Tuna nehrinin gözeticisi; Devin Kalesi

Slovakya’da çok kalmıyoruz. Avrupa’daki vaktimizi iyi ayarlamamız gerektiği için kısa kesmek zorundayız:(

İlk gecemizde çadırın altında tıkır tıkır dolanıp duran fareler yüzünden uyuyamadık bir türlü. Çadırın bir tarafını kemirecekler diye resmen sırayla nöbet tuttuk Nico’yla. Korkutup kaçırmak için bir Nico ses çıkardı, bir ben. İkinci gecemiz ise aksine mükemmeldi. Bir göl kenarına attık çadırımızı ve ilk kez ateş yaktık. Yemek için değil, sırf eğlencesine; maksat romantizm:)

Çekoslovakya zamanında sadece dağlarda yaşayan insanların yedikleri bir makarna çeşidi varmış. Yüksekte olduklarından çok fazla alternatifleri yokmuş ve sadece keçi peyniri ve kızarmış yağ parçalarıyla tatlandırabiliyorlarmış. Çekoslovakya, Çek ve Slovakya olarak ayrılınca, eski ülkenin dağları yeni Slovakya tarafında kalmış ve bu yemek de dolayısıyla Slovakya’nın milli yemeği olarak anılır olmuş. Tabak önüme ilk getirildiğinde ‘Bu ne be? Bununla karın mı doyar?’ dedim ama keçi peyniri sebebiyle o kadar ağır ki 3. kaşıkta şişmeye başlıyorsun:)

D0130 (13)-Slovakia

Bratisalava’yı gezmek için bisikletleri turizm danışma bürosunun önüne bıraktık. Klasik taktiğimiz; şehir içi gezerken en güvenli yer genelde bu ofislerin önü oluyor. Bratislava, Avrupa’dan Asya’ya ya da tam tersi Asya’dan Avrupa’ya seyahat eden bisikletçilerin kullandığı Eurovelo rotasının geçtiği bir şehir. Rotanın bir yanı Viyana, bir yanı Budapeşte… Ee haliyle turumuzun ilk Türk bisikletçisiyle de Bratislava’da karşılaştık. Almanya-Türkiye arasında 2 aylık bir tura çıkan Antalyalı Levent ile. Tabii Türk bulunca atladı iki taraf da; çay kahve bahane muhabbet şahane… Levent’ten ayrıldıktan sonra Avustralya’dan Londra’ya giden ve 1 yıldan fazladır yollarda olan Jess ve Dan ile tanıştık.

Bratislava’dan sonra herkesin çok önerdiği Devin kalesine pedalladık. Tuna ve Morava nehirlerinin kesişim noktasında tepeye inşa edilmiş bir kale… Tunç çağından beri insanların konakladığı bu yere 800’lü yılların sonunda kale inşa edilmiş. Kalede çeşitli aktiviteler vardı. Ben de ok atmayı deneyim dedim. Fena da değildim ha; en azından arkadan geçen teyzeye ulaşamadı:)

Devin kalesinden sonra Viyana’ya doğru giden Eurovelo 6 rotasından devam ettik. Morava nehri, Slovakya ve Avusturya arasında doğal bir sınır ve biz bu doğal sınırdan sadece bisikletliler için yapılmış köprüden geçtik. Avusturya’ya geri dönüyoruz. Bir Viyana’ya uğrayacağız:)

D0132 (44)-Slovakia

Bağdaş kurmak spormuş!

