Çingeneler, Boğalar, Gardiyanlar

Gün 39-43

Les Saintes Maries de la Mer… Fransa’nın güneyindeki Camargue bölgesinin merkezi… Daha edebi ve dini açıdan daha doğru bir çevirisi olması gerektiğini düşünmekle birlikte elimden geldiğince çevirmek isterim şehrin adını: ‘Denizin Azize Meryemleri’… Şehir, adı üstüne kurulmuş, düzenlenmiş ve neredeyse her adımda bu ismi ve hikâyesini anlatan bir şeyle karşılaşılıyor… Tamamen bir delta üzerine kurulu bu bölge aynı zamanda ‘rüzgârla süpürülmüş şehir’ olarak da anılıyor çünkü yıl boyunca rüzgârsız günlerin sayısı çok azmış. Öyle bir rüzgâr ki bisikletle gitmek isteyenler bir daha düşünmeli! Dümdüz yolda hızını çat diye 30 km’den 5 km’ye düşürebiliyor.

Hikâyeleri, inanışları, doğal güzelliği, muhteşem sahilleri, pembe flamingoları, kendine özgü boğaları ve atları ve çok şanslı olmalıyız ki bir ordayken gerçekleşen bayramı sayesinde hafızamızda kocaman bir yer buldu kendine Les Saintes Maries de la Mer… Doğru zamanda doğru yerdeydik!

D0040 (43)-FOW

Çeşitli istilalarla defalarca yıkılan kilisesi şu anki halini 9. yüzyılda almış. Diğer kiliselerden çok farklı… İçi hep rastladığımız ihtişamlı değil; aksine gayet mütevazı ve sadece amacına hizmet etmek için inşa edilmiş. Ama en ilginç tarafı ise hem kilise hem de hisar olarak inşa edilmiş olması. Çünkü rüzgârla süpürülmüş bu bölgede, kilise 10 km’lik bir alanı görebiliyor ve bu sebeple ek olarak bir kale ya da hisar yapmaya gerek duymamışlar. İstila olduğunda halk hep beraber bu kiliseye sığınmış. Tabanında, kilisenin ortasında su kaynağı bulunmasıyla her ihtiyaç karşılanabilir olmuş. En güzel yanı ise kilisenin çatısına çıkabiliyor olmanız. O 10 km’lik güzelliğe kendi gözlerinizle şahit olabiliyorsunuz.

24-26 Mayıs’ta kutlanan bayramın her günü başka bir dini ya da coğrafi gruba yönelik… Ama her gruba göre değişik versiyonları olan hikâyeler bazı noktalarda kesişiyor. İsa’nın göğe yükselişinin bir işareti olan boş tabuta ilk şahit olan Azize Salome ve Azize Jacobe bu olaydan sonra yanlarında hizmetkârları Sarah ve başka Azizlerle birlikte Kudüs’den çıkıp, yelkeni ve yiyecek olmayan küçük bir botla Akdeniz’de sürüklenerek Les Saintes Maries de la Mer’e ulaşırlar. Yanlarındaki diğer azizler başka bölgelere giderken Azize Salome ve Azize Jacobe ölene kadar burada kalırlar ve buraya gömülürler. Bu hikâyede Sarah Mısırlı bir kadındır. Bu sebeple bazen zenci bazen de siyah tenli olarak tasvir edilir. Diğer bir versiyonda ise Sarah aslında burada yaşayan ve Azizelerin saldan inmesine yardım eden kişidir. Bu hikâyeler sonunda Sarah, çingeneler için; Azize Salome ve Azize Jacobe ise yerel halk için kutsal hale gelir ve hac ve kutlamalar başlar.

