Gökben'in kene ile imtihanı

Sıradaki durağımız olan Hallein’de, tuz madeni Salz Welten’i ziyaret ettik. İlk önce tuz, su, çamurdan korunmamız için beyaz bir tulum dağıttılar. Sonra madencileri madene uğurladıkları söz olan ‘Glück auf!’ yani ‘iyi şanslar, eve sağlam dön’ ile bizi toplam 15 km uzunluğundaki tünellere eşeğe biner gibi bindiğimiz minik bir trenle yolladılar. Bu araçla 600 m ilerleyip, sonrasında 27 m ve 42 m uzunluğundaki 2 tahta kaydıraktan kayarak, gün ışığından 1100 metre derinlikteki tuz gölünden botla geçtik. Madenin 2/3’si Almanya sınırında olduğu için bir ara Almanya’ya girdik çıktık 🙂 Derinlere indikçe kendimi Jules Verne’ün “Dünyanın merkezine seyahat” kitabını yaşıyormuş gibi hissettim. Burası dünyada halka açık en eski tuz madeni. MÖ 400’de açılmış. 1500’lü yıllarda tuz, ‘beyaz altın’ olarak tanımlanıyormuş. Hatta Salzburg’da çıkan ve her şeyi yok eden büyük yangın sonrasında yapılan bütün saraylar, tuzdan kazanılan parayla inşa edilmiş. 1500-1600 yıllarında yüzyıllar önce yaşamış 2 maden işçisinin cesedi bulunmuş. Kahverengiye dönen deri dışında tuz, kıyafetler de dâhil olmak üzere her şeyi çok iyi korumuş. Dağdan çıkarılan tuzlu su, tahta borularla şehre indirilerek dev kazanlarda kaynatılıyormuş ve bu sayede tuz elde ediliyormuş. Madencilerin koruyucusu olduğuna inanılan Azize Barbara, 29 yıllık ömrünün son 3 yılını, uğruna savaş verdiği madenciler için hapiste geçirmiş ve orada vefat etmiş. Madenciler ise koruyucularını 29 düğmeli ceket giyerek ve son 3 tanesini açık bırakarak her gün anıyorlar.

Hallein sonrasında durağımız Salzburg’du. Tuz madeninden gelen parayla saraylara boğulmuş, aynı zamanda Mozart’ın doğup büyüdüğü bu şehirdeki ilk durağımız Stiegl bira yapım hanesi🙂 Giriş bileti alana 3 tane farklı tatlarda 200ml’lik bira ikram ediyorlar. Bilet parasını çıkardık yani, sıkıntı yok🙂 Ardından da Couchsurfing aracılığıyla tanıştığımız, bizi Salburg’da evinde ağırlayacak olan Clemens ile Augustiner bira yapımhanesine gittik. Sistemine bayıldım; bardak rafından istediğin büyüklükteki bardağı seçiyorsun, çeşmede çalkaladıktan sonra fıçıcı amcadan biranı alıyorsun. Masaların yanındaki duvarlarda bazı levhalar asılı. Belirlenen tarihlerde buluşan gruplar, bir levhaya her hafta ya da ay buluştukları günü ve saati yazarak istedikleri masanın yanına asıyorlar. Bu şekilde o tarihte o saat için rezervasyonlarını yaptırmış oluyorlar.

Her köşe başında çalan Mozart eserleriyle, kendinizi birden yıllar öncesinde yaşarken buluyorsunuz bu eski ve yaşlı şehirde. Bütün saraylarını gezmek için uzun zaman ayrılması gereken bu şehrin bize en ilginç gelen sarayı olan Hellbrunn’u seçip oraya gitmeye karar verdik. Rehber eşliğinde gezmesi zorunlu olan saray, ziyaretçilerini şaşırtan ve ıslatan hileli çeşmelerle dolu; gezmek kolay olmadı; çıktığımızda sırılsıklamdık:)

 

