444 yıllık Drina Köprüsü

Her ülke başka ülkeyi kötülüyor yahu, bu ne böyle? Sırbistan’a girerken ‘Türkleri sevmezler, dikkatli olun’ cümlesini 50 defa duyduk ve ne kadar alakasız olduğunu kendi gözlerimizle gördük. Sırbistan’dan Bosna’ya geçerken ‘Sınırdaki polisler durduk yere sorun çıkarıp rüşvet isterler’ dediler; sınır kapısındaki polis, bayrağımı görünce Türkçe ‘merhaba’ deyip pasaporta bile bakmadı. Dinlemeyeceğiz bu boş konuşanları, zaten kendi gözümüzle görüp inanmak için yola çıkmadık mı?

Sırbistan’dan sınırından Bosna-Hersek’in Sırp Cumhuriyeti bölgesine girdik. Sırp Cumhuriyeti (Republika Srpska) ile Sırbistan Cumhuriyeti (Republika Srbija) arasındaki fark nedir? Ne yalan söyleyim, ben arada bir fark olduğunun farkında bile değildim oraya gidene kadar. Sırbistan Cumhuriyeti, bizim bildiğimiz ülke olan Sırbistan. Sırp Cumhuriyeti ise, Bosna Hersek ülkesinin 2 özerk cumhuriyetinden biri. Diğeri ise Bosna-Hersek federasyonu. Savaştan sonra Bosna Hersek ülkesi altında bu şekilde ikiye ayrılmışlar.

Savaş hakkında da haddim olmayarak minik bir özet geçmek isterim. Tarih bilgisiyle değil, sadece Sırbistan ve Bosna-Hersek seyahatimiz süresince tanıştığımız genç yaşlı insanların ağzından duyduklarımızla. Birçok etniği altında barındıran Yugoslavya’nın lideri Tito ölünce bu etnikler bağımsızlıklarını ilan etmek için uğraşırlar. Nisan 1992’de bağımsızlığı birçok ülke tarafından tanınan Bosna-Hersek bunun sevincini çok uzun süre yaşayamadı çünkü ‘Büyük Sırbistan’ı kurmak isteyen aşırı milliyetçi Sırplar, başta Saraybosna olmak üzere birçok şehri yıllarca kuşatma altında tutarak 100 binlerce insanın ölümüne sebep oldular. NATO’nun aracılığıyla aralık 1995’te imzalan anlaşmayla savaş bitmiş ve Bosna-Hersek ülkesi, yukarıda bahsettiğim 2 özerk cumhuriyete bölünerek kurulmuştur. Bu anlaşmanın bana göre en entresan maddesi ise şuan Bosna-Hersek’in biri Boşnak (Müslüman Bosnalı), biri Hırvat, biri Sırp 3 adet cumhurbaşkanıyla yönetilmesi.

Savaş döneminde 20 yaşlarında olan bir Sırpla sohbet etme fırsatı bulduk. Söyledikleri, olaya birçok açıdan bakmamız gerektiğini anlatıyordu: ‘Savaş sırasında 2 çocuğum vardı. Büyük Sırbistan’ı kurmak için savaşan milliyetçilerle aynı düşüncede değildim ve çocuklarımı korumak için hep saklandım. Savaş süresi boyunca aynı ülke vatandaşı olduğum askerlerden kaçmak, savaşın kendisinden daha yorucu ve korku doluydu çünkü yakalandığında ceza olarak savaşın en sıcak yaşandığı ön saflara konuluyordun.’

Savaştan ister istemez yazının ilerleyen kısımlarında da bahsedeceğim çünkü hala daha ülke her gün savaşla yatıp savaşla kalkarken; savaşın yerel insanlara etkisini, yerel insanların bize etkisini yazımda yansıtmamam imkansız.

Sınırdan geçerken bayrağımızı gören bir Türk kamyon şoförü hemen ‘Kamyondan bir ihtiyacınız var mı?’ diye sordu. Canım Türk insanım benim!