24 Mayıs, Katolik çingenelerin yıllık buluşma ve hacı olma günü. Buraya 1 hafta önceden gelerek düğün, vaftiz etme gibi kutsal günlerini hac dönemine denk getirmeye çalışıyorlar. Kamyonlarıyla gelen çingeneler için ayrılmış özel bir kamp alanı var ve oraya turistleri (!) almıyorlar. Turistler için özel güvenlik önlemleri alınmış bir başka kampa yönlendiriliyorlar. Ve sıkı sıkı da uyarılıyorlar: ‘Çadırınızın dışında bir şey bırakmayın!’ Bu çingenelerin şöhreti her yerde aynı maalesef. Buraya kadar yüzlerce kilometre uzaklıktan gelen Katolik çingenelerin amacı, baş aziz olduğuna inandıkları Azize Sarah’nın kutsanmasına şahit olmak… Bayram için en güzel kıyafetlerini giyen çingeneler Azize Sarah heykelinin, kiliseden çıkarılıp kutsanmak üzere denize ulaştırıldığı yolda hazır bekliyorlar. Uzun yıllardır ‘gardiyanlar’ olarak tanımlanan grup, Camargue bölgesine özgü beyaz atların üstünde kilise kapısından denize kadar Azize Sarah’ya gözcülük etmek için yerini alıyor. Ve kilise çanlarıyla birlikte Azize Sarah önünde tüm yöreden bugün için gelmiş olan din adamları olduğu halde çıkarılıp denize doğru ilerletiliyor. Tabiiki çingenelere özgü müzikler, danslar eşliğinde; yer yer de ağlayanlar, heykele dokunarak kutsanmak isteyenler ve hatta heykelin üstüne bebeğini oturtup kutsatmak isteyenler… 2 kilometrelik yolun ardından önde atlılar arkada Azize Sarah heykeli ve kilisenin papazı suya girerek kutsamayı gerçekleştiriyor. Ve aynı düzendeki grup kiliseye geri dönüyor. Günün geri kalanında tüm sokak aralarında minik gruplar oluşturarak şarkılar söyleyen ya da dans eden çingenelere rastlıyorsunuz.

25 Mayıs ise ataları bu bölgede yaşamış yerel halkın inandıkları Azize Salome ve Azize Jacobe’un kutsanma günü… Burada ölmeyi ve bu topraklara gömülmeyi tercih eden bu iki Azizenin mezarı yüzyıllar sonra bulunmuş ve kemikleri kilisenin tavanında özel bir kutuda saklanmaya başlamış. Her yıl 25 Mayıs’ta kemiklerin olduğu bu kutu aşağı indirilerek insanların dokunmasına izin veriliyor. Bugün de bir önceki gün yapılan törenin aynısı yapılıyor. Bugün çingene sayısı daha az… Ayrılışlar başlamış. Ama eski yerel kıyafetlerini giymiş halk, denize doğru götürülen küçük bir kayık içinde betimlenen Azize Salome ve Azize Jacobe heykeline ve kemiklerin saklandığı kutuya eşlik ediyor. Tabiiki atlı gardiyanlar öncülüğünde… Çingene müziği değil de dualar ve Azize Salome ve Azize Jacobe için yazılmış şarkılar söyleniyor hep bir ağızdan. Denizdeki kutsanmanın ardından tekrar kiliseye dönülüyor. Birkaç saat sonra ise dualar eşliğinde kemikler tekrar yerlerine kaldırılıyor.

26 Mayıs; bu bölgeyi önemli bir hale getiren Baroncelli’yi ve yörenin geleneklerini unutmamak için yapılan kutlamalar bugün. Bugün yöreye özgü boğalar ve atlar sahnede! Boğalar, atlı gardiyanlar kontrolünde 2,5 km uzaklıktan boşaltılmış sokaklardan geçirilerek arenaya getiriliyor. Boğaların peşinden turistlerin de arenaya girmesinin ardından yerel kıyafetli kadın ve erkekler atalarından öğrendikleri dansları sergiliyorlar arenada. Ardından başına 5 değerli parça yerleştirilmiş boğa salınıyor arenaya. Önünde ise 15 yaşlarında bir kız… Bu korkusuz ve atletik kız, boğanın kafasından bu parçaları almaya çalışıyor. Boğa ona doğru koşmaya başladığında arenanın kenarındaki yüksek tahtalardan rahatlıkla zıplayışı, yüreği ağzındaki seyircilerden her seferinde bir ‘Ooooo’ yükselmesine sebep oluyor. Sanırım Les Saintes de la Mer’deki günlerin akıllarda en çok kalacak kısmı bu olacak zira bu satırları yazarken bile tüylerim diken diken… Kendileriyle en çok övündükleri ve her fırsatta dile getirdikleri bir konu ise tüm bölgede yapılan boğa gösterilerinin ardından boğanın kesinlikle öldürülmemesi… İspanya başta olmak üzere diğer ülkelerde genelde boğaların gösteriden sonra öldürüldüğünü eklemeyi de unutmuyorlar! Boğalardan sonra bu sefer atlar sahnede. Yuvarlak arenaya dağılmış bayanların elindeki portakalları atlarıyla hızlanarak gelen gardiyanlar almaya çalışıyorlar. Alabilirlerse seyircilere atıyorlar, biz de besleniyoruz:) Diğer bir oyun ise bir çeşit düello; Sahanın bir tarafına ellerindeki çiçeklerle yerleşen bayanlara yaklaşan bir atlı, beğendiği bayandan çiçeği istiyor. Bayanın da gönlü varsa çiçeği veriyor. Ama bu bayanda gönlü olan başka erkekler de varsa çiçeği tutan atlının peşinden gidip çiçeği almaya çalışıyor. Çiçeği kapıp hakeme ulaştıran, bayanın da kalbini kazanmış oluyor. Bu oyunlar eskiden gençlerin tanışmasına vesile olarak evliliklerle sonlanıyormuş.