D0100 (21)-81

Salzburg’dan sonraki durağımız, doğal güzelliğiyle 1997 yılında UNESCO Dünya Mirası listesine girmiş Hallstatt idi. Hallstatt’a yaklaştıkça kamp yapabilecek yer bulma olasılığının azaldığını fark ediyorduk. Çünkü Hallstatt, göle dalıyormuş gibi görünen dağların arasında minik bir kasaba ve kenarındaki gölün çevresi çok da serbest kamp yapmaya müsait değil. Biz etrafa bakınırken arkamızdan bisikleti ve köpeğiyle gezmeye çıkmış bir amca imdadımıza yetişti. Sürekli gittiği restorantta bize ısmarladığı kahve eşliğinde yaptığımız yolculuktan, onun gençliğinde yaptığı benzer yolculuklardan bahsettik. Bu çılgın tatlı amcayla ettiğimiz sohbet sonrasında bizim için restoranttan bahçesine çadırımızı kurabilmemiz için izin istedi ve böylece 100 günlük turumuzun en güzel kamp alanı olarak seçtiğimiz Hallstatt ve önündeki göl manzaralı mekanımıza kurulduk🙂

Hallstatt, geçimini yüzyıllarca tuz madenlerinden sağlamış, şimdi ise çoğunlukla Çinli turistlerden sağlayan minik bir kasaba. Hallstatt, dağlar ile göl arasına sıkışmış minik bir alanda kurulu olduğu için mezarlığa yer ayıramamışlar. Bu sebeple ölenlerin kemikleri 10 yıl gömülü kaldıktan sonra çıkarılıyormuş. Kafatası ve en uzun kemik ayrılıp geri kalanlar bir kutuya konuyormuş. Bu iki kemik birkaç hafta güneş ışığı ve ay altında bırakılıp beyazlaştırılıyormuş ve sonra da üzerine isim ve ölüm tarihi yazılarak ‘Beinhaus’ denen yerde saklanıyormuş. Beinhaus’a en son 1995’te kemik konmuş. Artık sadece isteyen olursa buraya konuluyormuş. Beinhaus’tan sonra Hallstatt’ın tepesine inşa edilen ve tüm manzaraya hâkim balkon sayesinde Hallstatt’a kuş bakışı baktık. Gerçekten de Avusturya’daki en vurucu noktalarımızdan biri oldu Hallstatt! Minik bir ayrıntı; Çinliler burayı o kadar çok sevmişler ki tıpatıp aynısından Çin’e inşa etmişler. Hatta buranın belediye başkanı ve bazı ileri gelenleri, Çin’deki açılışa gitmiş.

Hallstatt gezimizin ardından gölünde yüzmeden, kenarında uyuklayıp dinlenmemek olmazdı. Yaptık tabii ki atlamadık🙂 Ama keşke ben kıyıda uyuklarken o sevgili, minik, kırmızı renkli kene beni ısırmasaymış:/ Akşam kampta otururken sırtımda kaşınan yere elimi attığımda normalde orada olmayan bir çıkıntı geldi elime. ‘Aaa ben çıktı galiba’ diye düşünüp baktığımda, kafasını gömmüş poposunu sallayan kene arkadaşla karşılaştık. Tabii telaş kıyamet… Ölecek miydim? Dım dım dım… Nico hemen ‘Cevat Kelle’ çantasından kene çıkarıcısını çıkarıp imdadıma yetişti ve bir kaç hamlede koca popolu yaratığı çıkardı derimden. Attık boş şişemize…Hatıra diye torunlara göstereceğim🙂 Sonrasını merak edenlere; aşımız var, sıkıntı yok, yola devam🙂

D0103 (89)-2

Augustinian Manastır’ı birçok turistin listesinde yer almayan bir nokta. Bizim de yolumuzun üstünde değildi aslında. Rehber kitabımızda burada Türklerle dalga geçen resimler olduğu yazıyordu. “Kimmiş o dalga geçen” demeye gittik:) Uzun süre Osmanlı kuşatması altında kalan bölge, Osmanlılardan o kadar bunalmış ki, kurtulduklarında ilk iş kendilerini zevke sefaya vermişler. Bu zevk ve sefa sahnelerini de resmetmişler ve resimlerin aralarına Osmanlı mahkûmlarını serpiştirmeyi de ihmal etmemişler. Osmanlı kuşatmasını defeden prensin yatağı ise bu manastırın en görülmeye değer parçalarından biri ve bu yatakta bile Türk mahkûmlarının heykellerini kullanmışlar.