Çek’deki 7. günümüzde Prag’a, Couchsurfing’den bulduğumuz ev sahibimiz Todd’un evine varıyoruz. Todd Amerikalı ve ‘Doctors without borders’ için çalışıyor. Hazır olduğunda arayıp ‘çalışabilirim’ diyor ve yollara düşüyor. Bazen Afrika’da iç savaş olan bir ülkede, bazen bir deprem bölgesinde, bazense bir sel bölgesinde… Hangi ülkenin o anda ihtiyacı varsa 48 saat içinde oraya hastane inşa edip, yardıma muhtaç olanlarla ilgileniyorlar. Ama başta da söylediğim gibi ‘hazır’ olduğunda çalışıyor çünkü çok riskli bir iş. Çalıştığı bir ülkede 2 İspanyol hemşire kaçırılıp 1.5 yıl sonra serbest bırakılmış. Şimdi son işindeki stresini geride bırakıp rahatlama döneminde ve Prag’da 3 katlı kocaman bir ev kiralamış. Odalarını gezginlere kiralıyor. Ama her zaman Couchsurfing üyelerine ücretsiz ayıracak 2 gecelik yeri var. Biz de bu sayede değişik ülkelerden gezginlerle tanışma fırsatı yakaladık. Prag’da kaldığımız 3 gün boyunca Todd’un evinden çıkıp da şehir merkezini gezmek istemedik resmen. Hem Todd hem de misafirleri çok değişik insanlar… Todd, bizim camiadan pek uzak değil; 1983 yılında Londra’dan Yunanistan’a 6 aylık bir bisiklet turu yapmış. Bu 6 ayın 1 haftasını, geçmemesi gereken sınırlardan geçtiği için hapiste yatmış; biraz kaçık kendisi:) Misafirleri ise genelde otostopla Avrupa’yı gezenler…

3 gece kaldığımız Prag’da Todd’un önerisiyle merkezde hiç yemek yemedik. Hem daha güzel hem de yarı fiyata yöresel yemekler sunan ‘bira bahçeleri’nde yemek yedik. Smazeny syr; kızarmış peynir, her insan evladının göçüp gitmeden önce yemesi gereken mükemmel ötesi bir şey. Diğer bayıldığımız yemek ise svickova adındaki et yemeği ve yanında sunulan houskovy knedlik adındaki değişik ekmek. İkisi her zaman birlikte sunuluyor ve birçok ülkede gulaş olarak adlandırılıyor. Tatlı olaraksa Çekçe adını öğrenemediğim ama İngilizce ‘dumpling’ denilen içi reçelli, üstüne yoğurt dökülen bir hamur tatlısı; mımmmm mis:)

Yolculuğumuz başından beri gezdiğimiz müzeler, kiliseler yetti bize; şehrin o kısımlarını atlıyoruz genelde. Daha çok sokaklarında kaybolmayı, yerel insanlarıyla temas etmeyi, değişik bir aktivite varsa onu yapmayı seviyoruz. Prag’da da karşımıza farklı bir tur çıktı; ‘Hayalet efsaneleri’. Hava karardıktan sonra düzenlenen turdaki rehber, pelerini ve şapkasıyla gizemli bir havada şehrin tarihine ait gizemi çözülmemiş hikayeler anlatıyor ve bunları, hikayelerin çıktığı binaların önünde yapıyor. Bu sayede hem rehber kitaplarda bulamayacağımız gizemli bir tarihi öğrendik, hem de şehrin gitmeye gerek duymadığımız ama aslında mükemmel yerlerini keşfettik. Nico daha önce Kanada’da böyle bir tura katılmış fakat benim için bir ilkti ve kesinlikle bu ilginç geceden çok memnun kaldım.

Prag’dan sonraki durağımız yine UNESCO Dünya Mirası listesinde bulunan Kutna Hora. Kutna Hora’ya yakın bir kasaba olan Kolin’de Warmshowers’dan tanıştığımız bir ailede konaklıyoruz. Jiri, Dana, 5 çocukları ve bizim gibi bisikletle seyahat eden bir başka misafir Rus Dmitry ile. Jiri, ilkokul değişim programında çalışması sebebiyle bir çok kez Türkiye’ye gelip gitmiş. Bazılarında ailesini de götürmüş. Bu sebeple herkes biraz Türkçe biliyor. Çek Cumhuriyeti’nin bir kasabasında Türkçe bilen birilerini bulunca keyfim tavan yapıyor haliyle:) Jiri ve Dana’nın bizim gibi misafirleri sürekli oluyormuş. Duruma aşırı derecede alışıklar: o kadar ki geldiğimiz akşam evi bize bırakıp önceden planları olan sinemaya gittiler. Tanımadığın bir adama bu derecede güvenebilecek kadar iç huzuru nerede bulduysan, lütfen benimle paylaş! İşte biz böyle koca yürekli insanlarla tanışmak için düştük yollara! Bu muhteşem aileyle geçirdiğimiz günü hiç unutmamak üzere yazdık beynimizin bir kıvrımına… Garip bir bilgi: Çek’deki beden eğitimi derslerinde ‘Türk oturuşu’ adlı bir esneme hareketi öğretiliyormuş: kendisi bizim ‘bağdaş’ oluyor:)