Sınırın hemen ilersindeki Visegrad, ilk durağımızdı. 1571 yılında Sokullu Mehmet Paşa’nın emriyle Mimar Sinan’a yaptırılan Drina ırmağı üzerindeki Drina köprüsü, şuan UNESCO Dünya Mirası listesinde. Sokullu Mehmet Paşa Köprüsü olarak da bilinen bu köprü, Ünlü Sırp yazar Ivo Andric’in, köprünün inşaasından beri çevresinde gelişen hayatları anlattığı ‘Drina köprüsü’ romanıyla daha fazla ilgi çekmeye başlamış. Bir önceki gün Sırbistan’da bir filmi için inşaa ettiği köyü ziyaret ettiğimiz yönetmen Emir Kusturica, bu kitaptan uyarlayarak çekeceği filmi için Visegrad’da Ivo Andric adına minik bir köy yarattmış; Andricgrad. Dünkü köyü gezdikten sonra karşılaştığımız Emir Kusturica’nın fotoğrafını çekemedim diye yanarken, Andricgrad çıkışında tekrar rastladık. Ama bu sefer elimde fotoğraf makinesi olmasına rağmen ‘yok artık Emir Kusturica’yı 2. kez mi görüyorum?’ şokunu atlatana kadar, adam bindi arabasına gitti; ben de elimde makinayla öylece kalakaldım:(

D0165 (68)-FOW-Bosnia

Visegrad çıkışında bir taraf nehir, bir taraf dağ olduğu için kamp yeri bulmak çok zor oldu. En sonunda ‘umarım akıntı geceleri artmıyordur’ umuduyla kurduk çadırı nehrin kenarına. Yerleşip yemeğimizi yedikten sonra fark ettik ki nehir 2 metre yanaşmış bile sinsice. Nehir sularının, daha önceden orada olan yapıyı alıp götürdüğü belli olan bir inşaat artığının yükseltisine ilk başta yırtılır korkusuyla kurmadığımız çadırı taşıdık. İnşaat artığından fırlayan demirler yüzünden yamçur yumçur kurmak zorunda kaldığımız çadırımızda, yükselen sulara kapılıp gidecek miyiz telaşıyla rahatsız bir gece geçirdik. Suyun, işaretlediğimiz yere göre konumuna saat başı birimiz kalkıp baktık. Çok şükür ilk başta 2 metre çadıra yanaşan nehir, gece 12’den sonra tekrar geri çekilmeye başladı.

D0165 (79)-FOW-Bosnia

2. günümüzde Drina nehri kenarından giden yolda ilerlerken uzunlu kısalı 39 tünelden geçtik. İlk başlarda tehlikeli olduğu için endişeliydik ama bir süre sonra tünel içindeki gürültüden patlayan kafamız sayesinde endişe mendişe kalmadı. Drina nehrinin bu kısmı, yolculuğumuz boyunca gördüğümüz en pis yerdi. Suyun üstü, çöpler yüzünden görünmüyordu. Özellikle de ara sıra karşılaştığımız köylere yakın olan kısımlarda.

Yolda soluklanmak için durduğumuz bir boşluktaki meyve tezgahının sahibi bizi görünce geldi yanımıza. Vücut diliyle yaptıklarımız anlatınca şaşkınlığını gizlemedi. Novak adındaki bu amca, ‘Nasıl ya?’ dediğini düşündüğümüz bir hareketi defalarca yaptıktan sonra, tezgahından birkaç elma alıp yıkayıp bize verdi.

Daha sonra mola verdiğimiz bir kafede, Sırbistan’da gördüğüm ama daha önce tatmadığım ve sürekli ‘tuhafiye’ diye okuduğum ‘tufahiye’ adlı tatlıyı denedim. Şekerli suda yumuşatılmış, soyulmuş, ortası delinmiş ve fındık rendesiyle doldurulmuş, üzerine krem şanti konulmuş bir elma kendisi.

DCIM100GOPRO

Çadırı kurmak için normalde yolun gürültüsünden kaçarız ama Bosna-Hersek’te işler farklı. Yol kenarlarında birkaç kez rastladığımız ‘dikkat mayın var’ yazılarından sonra mümkün olduğunca hemen yol kenarına kamp kurmaya başladık. Eskimiş, yıkılmış evlerden de uzak duruyoruz çünkü oraların da hala tehlikeli olduğu konusunda uyarıldık. Direksiyonumuz Saraybosna’ya doğru…

Film Setindeyiz

Belgrad’ta Couchsurfing’den tanıştığımız Vasko’da kaldık. Kendisi birçok dili, özellikle de Türkçe’yi çok iyi konuşan bir çevirmen. Belgrad’taki ilk işimiz, her yerde gördüğümüz ‘cevapcici’ kebabını yemek oldu. Kendisi İnegöl köftenin biraz iricesi. Sırbistan’daki biricik öğle yemeği alışkanlığımız ise börek! Mükemmel ötesi, kocaman ve ucuz; bir insan daha ne ister ki?