 

D0106 (44)-110

Avusturya’daki son durağımız, 2. Dünya Savaşı’nda toplama kampı olarak kullanılan Mauthausen’di. Burası 1938’de Avusturya’nın Alman güçlerine katılmasından 5 ay sonra mahkûmlarla dolmaya başlamış. Mauthausen’da hâlihazırda taş ocağı bulunması, buranın kamp yeri olarak seçilmesinin nedeniymiş. Mahkûmlar ilk geldiklerinde bomboş bir tepeyle karşılaşmışlar ve taş ocağında çalışarak kendi hapishanelerini inşa etmişler. Yakalanan mahkûmlar ilk önce Mauthausen’e getirilip, buradan iş gücü ihtiyacına göre uydu kamplara dağıtılıyorlarmış. Birçok uydu kampın bağlı olduğu Mauthausen zamanla, uydu kamplarda çalışamayacak kadar güçsüz düşen mahkûmların ölmesi için geri gönderilen bir kampa dönüşmüş.

Son durağımız Mauthausen’den sonra Viyana’yı ziyaret etmek için geri döneceğimiz Avusturya’yla bir süreliğine vedalaşıp Çek Cumhuriyeti’ne geçtik.

Silvretta ve Gerlos Geçitleri; 77 km hızla gidiyoruz…

Avusturya: Bölüm 1 (Gün 87-98)

 

İsviçre’de geçirdiğimiz 17 günden sonra, turumuzun 3. ülkesi olan Avusturya’ya yağmur altında girdik. “Yağmur” kısmını bastırarak hatta bağırarak belirtiyorum çünkü bu ülkede kaldığımız 22 günün sadece 3’ünde yağmur yağmadı. Dağlara yakınken “bulutlar dağlara takıldığı için yağmuru bırakıyor yaa, normal normal” diye kendimizi avuturken; dağlardan uzaklaşmamıza rağmen hala yağmur yağınca birkaç nahoş söz sarf etmiş olabilirim belki:)

Sınırdan girer girmez İsviçre bayrağımızla değiştirmek üzere Avusturya bayrağı aramaya başladık. O kadar çok yere sorduk ki, ilk öğrendiğim Almanca sözcükler ‘Avusturya bayrağı’ anlamına gelen ‘Österreich flagge’ oldu. Avusturya, İsviçre gibi bayrağına düşkün değil. “Buralarda bayrak satılmaz” cümlesini birkaç kez duyduktan sonra aramayı bıraktık. Sınırdan geçişimizden 4 gün sonra girdiğimiz bir dükkânda tesadüfen rastlaşacaktık kendisiyle.

Avusturya’daki ilk durağımız Bludenz oldu. Bludenz’deki Milka çikolata fabrikasının girişinde minik bir müze ve müze çıkışında da bir outlet mağazası var. Outlet mağazasından gelen kokular sebebiyle müzeyi biraz hızlı geçmek durumunda kaldık:) Milka eskiden ‘Suchard’ adını taşıyormuş. 1900’lerin başında adını reklam amaçlı olarak Almanca ‘süt’ ve ‘kakao’ anlamına gelen ‘Mİlch’ ve ’KAkao’ kelimelerinden kısaltılan Milka’ya çevirmişler. “Art nouveau“ yani ‘Yeni Sanat’ın en favori renklerinden olan lilayı, marka rengi olarak seçmişler. Çikolatanın yapımında kullanılan sütün, %100 Alp ineklerinden geldiğini vurgulamak için de amblem olarak Alpler’de otlayan bir inek kullanmışlar. Bu üç reklam adımıyla yerel bir çikolatayı, dünyanın en çok akıllarda kalan çikolatası haline getirmişler. 1970’lerde de ineği lilaya boyayarak en kalıcı adımlarını atmışlar. Müzede bu bilgileri edindikten sonra şöyle bir düşündüm de hakikaten lila görünce, aklıma ilk çikolata ya da Milka ineği gelir. Pahalı İsviçre’den yeni ayrılmış ve kendini Milka’nın outlet mağazasında bulmuş bir çikolata sever olarak nasıl bir tavır içinde bulunmuş olduğum çok açık bence. Detaylı anlatarak rezil etmeyim kendimi:)