Yukarda bahsi geçen Baroncelli; bölgenin şu anki turizm gelirini sağlayan ince ayrıntıları tasarlayan kişi. Camargue bölgesi için zengin yaşamından vazgeçip her şeyini bölgeye adamış. Yüzyıllardır yapılan kutlamalardaki heykelleri denize kadar götürme değişikliği, çingenelere daha çok hak tanınması, boğaların sokakta koşturulması, atlı oyunlar, yerel kıyafetler içindeki danslar hep onun fikri. Baroncelli bölge için haç, çapa ve kalpten oluşan bir simge bile geliştirmiş. Haç, inancı temsil ediyor. Çapa, insanlık tarihindeki fırtınalara karşı umudu temsil ediyor. Kalp ise yakındaki ve uzaktakilere karşı unutmamamız gereken aşkı temsil ediyor. Bütün bu hizmetlerinden yıllar sonra bile 26 Mayıs’ta mezarı başında çingeneleri, yerel halkı ve tüm Camargue halkını bir araya getiren törenler düzenleniyor.

Les Saintes Maries de la Mer’de 5 gün geçirdik. İlk kez turizm amaçlı bu kadar uzun süre bir yerde kalıyoruz. Bu ziyaret bizi planımızın epey gerisinde bıraksa da aslında bir plan yapmamamız gerektiğini bir kere daha hatırlattı. Zaten keşfetmek için çıkmadık mı yola? Keşfin ne zaman nerede karşımıza çıkacağını kim bilir?

Yolculuğa dair bütün fotoğrafları görmek için lütfen tıklayınız.

Carcassonne

Gün 31

Haçlı seferleri sırasında Avrupalı savaşçıların Hristiyan olmayanlara taktıkları bir isim Sarazen. İlk başta sadece Araplar için kullanılırken, sonradan tüm Müslümanlara ve en sonunda da Hristiyan olmayan herkese bu şekilde hitap edilir olmuş.

700’lü yılların sonunda  Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu’nun kurucusu olarak kabul edilen kral Charlemagne’in bir Sarazen yani Müslüman şehrinin kapısına dayanmasıyla Carcassonne’un hikâyesi başlar. Ordunun 5 yıllık kuşatması sırasında şehrin kralı ölmüştür ve şehir kıtlık içindedir. Eşi öldüğü için yönetimi eline alan Prenses Carcas’ın aklına fikir gelir. Tüm şehri beslemek için ellerinde küçük bir domuz ve biraz buğday kalmıştır. Prenses Carcas, son şansını dener ve domuzu buğdayın hepsini yemesi için zorlar. Yedikten sonra da surlardan aşağı atar. Yere çarpınca karnı yarılan ve içi yiyecekle dolu olan domuzu gören Charlemagne ve askerleri bu şehrin 5 yıllık kuşatmaya rağmen savunmak için domuz harcayabilecek kadar zengin olduğunu düşünür ve kuşatmanın anlamsız olduğuna karar vererek çekilir. Prenses Carcas’ın zekice fikirleri henüz bitmemiştir. Daha yeni çekilmeye başlayan ordunun ardından daha da kötü hissetmelerini ve tekrar gelmemelerini sağlamak için zafer trampetleri çaldırır. Ve Charlemagne’nin askerlerinden birisi 5 yıldır kuşatma altında tuttukları ama zafer kazanamadan döndükleri şehre bakarak “Carcas sonne” yani “Carcas zil çalıyor” der ve şehrin adı o zamandan itibaren Carcassonne olur.