D0157 (5)-FOW-Serbia

Nico’nun mesleği sebebiyle, uluslararası hava alanının yanındaki uçak müzesini ve içindeki 2. dünya savaşından ve 20 yıl önceki savaştan kalan uçakları kaçırmamız söz konusu olamazdı:) Bu müze dışında başka müzeye girmek istemedik. Onun yerine Belgrad sokaklarında saatlerce dolandık ve sonra bisikletleri bıraktığımız çiftliğe geri döndük.

Ankara’ya gidip gelmemden dolayı 10 gün pedallamamıştık. Ee haliyle başlangıç zorladı biraz ve sanki bu Jalovik’teki bu çiftlik dönüm noktasıymış gibi Macaristan’ın başından beri dümdüz geldiğimiz yollar tırmanmaya başladı. Üzerine yağmur… Tekrar yola çıkışımızın şerefine bir de lastiğimi patlattım:) Fransa’daki çividen sonra ilk kez…

D0161-4-FOW-Serbia

Akşam kampımızı atmak için yer ararken yaşlı bir amcaya ve bu köyden olmadığı belli olan bir bayana rastladık. Ortak dil olmadığı için kadın telefonla oğlunu aradı ve onunla İngilizce konuştuk. Bu gece kamp yapacak yer aradığımızı anlayan ikili, kendi aralarında derdimize derman aradılar ve sonra amcayı takip etmemiz gerektiğini anladık. Kadınla vedalaşıp amcanın arkasına küçük ördek yavruları gibi dizildik nereye gittiğimizi bilmeden. Biraz yürüdükten sonra amca biraz beklememizi işaret etti ve gitti. Geldiğinde bize karşıdaki inşaat halindeki evin 2. katını gösterdi. Beklemediğimiz bir teklifti ve böyle bir tecrübeyi kaçırmamak için hemen atladık mekana:) Meğer bina, amcanın komşusununmuş ve ondan izin alıp gelmiş. Ev sahibi olan komşu da bir süre sonra gelip çantaları taşımamıza yardım etti. Ertesi sabah da ev sahibinin kızı gelip bize kahve ve üzüm getirdi. Müthiş ötesi insanlarsınız hepiniz….

Günlerdir dinmeyen yağmur yüzünden çadırımız ve bütün kıyafetlerimiz sırılsıklam oldu. Son günlerde hep geçitler hep yüksekler… Artık eylül sonu ve ıslaklık dondurmaya başladı. Yolculuğumuzun 163. günü ve ilk kez bir otelde kalmaya karar verdik; Bajina Basta’dayız.

Bajina Basta’dan ayrıldığımız gün vardığımız geçitte öğle yemeği için mola verdiğimiz benzinliğin çimenliğinde uyuklarken, birden çocuk sesleriyle uyandık. Bisikletlerimizin çevresini bir sürü çocuk sarmıştı. Bakışlardan bir sürü soru olduğu belliydi. Cevaplamak için yanlarına gittiğimizde başlarındaki öğretmenleri bizi kahve içmeye davet etti. Çocuklar, Tara Milli Parkı’na bir haftalık kampa geliyorlarmış. Bizi kahve içmeye davet eden Igor ise çocuklara doğayı tanıtmakla görevli öğretmenmiş. Igor daha önce burada başka bir Fransız otostopçu ile karşılaşmasının hikayesini anlattı. O Fransız, otostopla Japonya’ya giderken burada 1 ay kalarak bir sal yapmış ve dünyadaki en kısa (365 m) nehir olarak tanımlanan bu nehri kendi yaptığı salıyla geçtikten sonra yola devam etmiş. Bu Fransızlar bir enteresan yaa:)