D0087 (10)-1

İsviçre’de mümkün olduğunca kaçındığımız geçitleri, Avusturya’da tecrübe etmeye karar vermiştik. Hatta sırf bunun için yolumuzu değiştirip uzatarak 2032 metredeki Silvretta geçidine gitmeye karar verdik. Geçit milli park içinde olduğundan parka girişte gişeler vardı. Arabalar ücret öderken, biz yandan tın tın geçtik:) Geçidin ilk basit kısmını bitirdiğimizde akşam olmuştu, kamp kurmalıydık ama kuralcı Avusturya’nın bağrındaki bir milli parkta kamp kurmak… Gişeden girişimizi gördüler; çıkışımızı aynı gün görmezlerse sıkıntı. Otelde kaldık diyemeyiz; gişeler arasında otel yok! Nasıl olacak? Bir yandan tırmanırken bir yandan da minicik, bir çadırlık yer aradık. Yok, yok, yok! Bisikletleri bırakıp uzaklara yürüdük, yine bulamadık. Biraz daha ilerleyince hemen yolun kenarında, 2 metre derinlikte bir boşluk bulduk. Manşetlerdeki ‘Milli parkta kaçak kamp yapan bisikletçiler, virajı alamayan bir arabanın altında, çadırlarında uyurlarken ezildiler’ başlığını düşünerek ve arabalara görünmemek için eğile eğile çadırı kurup yerleştik:) Ertesi sabah bizi zorlu bir parkur bekliyordu. 17 km boyunca yer yer %14, yolun genelinde %10 eğim. Tırmanmaya başlamadan önce “bir yerden sonra kesin iterim bisikleti” diyordum ama kendimden beklemediğim bir şeklide hiç itmeden vardık geçide. Tecrübeli adam için belki kolay bir geçitti ama kesinlikle bizim gibi yeni yetmeler için değildi! Geçitte bizi mükemmel bir manzara karşıladı. Karlı dağlar, harika bir baraj gölü… O kadar tırmandığımıza değdi doğrusu. Şimdiye kadarki en yüksek noktamız olan Silvretta geçidi benden Nico’ya gelsin; zira doğum günüydü ve geçitlere bayılıyor🙂 Geçitlerin en çok inişlerini seviyorum tabii ki🙂 77 km hıza vardığımız yol, uzunca bir süre yokuş aşağıydı. Yokuş aşağı inişimiz bittiğinde ise, geri kalan Avusturya maceramız sırasında sıklıkla kullanacağımız şehirler arası mükemmel bisiklet yollarını keşfettik.

Birkaç gün önce geçtiğimiz Silvretta geçidinden sonra psikolojimizi ve odağımızı, önümüzdeki 1628 m yüksekliğindeki Gerlos geçidine göre ayarladık. Tırmanacağımız sabaha çok da hoş uyanmadık. Sabahın köründe çadırın yanındaki traktörün sesiyle irkildik. Traktör dibimize girene kadar duymamışız; artık nasıl bir yorgunlukla uyuduysak!? Çadırdan çıkarken ‘abi tarlana kaçak girdik, bir gece kamp yapıp gidecektik, kusura bakma be abi be’ cümlesini vücut diliyle nasıl anlatsak diye düşünürken; amca traktörden İngilizce ‘Kusura bakmayın uyandırdım. Kısa bir işim var, hemen gidiyorum. Burası benim tarlam, rahat rahat uyuyun’ dedi. Arkadaş nasıl gelişmiş bir ülkesiniz siz ya, nasıl mükemmel insanlarsınız? ‘Ağzını öpeyim amca’ deyip yattık geri. 5 dakika daha fazla uyku, hiç yoktan iyidir!

Gerlos geçidinin diğer tarafındaki dünyanın 5., Avrupa’nın en yüksek şelalesi olan Krimml, geçidi tırmanırken ki motivasyon kaynağımızdı. Bir yağıp bir duran sinir bozucu yağmura rağmen, geçtiğimiz doğanın büyüsüne kapılıp geçide mutlu mesut vardık.

 

Gerlos geçidinden aşağı, Krimml şelalesi manzarasıyla indik. Krimml şelalesi yanında, en tepeye kadar yürüyüş parkuru yapılmış. 3 aşamadan oluşan şelalenin en tepesine varmak için 2.5 saat tırmandık. Şelalenin geçtiği yaylanın başladığı yerden biraz daha ileriye doğru yürüdüğümüzde, bizi yöresel yemeklerin yapıldığı yayla evlerinin karşılayacağını öğrenmiştik. Bu sebeple çoğu turistin aksine şelalenin zirvesine ulaşınca geri dönmeyip yürümeye devam ettik ve karlı dağların eteklerindeki 1600 metredeki yayla evlerinden birinde taze sütün ve peynirden yapılan bir yemek olan ‘kaspressknödel’in tadına baktık. Dönüş yolunda ise biricik bilgi kaynağımız olan Lonely Planet rehber kitabındaki bir tüyoyla başka bir patikaya saptık. İyi ki de sapmışız. Bu yolda, tırmanırken karşılaştığımız yüzlerce turistten eser yoktu. Sadece biz, MÖ 2000 yılında döşenmiş patika ve şelalenin gür sesi vardı.