DCIM100GOPRO

Ertesi gün Kutna Hora’ya Dmitry ile pedalladık. Kutna Hora’da görmek istediğimiz yer, içi insan kemikleriyle döşenmiş bir kilise. Mesela, insan vücudundaki bütün kemiklerin kullanıldığı bir avize salonun ortasında gezenlerin kafasına kafasına sallanıyor. Burada da Cesky Krumlov’da gördüğümüz Türk kafasını simgeleyen armayı görüyoruz ama bu sefer cidden kafatasından yapılmış:)

Kutna Hora’dan ayrıldıktan sonra Dmitry ile beraber kamp kurduk. Yollarımız buraya kadardı, yarın ayrılacağız ama mükemmel bir dost edindik. Dmitry, yatay bisikletle dünya turuna çıkmaya karar verdi:) Dmitry’nin flütü, Nico’nun ukulelesi ile en güzel gecelerimizden birini geçirdik.

D0119 (78)-FOW

Kutna Hora’dan birkaç gün sonra Brno’ya vardık. Burada Couchsurfing’den tanıştığımız Michael’in evinde kalacaktık. Michael, İsrail’de din adamı olarak yetiştirilirken birden her şeyi geride bırakıp Çek Cumhuriyeti’ne taşınmış bir Amerikalı. Tanıştığımız adamlar hep böyle enteresan olmak zorunda mı ? 🙂

Brno, yüzlerce çay çeşidi olan onlarca çay evine sahip bir şehir. Cidden sadece çay evleriyle ünlü! Çay yetişmeyen bir ülkede biraz garip bulduk biz:)

D0123 (8)-FOW

Brno’dan ayrılınca, normalde planımızda olmayan ama Michael’in önerisiyle gitmeye karar verdiğimiz Çek Cumhuriyeti’nin şarap diyarlarına doğru pedalladık. Mikulov, Valtice, Lednice adlarında birbirine çok yakın, aralarında üzüm bağları olan minik kasabalar…Lednice ve Valtice, 1996 yılından beri UNESCO Dünya Mirası Listesinde. Valtice’de “Çek Cumhuriyeti’nin Şarap Salonu” adındaki Çek’in en güzel şaraplarının olduğu şarap tatma yerine gittik. 355 Çek kronu yani 13€ karşılığında 2 saat boyunca sınırsız şarap tadabileceğin bir salon burası. Girerken ’13€ çok ya’ diyorduk ama o 2 saati çok verimli kullandığımız için verdiğimiz paraya değdi be:) Şansımıza o gün Valtice’de dans festivali varmış. Yöresel kıyafetler içindeki Çeklerin, folklorik danslarını izleme fırsatımız oldu.

Lednice ise kalesi ve kalenin kocaman bahçesiyle meşhur. Bahçedeki camiyi görünce bir an şaşkınlık yaşadık. Cami 1800’lerin başlarında inşa edilmiş ve minaresi, 60 metrelik uzunluğuyla, devrinin Müslüman dünyası dışındaki en uzun minaresiymiş. Sahibinin İslam ile alakası yokmuş; sadece çevresindeki kalelerden farklı motifler kullanmak istemiş!