D0031 (2) B-FOW

Carscassonne 12. -13. yüzyıllarda tekrar zor zamanlardan geçer. En güçlü Hristiyan mezhebi olan Katolizme karşı bir inanç olan Katharizmi benimsemişlerdir. Din adamlarını zenginleştiren Katolizme karşı Katharizm, kötülüğün kaynağının maddi hırslar olduğunu savunur. Katharizme göre yaşamdan sonra bir cehennem yoktur. Zaten kötülüklerle dolu olan bir cehennem olan dünyada yeterince iyi bir birey olursan öldüğünde ruhun, hapis olduğu bedeninden kurtulup cennete ulaşır. Yok eğer bedensel isteklerine karşı koyamamış, mal mülk kaygısına düşmüşsen öldüğünde ruhun reenkarnasyonla başka bir beden bulur ve tekrar cehennem olan dünyaya dönersin. İsa’ya inanan ama tanrının oğlu değil de herkes gibi bir ruh olduğunu kabul eden bir inançtır Katharizm. Ve Katolikler, aslında bir Hristiyan mezhebi olan Katharizmi 12. yüzyılda şeytana inananların dini olarak kabul etmiş ve son mensubu da ölene ya da Katolizmi kabul edene kadar işkence etmişlerdir. Ve böylece Carcassonne şehri, Katharlara mezar olmuştur.

Detaylı restorasyonu yapılmış, gözümde canlandırmak için zorluk çekmediğim bu orta çağ şehri olan Carcassonne’u gezmek ve hikâyesinde kaybolmak çok büyüleyiciydi. Hani hep deriz ya; ”Filmlerdeki gibi” diye; hah işte aynı öyle bir gündü bugün…

Yolculuğa dair bütün fotoğrafları görmek için lütfen tıklayınız.

Nehir üstü kanal

Gün 23

1 Mayıs’tan başlayan 2 hafta, Katoliklerin kutsal saydıkları rotada yürüyerek hacı olma zamanı. Daha önce “Jandarma takipte” başlıklı yazımda da o rotada giden bir bisikletçiden bahsetmiştim. St. James rotasında günlerce yürüyerek inançlarını gösterip hacı oluyorlar. Bugün kanal boyundaki bisiklet parkurunu yüzlerce hacıyla paylaştık. Hepsinde sırt çantası, değnek ve rotayı simgeleyen deniz kabuğu… Hepsi aynı amaç uğruna yürüyor. Tek farkları, ülkeleri; Amerika, Almanya vb… ”Doğru zamanda doğru yerde olmak” diye buna derim. Çünkü inançları uğruna bu zorlu yola çıkan bunca insanı bir arada görmek mükemmeldi.

Kanalın bir yerinde kanal, köprü gibi nehrin üstünden geçirilerek alttaki nehrin akışına dokunulmamış. Doğaya zarar vermeden iş görülebileceğine bir örnek… Bunun aynısı birkaç gün önce de görmüştük ama fotoğrafını çekmeye fırsat bulamamıştım.

D0023 (2)-FOW

Kanaldaki bir virajda aynı anda dönerken azıcık arkamdan gelen Nico etrafa bakarken bana çarptı ve ikimiz de domino taşları gibi devriliverdik. Allah’tan suya savrulmadık:)

61 km sürüp Dieupentale’e geldiğimizde bahçesine çadır kurmak için izin istediğimiz ev sahipleri yılanların olduğunu ama kurabileceğimizi söylediler. Kanal boyunda kamp yeri bulmak zor olduğundan buraya kurduk çadırı. Ama çantaların ağzını da sıkı sıkı kapattık. Ne olur ne olmaz! Sinsi bir yılan çantanın içine çaktırmadan kıvrılıverir…

Gün 24

Dün akşam bahçesinde kaldığımız aile bu sabah bizi çaya davet etti. Tiffaine ve Alex adlarında çok güzel iki çocukları olan Céline ve Cédric burayı yıkık dökük bir çiftlik eviyken 2005’te almış ve çevreleyen 4 duvar hariç her şeyi yıkıp yeniden yapmışlar. Genel restorasyon 1 yılda bitmiş ama araya çocuklar girince detay restorasyon bu zamana kalmış. Restorasyon sırasında çektikleri resimlerle bir albüm yapmışlar. Cédric’in ilgi alanı olan eski arabalar, bu ev ve daha birçok şeyle ilgili bir bloğu var. Bizimle ilgili de bir yazı yazacağını söyledi. Çocuklara yataklarına yapıştırılmak üzere yanımda taşıdığım nazar boncuğu etiketini verip anlamını açıklayınca, Tiffaine de benim için favori hayvanı olan tek boynuzlu at resmi çizdi. Muhabbet uzayınca öğle yemeğine de davet ettiler. Bugün uzun bir yolumuz olmadığı ve aileyi çok sevdiğimiz için kabul ettik. Tiffaine’le oynadığım oyunlardan olsa gerek, beni en iyi anne seçti:)

Bu mükemmel aileyle vedalaştıktan sonra Nico’nun arkadaşı Paul ve onun eşi Sarah’nın Blagnac’taki evlerine doğru pedalladık. Ve ilk 1000 kilometremizi yani 4 yıl için planladığımız rotanın %2’sini yapmış olduk.