Sıradaki durağımız Mećavnik; çılgın yönetmen Emir Kusturica’nın ‘Život je čudoyani ‘Hayat bir mucizedir’ filmi için inşaa ettirdiği köyümsü film seti. Tabii aynı zamanda turizme katkı sağlaması için; çünkü şu anda otel olarak kullanılıyor. Yönetmenlerin, sporcuların, yazarların vs. adlarını sokak levhalarında görüyoruz; Nikola Tesla, Ivo Andric, Ingmar Bergman, Federico Fellini, Che Guevara, Maradona… Çok şeker, şirin ayrıntılarla dekore edilmiş; içinde açık-kapalı havuzlar, çeşit çeşit kafeler bulunan minik bir köy…

D0164 (29)-FOW-Serbia

Emir Kusturica’nın köyünden çıktıktan sonra Mokra Gora’da kamp yapmak için yer ararken bize yardım elini uzatan bir amca çıkıyor karşımıza. Bungalov evlerini turistlere kiralayan bu amca, bize bahçesinde çadır kurmamız için izin veriyor. Sohbet esnasında bisikletlerimizi gören bir araba duruyor ve içinde 100 metre öteden görsem bile tanıyacağım Emir Kusturica! Ben ‘ay makine, fotoğraf, ölüyorum, Emir beni diskoya götür’ diyene kadar Emir Kusturica film setine doğru yoluna devam ediyor:/ Sohbet ettiğimiz amca heyecanımı görünce ‘Emir her gün buralarda. Yarın da görürsün kızım merak etme’ diye beni teselli ediyor. ‘Emir’ dedi koskoca yönetmene ya, askerlik arkadaşı zaar:)

Sırbistan’daki son günümüzde 70’lerde kapanan ve 1999’da restore edilerek tekrar açılan ‘Sargan 8’ olarak bilinen tren yolculuğuna çıktık. Tren, büyüleyici manzaralardan geçerken, hiç hissettirmeden yüzlerce metre yükseliyor. ‘8’ şeklindeki rotasını 3 saat içinde tamamladıktan sonra başlangıç istasyonuna dönüyor.

D0165 (37)-FOW-Serbia

Sırbistan, ben çocukken Bosnalıları kurtarmak için gönderilen Türk askerlerinin geride kalan eşlerinin gözyaşları demekti benim için, korku demekti, komşumuzun iyi haberlerini beklemek demekti. Sırbistan’da kaldığımız her gün, açılan her savaş konusunda komşumuzun ağlayarak eşinin bavulunu hazırladığı sahne geldi aklıma ve içten içe huzursuzdum. Ama 19 gün kaldığımız Sırbistan’da geçirdiğimiz her gün, tanıştığımız her insan, küçükken yerleşmiş ve üzerine hiç soruşturmadığım bu görüntünün silinmesini sağladı. Aksine şimdiye kadar pedalladığımız ülkeler arasında en çok sevdiğimiz, bizi en içten karşılayan, tanrı misafiri olarak görüp bağırlarına basan hiç unutmayacağımız güzel insanlarla tanıştığımız ülke oldu. Hepsine binlerce kez Hvala!

İtinayla domuz beslenir!

7. ülkemiz olan Sırbistan’a girerken ilk kez pasaportları kullandık. Bundan önce pedalladığımız ülkeler Schengen dahilinde olduğundan, sınır kapılarında kimse yoktu ve hiç durmadan basıp geçebiliyorduk. Balkanlara girmemizle birlikte pasaport kontrolüne de girdik.

Aylardır görmediğimiz sokak köpeklerini, Sırbistan’daki ilk kilometremizde görmeye başladık, sınırda sokak köpeklerine de Schengen vizesi soruluyor heralde:) Ama köpekler öyle Türkiye’deki gibi tek tip sokak köpeği değil; cins cins köpeklerle karşılaştık Sırbistan boyunca. Çok şükür öyle yaldır yaldır bisikletin arkasından koşanlarıyla karşılaşmadık. Şirince bir iki sürtünüp, yüz bulamayınca kendi yollarına gidiyorlardı.