Lednice kalesinden sonra hemen yakınlarındaki ‘çakma harabe’ye pedalladık. Çakma çünkü arazi sahibi arkadaş, komşu arazilerin hepsinde olan ama kendi arazisinde olmayan yüzlerce yıllık harabeleri kıskanıp kendisine harabe görünümlü bir kale inşa ettirmiş: Janohrad yani John’un kalesi:)

D0126 (40)-FOW

Çek Cumhuriyeti’ndeki turistik amaçlı gezilerimizi bitirdik sonra bisikletlerimizin memleketi olan Uhersky Brod’a geldik. Bisikletlerimizin markası olan AZUB’un kurucusu Ales, eşi Hanka ve 3 yaşındaki oğulları Jakup, bisikletlerimizin bakımda olduğu 2 gün boyunca bizi evlerinde ağırladı. Nico, ukulelesiyle; Jakup, minik gitarıyla bize konser verdi.

Bisikletlerin genel bakımına ek olarak bazı eksiklerimizi de tamamlama fırsatı bulduk. Benim bisikletime sağ ayna ve 3. bagaj taşıyıcısı eklendi. Bakım yapılırken dükkandaki diğer yatay bisikletleri deneme şansımız oldu. Ayrıca AZUB bisikletleriyle dünya turuna çıkan bisikletçilere ayrılmış duvara bayraklarımızı asıp, bir şeyler yazdık: “If frogs had wheels, they wouldn’t bump their butts”.

Çek’deki son günümüzde vücudumda bir keneye daha rastladım. Avusturya’da ısıran kenenin aksine bu pek küçüktü. Kaşınmasa fark etmezdim kesinlikle. Nico, Avusturyalı keneden edindiği tecrübeyle bu keneyi de ustaca çıkardı. Diğer keneyi taşıdığım şişenin içine attık; kardeş kardeş takılsınlar orada:)

19 günlük Çek Cumhuriyeti maceramız, farklı bir dile adapte olmak, batı Avrupa’dan sıyrılmaya başlamak, kendimizi biraz daha turumuzun içinde bulmak hissiyatlarıyla geçti. Şimdi sırada 5. ülkemiz Slovakya var.

Avcı çadırı bastı!

Şimdiye kadarki ülkelerde Nico’nun ana dilinin Fransızca, benim ortaokulda gördüğüm yarım yamalak Almanca ve Allah’ın emri İngilizce ile mutlu mesut pedalladık. Ama Çek Cumhuriyeti, hem tamamen farklı dili hem de alışık olduğumuz batı Avrupa kültürü ve yaşam standartlarından çok farklı oluşu ile bizi ilk başta gerdi. “Diyene bak, sanki doğma büyüme Parisli haspam” dediğinizi duyar gibiyim ama alıştık işte be 3 ayda:)

Sınır kapısında bir Allah’ın kulu olmayan Çek’e girdiğimizde günün ilk yarısını yağmur altında pedallayarak geçirdiğimiz için kendimize ödül verip bir restoranda öğle yemeğimizi yiyelim dedik ama bankamatiği olmayan minik bir kasaba olduğu için ve bizde de Çek kronu olmadığı için restoran çalışanlarını € almaya ikna etmemiz gerekti. Ama aptallığımıza doymayalım “nasıl olsa Çek’de €’ya gerek yok” deyip bütün €’ları harcadığımızı unutmuşuz. Restoranda yemek yemeği geçtim, bakkaldan ekmek alacak paramız yok. Mecburen eski patronumun yola çıkmadan bereket getirsin diye verdiği ve şimdiye kadar hep sakladığım 100 €’yu kullandık. Hesabı ödemeden son bir fotoğrafını çekip öyle verdim bereket paramı:) Ama değdi! Biranın sudan ucuz olduğu ülkeye hoş geldik:) Mataraları birayla mı doldursak?

Ülke değiştirdiğimizi bisiklet yollarından anladık zira EuroVelo 7, paramparça olmuş asfalt ve her 5 kilometrede bir %13 eğimiyle geride bıraktığımız EuroVelo rotalarından çok farklıydı.