Bugün toplamda 32 km yaparak Blagnac’a vardık. Blagnac, Toulouse’un bir ilçesi. Burada 4 günlük mola verip 12 Mayıs’ta tekrar pedallamaya başlayacağız.

Paul ve Sarah’nın 2 aylık bir bebekleri var; Clémentine. Bir mandalina çeşidi:) Yaşı uygun olanlar aynı isimli bir çizgi film de hatırlayabilirler. Şahsen ben geç kalmışım:) Clémentine’i Türkçe ninni söyleyerek uyutmamı istediler ama “uyusun da büyüsün ninni, tıpış tıpış yürüsün ninni” cümlesinden başka bir ninni repertuarım olmadığı için ilk önce kına gecelerinde gelini ağlatmak için söylenen “Yüksek yüksek tepelere”türküsü, ardından “Ilgaz, Anadolu’nun sen yüce bir dağısın” marşımı söyleyerek Levet Yüksel’den “Tuana” ile kapanışı yaptım:) Ve Clémentine uyuyordu:)

Gün 25-28

Yazın Nico’nun ailesiyle tanışmak için Fransa’ya geldiğimizde Toulouse şehrini ziyaretimizde “Cassoulet” adlı yemekten çok bahsetmişlerdi. Fakat ağır bir yemek olduğundan yazın her yerde yapılmıyordu ve deneyememiştik. Bu sefer deneyebildim. Bizim sucuklu pastırmalı kuru fasulyenin susuzu. Haa bir de sucuk ve pastırma yerine domuz ve ördek var. Beni pek açmadı açıkçası.

Nico’nun eski işyerinden arkadaşlarıyla buluştuk. Yolculuğumuzun başından beri ilk kez bir restoranda yemiş olduk sayelerinde. Çatalı bıçağı tutmayı unuturum diye korkuyordum ama şimdilik sıkıntı yok:)

İlk kez bir Fransız pazarına gittim. Çok farkı yok aslında. Burada da yaşlı teyzeler araya ustaca kaynak yapıyor:) Bir de pazarda ev yapımı şarap bulmak mümkün.

D0027 (5)-FOW

Havacılık cenneti Toulouse’un uçak müzesine gitmeden olmazdı! Nico ve Paul gibi iki uçak mühendisiyle gidince biraz fazla detaylı gezmiş oldum. Gezi sonunda anlattıklarından sınav yaptılar; tabiiki sınıfta kaldım:) Toulouse’un ilçesi Blagnac’taki 4 günlük molamızın ardından yarın pedallamaya başlayacağız.

Yolculuğa dair bütün fotoğrafları görmek için lütfen tıklayınız.

Garonne Kanalı

Gün 20

Öğleden önce bisiklet parkurundan geçiyoruz. Bisiklet parkurunun araba yollarıyla kesiştiği yerlerde yavaşlayıp, sağa sola bakıp geçmek gerekiyor. Tabii araba geçmesi halinde aniden durma ihtimaline karşı SPD denilen, pedalın daha kolay çevrilmesini sağlamak için ayakkabıyı pedala kilitleyen sistemi çıkarmayı unutmamak gerekiyor. Hah işte tam o noktada ben ve muhteşem hacı yatmaz düşüşüm devreye giriyoruz. Aman Allah’ım, dağlara taşlara, uçan kuşlara… Nasıl düştüm ben öyle ya? Hala ne olduğunu anlayabilmiş değilim. Kesişim noktasına gelirken yavaşladım, sonra bir çığlık duydum, sonra çat pat sesler, en sonundaki ellerimdeki ve bacağımdaki ağrıyla sahneye geri dönüyorum. Meğer SPD’yi çıkarmayı unutmuşum ve o çığlık bana aitmiş. Nico da çığlımı duyunca kendi bisikletini fırlatıp gelmiş. İngilizce bilmeyen Claude, bülbül gibi şakıyıp “İyi misin?” diye soruyor. Nazar hep bunlar… Yola devam…

Diz ağrım hala benimle ve 57 km sürdükten sonra Loupiac de la Réole’de bir çiftlik evinin bahçesinde iki çadırlık kampımızı kuruyoruz.