D0146 (9)-FOW-Serbia

Sınırdan girene kadar kime Sırbistan’a gidiyoruz desek, ‘Orada Türkleri sevmiyorlar, bayrağını çıkar, çok tehlikeli’ cümleleriyle karşılaşmıştık. Arkadaş böyle lafları duyunca inat yapıyorum ya, bayrağı çıkaracağım varsa da çıkarmam şu saatten sonra. Zaten Sırbistan’daki ilk şehrimiz olan Sombor’da o sözlerin ne kadar boş olduğunu anladığımız olaylar yaşadık. Çeşmeden su doldururken bisikletiyle yanıma gelen amcayla dil sebebiyle yarım yamalak yaptığımız sohbetten sonra yanından ayrılırken Türkçe “Allah’a emanet” dedi. ‘Neyyyy?’ diye dönünce, “Müslüman arkadaşlarımdan öğrendim” diyerek sırıttı. Ay o lafı duyunca memleketi özlediğimi anladım yaaaa:(

Sonra Nico marketten alışveriş yaparken ben de bisikletlerin başında bekliyordum. O sırada yanıma bir adam geldi ve İngilizce konuşmaya başladı: “Kahve içtiğimiz yerin önünden bisikletlerinizle geçerken gördük. Şimdi öğle yemeği yemek için evimize geçiyoruz. Bize katılmak ister misiniz?” Hemen bir koşu benim beye sordum geldim ve gittik evlerine. Böylece Vladimir ve Vesna, gezimizin unutulmaz kahramanlarından oldular. Bu muhteşem ikilinin hayat felsefesi ‘Bizim yurt dışına çıkacak bütçemiz yok, o yüzden şehrimizden geçen turistleri evimizde ağırlayarak yurt dışına çıkmış kadar oluyoruz’. Mükemmel değil mi? Sırpların ana öğünü öğle yemeğiymiş, akşam ya minik şeyler atıştırıyorlar ya da hiç yemiyorlar. Yüzyıllarca Osmanlı toprağı olarak kalan Sırbistan’da 8000’den fazla Türkçe kelime kullanılıyor: hayde, pelivan (pehlivan), pilica (piliç) vs. Aynı şekilde biz de bir kaç kelime almışız Sırp dilinden; dobra, çete vs.

D0146 (12)-FOW-Serbia

Sırbistan’daki ikinci günümüzde de tatlı sürprizler yaşadık. Bir kasabanın içinden geçerken, kafeden gelen bir kahve daveti üzerine durduk. Charles adındaki bu değişik insan yıllarca Amerika’da kaçak yaşayıp sonra da sınır dışı edilince ülkesi Sırbistan’a dönmüş ve internet üzerinden sinema eleştirmenliği yapmaya başlamış. Ülkenin ekonomisi felaket olsa bile insanların bir kahve ısmarlayacak sıcaklığı kaybolmamış.

Charles’dan ayrıldıktan sonra Sibas köyünden geçerken yol kenarında meyve satan bir tezgahtan bir şeyler alıyoruz. Tezgahtar mükemmel İngilizcesiyle ‘ülkemize hoş geldiniz, bunlar bizden’ diyor. Sonradan sohbet sırasında öğreniyoruz ki üniversitenin ekonomi bölümünden mezun olmuş ama bölümüyle ilgili iş bulamadığı için bu işi yapmaya başlamış.

Daha sonraki günlerde öğle yemeği için durduğumuz benzin istasyonunun çimenliğinde yemeğimizi yemek için izin istediğimiz genç görevli bize birer bardak kola getiriyor.

Yolda bisikletlerimizi gören emekli polis amca bizi durdurup ilerideki kafede çaya davet ediyor. Hiç kimse karşı tarafın dilini bilmese de o çaylar, gülücükler eşliğinde içilip ne olur ne olmaz diye telefon numarası veriliyor. Ne kadar mükemmel insanlarsınız siz ya….