 

Bir sonraki durağımız olan Werfen’e, dünyadaki en geniş buz mağarası Eisriesenwelt’i gezmek için geldik. 1641 metredeki mağaraya girmeden önce, uyarılara kulak vererek yanımıza aldığımız kışlık kıyafetleri giydik ve mağaranın girişini kapatan kapının açılmasıyla koşarak içeri girdik. Koşarak girdik çünkü içeriden dışarıya esen, bazen saatte 90 km hıza ulaşan rüzgâra karşı başka türlü ilerlememiz mümkün değildi. Bu rüzgâr, kışın dışarıdan içeriye eserek mağaraya sızmış suları donduruyormuş. Bu sistemi korumak için kışın kapıyı açık bırakıyorlarmış. İçerideki buzların erimemesi için ışık sistemi döşenmemiş. Bu sebeple gruba sıvı yakıtla yanan ve minik bir alev sağlayan lambalardan dağıttılar. Mağaranın toplam uzunluğu 42 km imiş fakat sadece ilk kilometresinde yani rüzgârın ilerleyebildiği yere kadar buz varmış. 1879 yılında keşfedilen bu mağaraya bir sonraki giriş 30 yıl sonra yani 1900’lerin başında, üçüncü giriş ise 2. Dünya Savaşı’ndan sonra olmuş. 700 basamak tırmanarak mağaranın bizlere gösterilen son noktasına ulaştığımızda rehberimiz ışıklarımızı söndürmemizi istedi. Herkes alevlerini üfleyerek söndürdükten sonra oluşan karanlık, şimdiye kadar tecrübe etmediğim bir şeydi. Sonsuz bir karanlık… “Göz alışması” diye bir şey söz konusu değildi. Gözünün alıştığını ve bir şeyler görmeye başladığını düşünüyorsan yanılıyormuşsun. Aslında halüsinasyon görmeye başlıyormuşsun. Çok şükür biz o kadar kalmadık karanlıkta🙂 Maalesef içeride fotoğraf çekmek yasaktı🙁

Turumuzun 2. Ülkesi İsviçre

Fransa’da pedalladığımız 70 günden sonra turumuzun 2. ülkesi olan İsviçre’ye girdik. Girer girmez kendimizi Cenevre’de bulduk. İlk iş olarak İsviçre bayrağı aramaya koyulduk. Ben bisikletimdeki Türk bayrağının altındaki Fransa bayrağını çıkarıp yerine İsviçre bayrağı takacaktım. Nico ise bölgesi Breton’un bayrağı ve Fransa bayrağına ek olarak İsviçre bayrağını takacaktı. Yol üstündeki bir pazar yerinde Türk bayrağı asılı tezgâhı görünce hemen daldık tabii. Canım Türk’üm; hemen çaylar ikram edilir, hikâyeler dinlenir. Derdimize derman olup bize kendi bayraklarını verdiler. Vedalaştıktan sonra Cenevre gölüne yani Cenevre’nin kalbine indik. Gölün ortasına çılgınca yükselen bir fıskiye yapmışlar. Öyle bir fıskiye ki bize “Cenevre’de bir numara yok, en azından önünde fotoğraf çektirebileceğiniz bir şey olsun diye beni diktiler buraya ” diye haykırıyordu. Biz de her turistin yapacağı gibi bu çağrıya cevap verip fotoğrafımızı çekip, şehir dışına doğru düştük yollara.

