi gün benim bisikletin koltuk ayarları değiştirilmek üzere…

2. günde de yine aynı yağmur & dolu muhteşem ikilisi sağ olsun bizi yine yalnız bırakmadılar. Doluya karşı kendimizi savunmaktan yeni bisikletlerimizle sürüşü gözlemleyemedik bile. Ama yine de Ploërmel ‘e vardık. Nico’nun yeğenleriyle oynamaktan yorgunluğumu hemen unuttum. Çocuklar bana salondaki nesneleri teker teker gösterip Fransızcalarını öğrettiler:) Kesinlikle çocuklar sayesinde bir dili öğrenmek hem daha kolay hem daha eğlenceli ama tabii bir yere kadar elverişli…

3. günü nasıl anlatsam bilemiyorum. Hala doğru ayarını bulamadığımız koltuğum, ben ve skolyozlu canım omuriliğimin en en en ucu arasında geçen 90 km’lik bir gündü. Onun dışında “yol nasıldı, hava nasıldı, fotoğraf niye çekmedik” gibi soruların cevabını vermek üzere sözü omurlarıma bırakmak isterim zira hepsinden ayrı ayrı sesler geliyor, sanırım o acıya dayanamayıp dile geldiler.

Ama sonuç itibariyle çok acı çeksem bile artık bisiklet üzerindeydik; yani dönüm noktamıza çok az kalmış olmasının verdiği heyecan her şeye bedeldi…