D0149-4-FOW-Serbia

Sırbistan’da bir süre bir çiftlikte çalıştık. ‘Bisiklet turu değil miydi bu ya? Çiftlikte çalışmak da nereden çıktı?’ dediğinizi duyar gibiyim. Ben en yakın arkadaşımın düğünü için Ankara’dayken, Nico da vaktini bu şekilde değerlendirmeyi tercih etti. Nasıl bir sistem bu? Adı ne? Helpx adında gönüllü çalışmaya dayanan, karşılıklı yardım amaçlı uluslararası bir sistem. Biz çiftlikte hayvanları besliyoruz, ahırları temizliyoruz, meyve sebze topluyoruz; çiftlik sahipleri de bize kalacak yer ve yemek veriyor. En basit haliyle böyle anlatılabilir ama dedim ya uluslararası bir sistem diye, hah işte o noktada devreye kültür alışverişi giriyor ki bizim için ‘yeme de yanında yat’ durumu. Tabii öyle çatkapı ‘biz geldik’ demiyorsun. İnternetten geleceğin zamanın uygun olup olmadığını öğreniyorsun, ev sahibinin senin profilini beğenmesi lazım vs.

Iva farm‘ adındaki bu çiftliğin sahipleri; Alman Vivien, kocası Hollandalı Baudin ve Sırbistan’daki bu çiftlikte doğan kızları Karla. Nico daha önce bu sistemle Kanada’da 4 ay farklı işlerde çalışmış. Benim içinse bir ilk olacaktı. Nico 1 hafta çalışırken, ben Ankara’ya gidip geldiğim için 3 gün çalıştım ve ne yalan söyleyeyim bana yetti de arttı bile:) Vivien, bizi kabul ederken uyarıda bulunmuştu; “Herkes buranın romantik bir yer olduğunu düşünüp geliyor. Ama değil!” Nico’nun şimdiye kadar tecrübe ettiği çiftlikler arasında en zor şartları olan burasıymış. Bu sebeple, çiftlikten ayrılırken azimli ve yılmadan çalışmamdan dolayı, beyimin tebriklerini kabul ettim:) Çalışma saatlerimiz sabah 7 – akşam 7 arasıydı. Sabah ilk iş koyunları ve keçileri otlatmaya çıkardık. Çok hızlı ve gürültücü olman lazım ki grup dağılmasın. Zaten koyunlardan en yaşlısı Sofia doyunca ahıra doğru kendiliğinden yöneliyor, diğerleri de onu takip ediyor. Koyunlarla keçileri doyurduktan sonra inek, boğa ve domuzları ahırlarında besledik. Bir çeşit samanı suyla karıştırıp yemek kaplarına boşaltıyorsun. İnekler ve boğalar çok şekil hayvanlar; yemek getirdiğini görünce istifini bozmuyor, sen arkanı dönünce ‘hıh aç da değildim ama getirmişsin madem, yiyeyim bari’ edasıyla salına salına yemek kabına doğru geliyor. Ay ama domuzlar öyle mi? Uzaktan elinde yemek leğeniyle geldiğini görünce deli dehşet bağırıp çitleri zorluyorlar, elimdeki kabı burunlarıyla dürtüyorlar. Ben de tırstığımdan yerdeki kaba değil de kafalarının üstüne döküveriyordum. Ay ne yapayım yesinler birbirlerinin kafalarının üstünden. Tabii o hızla döküp kaçmaya çalışırken üstüm başım yemek oluyor. Şöyle söyleyeyim; Türkiye’ye düğüne gittiğimde ablam saçımda domuz yemi buldu! Hayvanları sabah ve akşam olmak üzere günde 2 defa besliyorduk. O arada da meyve ve sebze topluyorduk, ahırları temizliyorduk, süt sağıyorduk, yeni ahırın inşaatında çalışıyorduk, ahırdan sürekli kaçan 8 domuz yavrusunu kovalıyorduk:) Bir gün biraz uzak bir tarladaki önceden biçilmiş ve kurumaya bırakılmış otları toplamaya gittik. Güvenliklerine çılgınca düşkün, kurallarından çıkmayan batı Avrupa’da o kadar vakit geçirdikten sonra bir Alman, bir Hollandalı ve 3 yaşındaki kızlarıyla traktörün tepesinde hoplaya zıplaya tarlaya gitmek ve otları yükledikten sonra daha da yüksekte, otların tepesinde tarladan dönmek biraz garipti haliyle:)

Çiftlikte gönüllü çalışan sadece biz değildik. 3 yıl önce Fransa’dan bisikletle dünya turuna çıkan Mattheu, Sırbistan’a varıp bu çiftlikle karşılaşınca dünya turunu bırakmış ve 3 yıldır burada gönüllü çalışıyormuş. 3 günlük bir eğitime gelen Sırp Iva, 5 aya uzatmış kalışını. Iva, bir süreliğine arkadaşı Vesna’yı da getirmiş. Daha önce burada çalışan, sonra ülkesi Avustralya’ya dönen James, şimdi Londra’ya giderken uğrayıp 1 hafta çalışmaya karar vermiş. Aynı masada Fransızca, İngilizce, Almanca, Sırpça ve Hollandaca konuşulan enteresan bir tecrübeydi bizimkisi.