 

D0070 (3)-FOW

D0070 (12)-FOW

 

İsviçre’deki ikinci durağımız olan Lozan’ın şehir merkezi de pek açmadı bizi. “Sadece kilisesinin kulesine çıkıp şehir ve göl manzarası izlemek için buraya gelinmez” diye düşünürken kendimizi Olimpiyat Müzesi’nde bulduk. Müze çıkışında ise “Sadece bu müze için bile İsviçre’ye gelinir” diyordum. Olimpiyatları çok detaylı takip eden biri olmamama rağmen küçük sayılabilecek bu müzede 4-5 saat geçirdik. Müzelerdeki bütün açıklamaları okuyan sabırlı tiplerden de değilim ama buradaki açıklamalar, videolar, resimler, objeler vs. her biri ayrı ayrı beni içine çekti. Hatta itiraf etmek gerekirse Olimpiyat açılış konuşmalarıyla ilgili bir video sonrasında birazcık gözyaşı dökmüş olabilirim:)

 

D0072 (3)-FOW

 

Lozan çıkışında İsviçre’deki 11 UNESCO Dünya Mirası’ndan biri olan Lavaux üzüm bağları, 14 km uzunluğu ve çılgın rampalarıyla bizi bekliyordu. 1000 yıldır üzüm yetiştirilen Lavaux, 2007 yılından beri UNESCO Dünya Mirası listesinde. Göl, karlı dağlar ve üzüm bağları… Bir arada çok şık duruyorlardı…

 

 

İsviçre’deki üçüncü durağımız Gruyère idi. Burası duyulmamış bir şehir ama yine de buradaki peynir yapımhanesi ‘La Maison du Gruyère’ bizi buraya çekti. Bilet aldığımız yerde bize minik paketlerde 3 farklı peynir verdiler. Tuzsuz, orta, tuzlu… İneğin yediği bitkilerden, peynirin dağıtımına kadar olan süreci çok eğlenceli bir şekilde anlatmışlar. Süt üzerinde çalışma yapan bilim adamları, ineğin o dönemde 65 farklı bitki yediği sonucunu bulmuşlar. Fındık, papatya, kiraz; artık Allah ne verdiyse 🙂 Başka bir sinir bozucu şekilde sonsuza kadar aklımda kalacak olan bilgi ise; bir ineğin günde 100 kilo ot yiyip, 85 litre su içiyor olması. Bu bilgileri hafızaya attıktan sonra peynirin yapılışını izledik. Tabii o kadar kokladıktan sonra en sondaki müze mağazasından peynir almadan çıkmadık:) Gruyère’deki ikinci durağımız ise şato idi. Şato girişinde ‘Alien’ filminin tasarımcısının müzesi vardı. Bu müzeye girmesek de, barına girip yasak olmasına rağmen çaktırmadan fotoğraf çekmeden duramadım:) Ay napiyim?

 

 

Gruyère’den sonra kuzeye yöneldik. Yol üstündeki Fribourg’dan geçerken ‘Eski şehir’ yazısını görünce “Aaa dur buraya bir bakalım” dedik. Hay o diyen dillerimizi yılanlar ısırsın! Çat diye 200 metre irtifa kaybettik. Sonra da %17 eğimde bisikletleri ittirerek tekrar yukarı çıkmak zorunda kaldık. Bazen öyle anlar geliyor ki her şeye kahredebiliyorsun. Hah Fribourg tam anlamıyla öyle kalacak aklımızda. Ama tabii ki bunlar hep torunlara anı 🙂

 

D0074 (112)-FOW

 

Başkent Bern’in şehir merkezi de 1983 yılından beri UNESCO Dünya Mirası listesinde. Sanırım bize artık her şey aynı geliyor zira şehrin ortasındaki bir bahçede birbirini kovalayan şehir sembolü 2 ayıdan başka dikkatimizi cezbeden bir şey olmadı.

 

D0075 (14)-FOW

 