Gün 21

Dün akşam kamp kurduğumuz bahçenin sahipleri bize çiftliklerinden 6 tane yumurta verdi ve fotoğrafımızı çekti. Aslında dün akşam çekmek istemişler ama sormaktan çekinmişler. Ben o hissi sürekli yaşıyorum çünkü bize yardım eden ya da bir şekilde hoş sohbet ettiğimiz herkesin fotoğrafını çekmek istiyorum ama bazen absürt kaçabiliyor.

D0021 (1)-FOW

Bugün, 2 gündür bizimle pedallayan Claude’a veda ettik. Nico babasıyla vedalaşırken kendi ailemi ne kadar özlediğimi anladım:( Ama hemen ardından; güzelliğiyle, Claude’a vedamızın hüznünü biracık da olsa azaltan Garonne Kanalı bisiklet parkuruna girdik. Toulouse’a kadar 300 km boyunca kanal kenarında güzel manzara eşliğinde pedallayacağız. Kanala girdikten birkaç kilometre sonra antika ve 2. el pazarıyla karşılaştık. Bisikletleri satmak istesek baya alıcı çıkardı:) Baya ilgi çektiler. Hatta ekmek satan bir ikili bize bir köy ekmeği hediye etti.

D0021 (9)-FOW

Claude’dan ayrılmanın verdiği hüzünden midir nedir bugün pek pedallamak gelmiyor içimizden. Sanki doğa bunu anlamış gibi ilk önce antika pazarını ardından da at yarışlarını çıkardı önümüze. Daha önce canlı canlı hiç izlememiştim. At azıcık kımıldansa üstünden düşecek kadar küçük çocuklar, atlarının kendilerine itaat etmelerini sağlayarak bariyerlerden atlatmalarını sağlıyorlardı. Aralarından birkaç tanesi atın aniden bariyer önünde durmasıyla düştü de. Ama 10 dakika sonra tekrar şanslarını deniyorlardı. Bu korkusuz çocukları seyretmek, atların kendisinden daha ilgi çekiciydi bence.

D0021 (25)-FOW

Kamp yeri ararken Bulgar bir aileyle karşılaştık. Yıllar önce Bulgaristan’daki zor hayat koşulları sebebiyle İspanya’ya göçmüşler. Uzun süre orada yaşadıktan sonra ekonomik kriz sebebiyle arabaları hariç her şeyi satıp 3 çocuklarıyla birlikte Almanya’ya doğru yola düşmüşler. Fransa’dan geçerken de geceledikleri kasabalarda günlük işler yaparak para kazanıyorlar. Aslında Türk ailelerden geliyorlar. Adları Nevin ve Salih… En son küçükken Türkçe konuştukları için çok az hatırlıyorlardı. Nico’yla İspanyolca iletişim kurdular. Nico da uzun zamandır İspanyolca konuşmadığı ve özlediği için bu fırsatın tadını çıkardı.

Bugün dizim ağrımadı. Hatta öğleden sonra normaldeki hızımızdan saatte 4-5 kilometre fazla hızla sürdük. Buzet-sur-Baïse’ye kadar 52 km sürdükten sonra kanal kenarında ücretsiz bir karavan kamp alanı bulduk. Çadırı kurup yemeği yedikten sonra yakınımıza bir balıkçı gelip eşyalarını kurdu. Fransa’da oltayla balıkçılık yapmak için lisans gerekiyormuş. Ayrıca gece boyunca tuttukları balıkların fotoğraflarını çekip sabah tekrar suya bırakıyorlarmış. Yani gerçekten spor olsun diye yapıyorlar. Yarın balıkları bırakmadan önce bizim uyanmamızı bekleyecek. Biz bu balıkçıyla sohbet ederken hiç haz etmediğim davetsiz bir misafirle karşılaştık. Kuyruğu da dâhil 1 metre uzunluğunda bir su sıçanı. Balıkçının söylediğine göre bu bölgede tek başına yaşıyormuş ve biz çadırımızı onun favori alanına kurmuşuz. Gece çadırı kemirmese bari!

Gün 22

Sabah uyandığımızda çadırımızın yanında balık tutan balıkçı akşam tuttuğu balıkları salmak için bizi bekliyordu. 12, 10 ve 6 kilo ağırlığında kendisinin kaldırırken zorlandığı balıklar… Bu balıklar yenmiyormuş ama yenilenini de tutsaydı suya bırakacakmış.