İlk durağımız Çek Cumhuriyeti’nin Bohemya bölgesinin merkezi Cesky Krumlov oldu. Bohemya’nın merkezi olduğundan pembeli yeşilli, yer yer altın kaplamalı, arada bir çiçek desenli, bol cümbüşlü bir şehir burası. Ayrıca UNESCO Dünya Mirası listesinde… Burayı sadece bahşişlerle kazanç sağlayan ücretsiz şehir içi yürüyüş turu düzenleyen Andre’nin rehberliğinde kalabalık bir grupla gezdik. Belediye binasına resmedilmiş bir armayı gösterdi Andre. Osmanlı kuşatması sonrasında savaş alanında gezen kral, bir Türk’ün kesik başını didikleyen kargayı görür ve bu sahneyi krallığının arması haline getirir. Sonra Cesky Krumlov’un arka arkaya yangına maruz kalan birahanesinde tesadüfen keşfedilen tütsülü birasıyla tanıştırdı Andre bizi; Nakoureny Svihák. Tabii ki denemesek olmazdı ve harikaydı! Bohem kültürün ardından gelen Rönesans’ın izlerini eğlenceli bulduk. Rönesans biraz obsesif bir dönemmiş zira pencerelerle dolu bir duvarda tehlikeli olacağı için pencere konmayan kolona simetrik olsun diye pencere resmi yapılmış. Allah’tan kafayı kırıp zorla pencere deliği açmamışlar kolona! Andre’den Ağrı dağından bahseden Çekçe bir şarkı öğrendim: KOCÁBKA, JA MAM KÓCABKU NARAMNOU… Buraya yazıyorum ama umarım kötü bir şey demiyordur:) Sonrasında dünyanın en eski ve en iyi korunmuş barok tiyatrosunu gezdik. 1600’lerden kalma bir tiyatro. En etkileyici kısmı; sahnenin altındaki halatlar ve tahta ekipman sayesinde 10 adam bütün sahneyi 10-12 saniyede değiştirebiliyormuş. Cesky Krumlov, sevecen rehberimiz Andre ve cümbüşü bol mimarisi sayesinde ‘favori şehirlerimiz’ listesindeki yerini alıyor. Ha bir de Çek’in ünlü tatlısı ‘trdelnik’e bayıldık. Silindir bir metalin etrafına dolanarak pişirilen hamurun içinde oluşan deliğe çikolata, reçel vs. koyuyorlar. Gezi defterine not: Tütsülü bira ve trdelnik dene:)

 

Girdiğimiz her yeni ülkede ilk birkaç gecemizde kamp atarken telaş yapıyorum. “Ya şöyle olursa, ya böyle olursa”… Klasik kız işte:) Boşuna yapmıyormuşum telaşı arkadaş! Çek’deki 2. gecemizde çadırı avcı bastı! Çadır kurarken genelde acil durum ihtimaline karşı köy yakınlarını tercih ediyoruz. Köylülerin bizi göremeyeceği ama bizim onların varlığını yakında hissedebileceğimiz herhangi bir yer. Ama bu sefer uzaktan yöresel kıyafetleri, artistik şapkası ve elinde kocaman tüfeğiyle salına salına gelen avcı amcaya yakalandık. Uzun uzun ve agresif bir şekilde burada kalamayacağımızı, geride kamp yeri olduğunu, oraya gitmemiz gerektiğini söyledi. Tabi biz bunları vücut dilinden anladık:) Çek’deki kamp yerleri, festival alanı gibi; sürekli yarışmalar ve hoparlörden yeri göğü inleten bir müzik! Biz yaşlıyız arkadaş, o kadar harekete gelemeyiz. Saat 9 oldu mu uyuruz. Haliyle bu kamp yerlerini geride bırakıp üzerine birkaç tane %13 eğimle tırmanış yapmıştık bile. “O % 13 eğimleri kolaysa sen tırman amca! Amca ve tüfeği, biz çadırı toplayana kadar tepemizde dikildi. Yapacak bir şey yok. Nico bir koşu köye gitti. Birilerinin bahçesinde çadır kurmak için izin istemeye… Bu amcadan başka türlü kurtuluş yok! Allah’ın şanslı kullarıymışız ki bu köyün delisi amca sayesinde şimdiye kadarki en güzel akşamlarımızdan birini geçirdik. Bahçesine çadırımızı kurmamıza izin veren Tom, Karolina, Katerina isimlerinde 3 çocuklu aile, 1 ay sonra Katerina’yı lise değişim programıyla Fransa’ya hatta Nico’nun doğup büyüdüğü Lorient’e yollayacaklarmış. Tesadüfün böylesi! EuroVelo 7 bisiklet rotası üzerindeki köyde yaşayan bu aile, bisikletçilere krep satarak para kazanıyormuş. Misafirleri olarak o mükemmel sarımsaklı peynirli kreplerin ve hayatımızda ilk kez sıcak beyaz çikolatanın tadına bakma şansımız oldu.