Tekrar güneye indiğimizde ise iki göl arasına yerleşmiş ve İsviçre’den geçmemizin ana nedenlerinden biri olan Interlaken’e vardık. Hayat İsviçre’de çok pahalı… Hep duyardım bunu da; “Aman Avrupa toptan pahalı, İsviçre olsa olsa ne kadar daha pahalı olacak” derdim. Fransa sınırından geçtiğimiz gün bir ekmeğe 3 katını verince hooop diye anladım. Ha bu arada burada euro değil de CHF kullanıyorlar. 0,85 CHF, 1 euro’ya eşit. CHF ismi ise; İsviçre’nin esas adı olan Confoederatio Helvetica’dan geliyor. En sondaki ‘F’ ise frank. Hop, döndüm konumuza. Maddi açıdan hep bir kısıtlama halindeydik bugüne kadar ama Interlaken’de yapmak istediğimiz yürüyüş için teleferik, tren vb. gibi bir araçla yükselmek ve bunun için de kesenin ağzını açmak zorunda kaldık:( Haritalara detaylıca aktarılmış rotalardan bir tanesini seçtik tırmanmak üzere. Çılgın para bayıldığımız trenle 1967 metredeki Schynige Platte’ye yükseldik. Burada, hakkında şimdiye kadar hep kitaplar okuduğum, filmler – videolar seyrettiğim 3970 metre yüksekliğindeki Eiger dağı, hayallerimdekinden çok daha büyük ihtişamıyla buzullar arasında karşımdaydı. Yanındaki ondan daha yüksek Mönch (4107 m) ve Jungfrau (4156 m) zirvelerine rağmen, zorluğu sayesinde ün yapmış Eiger’e muhtemelen hayatım boyunca daha fazla yaklaşamayacağım için manzarayı doyasıya hafızaya kaydetmeye çalıştım. Schynige Platte’den, 2618 metredeki Faulhorn zirvesine yükselmemiz ve daha sonra First (2168) zirvesindeki teleferiğe ulaşmamız, bize verilen haritada yazdığı gibi 6 saat sürdü. Faulhorn’daki Alpin tarzı dağcı barakasındaki öğle yemeği molası dâhil… 2 göl arasındaki Interlaken, buzullar, dağlar, göller ve vahşi yaşam arasında şimdiye kadar tecrübe ettiğim en büyüleyici trekking idi. Teleferik, 30 dakika sürecek kadar uzun bir hatta sahip. O 30 dakika, son 6 saati sindirip, normal hayata yavaş yavaş dönüşümüz açısından iyi geldi.

 

 

Interlaken’i çevreleyen gölleri kuzeye doğru geçtikten sonra kocaman bir açık hava müzesi olan Ballenberg’e vardık. Burası İsviçre’nin tüm yörelerinden evlerin sergilendiği bir müze… Ama evler kopya değil. Evi tamamen yıkıp, bütün özelliklerini koruyarak buraya taşıyıp tekrar inşa ediyorlar. Bu sistem sayesinde 500 yıllık evleri görme şansımız oldu. Sadece evlerle sınırlı bir müze de değil. Evlerin içinde kaybolmaya yüz tutmuş el sanatlarını da sergiliyorlar. Hatta isteyen gruplara kurs veriyorlar. Kültürlerini korumak için çok güzel bir yöntem bulmuşlar.

 

 

Interlaken’den Zürih’e geçerken göller bizi yalnız bırakmadı. Biri bittikten en fazla 5 kilometre sonra bir diğeri başladı. Dağlar, göller, İsvirçe’ye özgü yüzlerce yıllık evler arasından geçerek turistik bir şehir olan Luzern’e vardık. Ama birkaç fotoğraftan fazla vakit harcamaya gerek görmedik. Zira aşırı kalabalıktı.

 

D0079 (12)-FOW

 

Zürih’te bizi üniversiteden arkadaşım Sena bekliyordu. Türkiye’den ayrıldığımdan beri ilk tanıdık yüz olacağından sanırım, Zürih’e giden kilometreler bitmek bilmedi. Hem hasret gidermek hem de dinlenmek için 4-5 gün burada kaldık. Şehirde çokça bulunan müzeleri gezmektense şehrin sokaklarını gezmeyi tercih ettik her zamanki gibi. Bu konuda 2.5 yıldır burada yaşayan Sena’nın yönlendirmeleri çok faydalı oldu. Buranın en çok aklımızda kalacak olan sahnesi; sıcak havayı bulan Zürih halkının göl kenarına akın etmesi. Gölde yüzen, kenarında güneşlenen insanları görünce birkaç gün önceki karlı dağların yorgunluğunu atıverdik üstümüzden.

 

 

Zürih’ten ayrıldığımız gün Sena, bize günübirlik eşlik etti. Yolda bir ara Almanya sınırlarına girdik çıktık:) Konvoyumuzla Avrupa’nın en geniş şelalesi olan Rheinfall’a vardık. Şelalenin tam ortasında minik bir ada var ve bu adaya turistleri botlarla çıkartıyorlar. Turistik merkezlerin, turistlerin gönlünü nasıl eğlesek diye çılgınca kafa yorduklarını düşünüyorum. Otur karşıdan izle arkadaş, neyine yetmiyor? Rheinfall Şelalesi’nden sonra Sena’yı trenle yolcu edip İsviçre’deki son hedefimiz olan St. Gallen’e ilerledik.