D0022 (3)-FOW

Balıkçıyla sohbetten sonra çadıra şöyle bir göz gezdirdim; dünkü su sıçanı herhangi bir yeri kemirmiş mi diye ama şanslıyız, delik yok:)

Dün öğleden sonraki bizim için anormal yüksek hızımızı koruyarak sürdük bugün. Dizimin 1 hafta önce aniden başlayan ağrısı dünden beri yok. Umarım sonsuza kadar gitmiştir. Dizimin artık ağrımaması mı yoksa kanal boyunda gitmenin verdiği huzurdan mıdır nedir hızımız gayet iyi. Haydi hayırlısı… Darısı Alpler’deki yokuşlara:)

Bugün 7. evlilik ay dönümümüz şerefine, geçtiğimiz Agen’a özgü bir şişe şarap ve pasta aldık. Küçük ödülleri hak ettik; bahanemiz de var. Eee daha ne olsun? Bugünlük günlük bütçemizi biraz aşabiliriz:)

D0022 (9)-FOW

Yolda bisikletli yaşlı bir teyze bizi durdurup sorular soruyor. Çok tatlı ve enerjik bir teyze… Bu tarz olaylara alışkınız ama alışkın olmadığımız şey yolda durduran kişilerin kampımıza da gelmesi. Evet, nerede kalacağımızı sohbet sırasında öğrenen Gabie adındaki bu teyze arabasıyla kampımıza gelip fotoğrafımızı çekti. Bizi çok sevmiş ve fotoğrafımızı şöminesinin üstüne koyacakmış. Gençken bisikletiyle çılgın turlar yapan Gabie, aynı zamanda 1 günlük bütçemiz kadar bağışta bulundu. Sağolsun, renk kattı günümüze…

D0022 (8)-FOW

Bugün hamağımızı ilk kez deneyeceğiz. Hamağımız 2 kişilik ve uyku tulumlarıyla birlikte yatacağız. Umarım yağmur yağmaz ve umarım burnuma böcek girmez:)

Bugün Buset-sur-Baïse ve Donzac arasında 53 km sürmüş olduk.

D0022 (13)-FOW

Yolculuğa dair bütün fotoğrafları görmek için lütfen tıklayınız.

Guguk kuşu

Gün 15-18

Audenge’da günler internet sitesini güncellemek, bisikletleri modifiye etmek, çantaları yeniden düzenlemekle geçti. 4 gün kaldık ama daha da kalsak yapmamız gereken işler bitmeyecekti. Bu sebeple 2 mayısta yola çıkmaya karar verdik.

Audenge, Fransa’nın turistik bölgelerinden biri. Bisiklet rotasının şehir merkezine kadar girmesi bu sebepten… Merkezde gezerken bisiklet rotasında Kanadalı bir bisikletçi ile karşılaştık. Kanada’dan uçtuğu Paris’ten İspanya’ya kadar turlayacakmış. Geçen sene de Paris-Belçika arasını turlamış. Yazılarımda mümkün olduğunca genç yaşlı karşılaştığımız bütün bisikletçilerden bahsediyorum ki aslında çok da imkânsız olmadığını gösterebileyim. Belki bir gün bu satırları okuyan birisi “Yav bunlar yapabiliyorsa ben niye yapamayayım?” diye düşer yollara…

D0016 (1)-FOW

Audenge’da ilk kez istiridye deneme şansım oldu. Nico’nun babası aşçı olduğu için bana değişik yemekler tattırmak istiyor. Ama çiğ yenilen istiridyeyi tatmasaydım daha iyi olurdu; zira bir daha yakınından bile geçmeyi planlamıyorum:)

D0016 (5)-FOW

Burada Sud-France gazetesinden bir muhabirle görüştük. 3. kez gazetelerde olacağız. Bakalım Türkiye basını aynı ilgide olacak mı?

Bisikletlerimizin üreticisi AZUB çalışanları Honza ve Milan, Fransa’daki dağıtıcılarını gezmek ve daha yakından tanımak için tura çıkmışlar. Onlarla haberleşmemizi sağlayan, bisikletleri aldığımız dağıtıcı olan Velofasto’nun sahibi Phillippe sayesinde AZUB ile Audenge’da buluştuk. Günlerce yazıştığımız, bisikletlerin detayları için sayfalarca açıklama yapan bu insanlarla hiç beklemediğimiz bir anda ve hiç beklemediğimiz bir yerde karşılaşmış olduk. Aslında onları dükkânlarında, yani Çek Cumhuriyeti’nde ziyaret etmek istiyorduk. Selamlaştıktan sonraki ilk soru “Çek birası ister misiniz?”di. “Çek’de bira sudan ucuz” rivayetini doğrularcasına oradan buraya kamyonetlerinde bira getirmişler:) Bizim gibi dünya turu yapan diğer müşterilerinin hikayelerini dinlerken kendimize dışarıdan bakma fırsatı bulduk. Dünya turu yapıyoruz diyebilmek için daha çok uzun yolumuz var bence. Honza ve Milan ile Çek’de buluşmak üzere vedalaştık.