D0160 (54)-FOW-Serbia

Su bufalosu neymiş? Bildiğin manda!

Büyük şehirlerde yer bulmak, şehir merkezine girmek, her şey ayrı bir dert olduğu için Budapeşte’ye gitmemeye karar verdik. Zaten Nico önceden görmüştü orayı, ben de ‘bir ara gelirim dedim’ ve böylece direksiyonu güneye yönelttik.

6. ülkemiz Macaristan çok düzdü; o kadar ki kaldığımız 9 gün boyunca ulaştığımız ortalama hız sayesinde, bundan önce pedalladığımız 130 günün ortalama hızını arttırdık.

Yolculuğumuza başlamak için yanlış yılı seçtiğimiz aşikar; bütün haberlerde ‘şimdiye kadar görülmüş en yağışlı yaz’ deniyor ve maalesef biz bu yağışın içinde yaşıyoruz:(

Macaristan’daki 3. günümüzde Avrupa’nın en büyük termal gölü olan Heviz‘e varıyoruz. Yazın 33, kışın en düşük 26 derece… Nilüferle dolu bir göl… Biletler saatlik, 3 saatlik, günlük olarak satılıyor. Baktık ki günlerdir duş almıyoruz ve muhtemelen de günlerce alamayacağız; ‘3 saatlik olan bizi ancak arındırır pisliğimizden’ dedik ve o bileti aldık:) Sıcacık suda kaslarım, kemiklerim yumuş yumuş oldu vallahi:)

D0139 (4)-Hungary

Bir sonraki durağımız, Kis-Balaton’daki 1962 yılından beri koruma altında olan su buffaloları parkı oldu. Çamur deryası içinde oynaşan ‘su bufalosu’ yani aslında Türkçe’de manda dediğimiz bu arkadaşlarla vakit geçirince ‘manda gibi yatmak’ deyişini özümsemiş oldum:)

Balaton gölü hakkında çok güzel şeyler duymuştuk ama maalesef ardı arkası kesilmeyen yağmur sebebiyle ne yüzebildik ne de yerel insanlarla karşılaşabildik; sadece boş boş sürdük göl kenarında ilerlediğimiz 2 gün boyunca. Bir de ana yola sokmamak için dönüp duran bisiklet yolu fıtık etti bizi:/ 100 metre ileride devam eden yolu görmemize rağmen oraya ulaşmak için 3 km dolandıran bisiklet yolundan vazgeçtik bir süre sonra.

Macaristan’daki 5. akşamımızda, kamp yapabileceğimiz bir yer sormak için elinde taze topladığı mantarların sepetiyle yürüyen yaşlı bir amcanın yanında durduk. Vücut diliyle 1 gece için çadır kurabileceğimiz yer aradığımızı söyledik. Canım amcam ya, göbeği çatladı bize anlata kadar; sepeti falan attı yere, bize el, kol, tüm vücut bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Bir süre sonra yanımızdan geçen 3 adam durup yardıma dahil oluyorlar. Meğer birisi yıllar önce burayı beğenip kalmış bir Almanmış, bir diğeri biraz Fransızca biliyormuş. Almanca, Fransızca, Macarca, İngilizce karışık bir muhabbetle yakınlardaki futbol sahasında kamp yapabileceğimizi öğrendik. Futbol sahaları 10 numara 5 yıldız kamp yeri yeminle; elektrik, su, tuvalet, her şey var:) Hatta bu seferkinde altında yemek yapıp, eşyalarımızı kurutabileceğimiz bir alan da vardı; durmadık hemen sebeplendik tabii ki:)

D0142 (6)-Hungary

Baktık Balaton gölünde hava açmıyor, ee haliyle Balaton gölü de bizi açmıyor; çevresini dolanmaktansa Tihany’den bota binip karşıya kestirmeden geçtik.