 

 

St. Gallen’deki manastır, 1983 yılında UNESCO Dünya Mirası listesine girmiş. Ama bizi buraya esas çeken manastır içindeki tarihi kütüphaneydi. MS 1000 yılı öncesine ait 400 eser barındıran bu kütüphaneye girmek, öyle müzeye girer gibi olmuyormuş. İlk olarak bütün çantaları, özellikle de fotoğraf makinelerini dolaplara kilitletiyorlar çünkü fotoğraf çekmek kesinlikle yasak. Çaktırmadan akıllı telefonlarıyla çekmeye çalışan sivrileri direk dışarı çıkarıyorlar. Daha sonra ayakkabının üstüne kalın bir terlik giydiriyorlar. Bu koşulları sağladıktan sonra içeri girebiliyorsun. Kütüphanenin tavanındaki 4 koca resimden bir tanesi İstanbul’daki, bir diğeri de Efes’teki eski kiliseleri canlandırıyormuş. Kütüphanenin ortasında Mısır’dan getirilmiş bir mumya vardı. Eski kütüphanelerde adetmiş; böyle alakasız ama çok değerli bir obje bulunurmuş. Kütüphanenin en değerli parçalarından biri, bilinen en eski mimari çizim olan manastır planı. İnşaat sırasında bu plana pek uyulmamış. Ama olsun yine de uğraşıp çizmişler:)  St. Gallen kütüphanesi sayesinde, turun başından beri eski bir kütüphane görme isteğimi gerçekleştirmiş oldum.

Fransızca, Almanca, İtalyanca, İngilizce olmak üzere 4 ana dil konuşulan bu ülkede iletişim açısından zorluk çekmedik. Aklımda kalan bazı enteresan konular ise şöyle: Sınırdan girdiğimiz andan itibaren bir dağ kulübesinde bile gördüğümüz İsviçre bayrakları… En büyüğünden en küçüğüne her evde mutlaka bir bayrak asılı… Ayrıca pazar günleri, sofralarına bayrak koyuyorlarmış.

Yine en küçük bit köy evinin çatısında bile güneş panelleri görmek mümkün. İsviçre halkı, gerçekten doğayı korumaya önem veriyor. Geri dönüşüm sistemleri, ciddi kurallarla oluşturulmuş. Her bölgenin kendine özgü renkte çöp poşeti var ve o poşet haricinde bir poşetle çöp atarsanız, o poşeti açıp içinde adresinizi tanımlayacak bir şey arayıp size ceza kesiyorlar.

Bizdeki bebek doğunca şeker dağıtma, buzdolabı süsü yaptırma vs. geleneklerinin İsviçre versiyonu ise bahçelerine bebeğin isminin yazılı olduğu kocaman bir levha asmaları. Levhanın şekli ve rengi, bebeğin cinsiyetine göre değişiyor.

 

D0079 (16)-FOW

 

İsviçre’ye özgü yemeklerin ilk başında pek tabiiki İsviçre peynirinden yapılan fondü geliyor. İçine şarap konmuş erimiş peynirin içine çubukla ekmek bandırıp yiyorsun. Çok ağır olduğu için bir süre sonra bayabiliyor. Diğer bir yemek ise Röşti. Rendelenmiş ve kızartılmış patates ile peynirin beraber pişirilmiş hali. Omlet gibi yuvarlak bir şekilde servis ediliyor.

 

D0080 (7)-FOW

 

Favorim olan süpermarket gezme aktivitemde ise başka bir şey keşfettim. Yumurtaları haşlayıp, kabuklarını farklı renklere boyayıp satıyorlar. Kabuk renkleri kaç dakika piştiğini gösteriyor mu bilemeyeceğim:)

 

D0081 (8)-FOW

 

Turumuzun 2. ülkesi olan İsviçre’de 17 gün geçirdik. Alpler’e bisikletle tırmandığımızı söyleyemem. Yer yer geçitlerden geçsek de genelde eteklerinden takip ettik. Alplerin esas yüksek geçitleri bizi Avusturya’da bekliyor olacak. Mükemmel doğasıyla İsviçre bana beklediğimden çok şey verdi.

Torunlara hikâyelerle elveda İsviçre, pedallar Avusturya’ya doğru…

Yolculuğa dair bütün fotoğrafları görmek için lütfen tıklayınız.