Ertesi sabah bu tatlı aileden ayrıldıktan sonra her şey dün akşamki kadar parlak gitmedi. Dün o %13 eğimlerin bol delikli inişlerinde frenlerim pırtlamıştı. Cart curt sesleriyle “beni değiştir, ölüyorum” diyerek bizi uyardı. Nico, fren bulabileceğimiz ilk şehre kadar idare edebilmem için sabah biraz onardı. Üzerine kilometre sayacım bozuldu. Canı istediğinde ekranında yarım yamalak bir şeyler gösteriyor. Fazla yağmura maruz kaldığından böyle olduğunu düşünüyoruz. 1 sene önce Kırşehir – Adana yolculuğumuz için almıştık. Senede bir kilometre sayacı alacaksak yandık! Günün üçüncü tatsızlığı, fren pabucu almak için durduğumuz Cesky Budojovice’de bir kırmızı ışıkta bizi buldu. Etrafa baktığı için kırmızı ışıkta durduğumu görmeyen Nico arkamdan geçirdi ve farımın yarısı tuzla buz oldu:) Parçaları topladık, yapıştırmayı deneyeceğiz. Allah’tan ışık hala çalışıyor. Son tatsızlık ise normalde EuroVelo 7 bisiklet rotasının bizi Prag’a kadar götüreceğini bilmemize rağmen rotayı bir türlü bulamamamız oldu çünkü birçok bisiklet rotası olmasına rağmen, o rotaları adlandırma sistemleri çok kötü. Mesela 12 numaralı rotayı takip ederken birden 12 kaybolup 12A beliriyor ve haritada olmayan, %13 eğimlerden kurtulamadığımız, dümdüz nehir kenarı dururken dağ tepe tırmandıran yollara sokuyor. Ve Çek Cumhuriyeti’ndeki 3. günümüzdeki en son talihsizliğimiz olarak anılarda kalıyor. Tabii öğleden sonra tepemizden eksik olmayan yağmuru saymazsak!

Bu ülkedeki 4. günümüzde kurbağalı bir göl kenarındaki bir kamp yerinde kalmaya karar verdik çünkü artık duş almamızın vakti geldi, sinekler yolda peşimizi bırakmıyor:) Ertesi gün de durmadan yağmur yağdığı için buradaki istirahatimiz 2 geceye uzuyor. Yağmurda pedallamak yolculuğumuzun şimdiye kadarki en can sıkıcı kısmı çünkü hava aslında sıcak ve yağmurluk giydiğinde içten terliyorsun; yağmurda ıslanmış kadar oluyorsun.

Prag şimdiye kadarki rotamızın çok kuzeyinde kalıyor ama ikimizin de görmek istediği bir şehir olduğu için rotayı uzatmayı göze alıp pedallıyoruz Prag’a doğru. Ah o Çek bisiklet parkurları… ‘Bisiklet için’ demeseler sesimi çıkarmadan güzel güzel pedallayacağım, acısı varsa onu da çekeceğim ama kilolarca yüklü bisikleti kaldırıp mükemmel bir dengede geçmemiz gereken 20 cm genişliğindeki, altından güldür güldür dere akan bir köprü, bisiklet yolunda olunca yetkilileri nazik sözlerle anmadan edemiyorum. Köprü üstünde dengede durmaya çalışırken bir yandan da Asya’da ‘yol’ olarak tanımlanan yerlerden geçerken “aman Avrupa’da da ne prensesmişim” diye kendimle dalga geçeceğimi düşünüyorum:)

 

D0114 (4)-FOW