D0017 (3)-FOW

Bu akşam Fransızlara özgü başka bir yemek yiyoruz: Raclette [raklet]. Aslında bizim “kendin pişir kendin ye” sisteminin evde bir cihazda yapılanı. 4-6 kişilik 2 katlı ızgara gibi bir cihazın üst katında etleri, alt katında ise peyniri pişiriyorsun. Nico sayesinde Türkiye’deyken öğrenmiş ve arayıp bulup almıştım. Çok da kolay bulduğumu söyleyemem. Türk versiyonunda üstte sucuk, jambon, pastırma, biber, mantar pişiriyorduk. Raclette üzerinde pişenler haricinde tabağında sürekli haşlanmış patates oluyor. İstediklerini karıştırıp yiyorsun. Ben çok sevmiştim çünkü hem çok lezzetli hem de yemeklerin pişmesini beklerken sohbet etme fırsatın oluyor.

D0017 (8)-FOW

Fransa’da 1 Mayıs’ta insanlar birbirine bir sap müge çiçeği veriyor. Bu gelenek 1891 yılına kadar 1 mayıslarda sadece nişanlıların birbirine müge çiçeği vermesi şeklindeymiş ama Fransa’da 1 Mayıs 1891 yılındaki grev sırasında öldürülen kadınlardan biri elinde o sabah nişanlısının verdiği mügeyi taşırken öldürüldüğü için o gün bugündür işçi bayramı sebebiyle müge çiçeği veriliyor ve şans getirdiğine inanılıyor.  Ben de bana verilen mügeyi direksiyonuma taktım. Yarın pedallarken şans getirsin diye:)

Gün 19

4 günlük dinlenmenin ardından Nico’nun babası Claude’un da aramıza katılmasıyla oluşan konvoyumuzla düştük yollara… Audenge şehir merkezinden başlayan bisiklet parkurundan çıkmayacaktık bugün. Tek derdimiz yağıp yağmayacağına bir türlü karar vermeyen yağmurdu. Ama bu dert, dert değilmiş! Hayırlısıyla bugün ilk patlağımızı tecrübe ettik. Ama öyle böyle bir patlak değil. Koskoca ve kalınca bir tel saplanıp kaldı lastiğe. Çıkarınca da teker anında dümdüz oldu. Tabii beyler durur mu; hemen sıvadılar kolları. Ama öyle basit bir teker tamiri olmadı zira sonradan anladığımız üzere eskimiş yapıştırıcı nedeniyle 2 tane yama yapışmadı. Üçüncü yamada farklı bir yapıştırıcı kullandık da ancak öyle çözüldü sorun. İlk patlak tamiri 28 dakika! “Nazar çıktı nazar” deyip devam ettik pedallamaya.

D0019 (5)-FOW

Yolculuğumuzun başından beri gece-gündüz, pedallarken-uyurken bizi yalnız bırakmayan vefalı guguk kuşu hakkında bir inanış anlattı Claude bize. Eğer guguk kuşunu duyduğunda üzerinde para varsa zengin olunacağına inanıyormuş Fransızlar. Bizim havada leylek görünce seyahat edeceğimize inanmamız gibi… Biz guguk kuşunu her duyduğumuzda üzerimizde para vardı ama banka hesaplarında bir hareketlilik yok maalesef:)

Dizimin 4 günlük dinlenmeden sonra nasıl reaksiyon vereceğini merak ediyordum ki öğleden sonra ağrımaya başladı.

Bisiklet parkurunda pedallamanın kötü yanı çok fazla kasaba içine girememek. Haliyle alışveriş gibi ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyorsun. Kamp attığımız yerde de ekmek alabileceğimiz bir yer olmadığından Claude çok ağrıyan kalçasına rağmen git gel 12 km yapıp bir sonraki kasabadan bizim için ekmek aldı.

Bugün menümüzde tabiiki yine makarna var. Ama bu sefer Claude’un evde hazırladığı bolonez sosu ile… Mideler bayram edecek…

Audenge – Le Tuzan arasında 53 km sürdük.

D0020 (5)-FOW

Yolculuğa dair bütün fotoğrafları görmek için lütfen tıklayınız.