DCIM100GOPRO

Bir süredir bisikletimin arkasından gıcır gıcır bir ses geliyordu. Artık dayanılamaz hale gelince ‘bir bakalım’ dedik. Bagaj taşıyıcımın bisiklete bağlandığı noktadaki vida, taşıyıcı borunun içini oyarak genişletmiş ve vida deliğinin o kısmını işlevsiz hale gelmiş. Çok şükür içerideki delik uzun olduğu için daha uzun bir vida ile değiştirerek sorunu hallettik.

Macaristan’daki son günümüzde Mohaç’taydık. Buraya uğramasaydık, Macaristan’ı gezdik demezdim çünkü kültür alışverişi anlamında bir şey yaşamadık ama Mohaç bambaşkaydı. İlk önce yöresel yemeklerinden olan balık çorbasını tattık. Macaristan’ı boylu boyunca geçen Tuna nehrinden tutulan balıklarla yapılan bir çorba. Uff çok ağır bir tadı vardı.

D0145 (4)-Hungary

Mohaç’taki etnografya müzesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun buraları fethetmesiyle yaşanan değişikliklere odaklanmıştı. Osmanlı’nın geçtiği topraklardan gelen göçlerle yaşanan din, dil, ırk değişimlerini anlatan güzel bir müzeydi. Şubat – Mart aylarında Mohaç’ta yapılan Buso adında bir festival varmış. Festivalin hikayesi çok enteresan; Osmanlılar buraya geldiğinde, yerli halk evlerinden kaçıp Tuna nehri üstündeki bir bataklığa sığınır. Osmanlı’nın fethiyle, kaçanların evlerine Osmanlılar yerleştirilir. Bataklıkta sığınan yerel halk her gece ateş başında topraklarına nasıl tekrar kavuşacaklarını tartışırlar. Bir gün yaşlı bir adam ormandan çıkar ve der ki “Çok fırtınalı bir gecede bir savaşçı yanınıza gelip vaktin tamam olduğunu, evlerinize geri dönebileceğinizi söyleyecek. Ama o güne kadar elinizdeki malzemelerden maskeler, değişik kıyafetler yapın. Zamanı geldiğinde anlayacaksınız”. Bunu duyan insanlar ellerindeki tahtalardan, koyunların derisinden maskeler ve kıyafetler yapmaya başlarlar ama o fırtınalı gece öyle hemen gelmez. Yıllar geçer. Ateş başında o yaşlı adamı görenlerin torunlarının torunları olur ve bu efsane onlara aktarılır. Bir gün o fırtına gelmiştir, beraberinde savaşçıyla… Savaşçı beklenen işareti verince, yıllardır bekleyen insanlar hazırladıkları kıyafetlerini ve maskelerini giyip heyecanla evlerine doğru koşmaya başlarlar. Yıllardır orada huzurla yaşayan Osmanlılar, bilinmez karanlıktan çıkan bu yaratıkları görünce her şeyi geride bırakıp kaçarlar ve bu sayede zafer kazanılmış, eski sahipleri kaybettikleri evlerine tekrar kavuşmuş olurlar. Hikayenin doğruluk payı nedir bilemem ama festivalin yüzyıllardır kutlandığı bir geçek.

1526 Mohaç Meydan Muharebesi… Tarih derslerinde yıllarca gördüğümüz, dinlediğimiz, bir de üzerine dizisi çekilen dönemin önemli savaşlarından birinin yaşandığı Mohaç’da, tam da savaşın yaşandığı meydanda yapılan anıtı ziyaret ettik. Kanuni Sultan Süleyman’ın elinde Macarların kafalarıyla gösterildiği tahta bir heykeli olan anıtta ayrıca İbrahim Paşa’nın da heykeli vardı.

Macaristan’dan Sırbistan’a geçebilmek için Tuna nehrine kıyısı olan Mohaç’tan feribota bindik. Bir süredir Budepeşte’den buraya gelen Eurovelo bisiklet rotasının yakınlarında pedallıyorduk ama inatla o rotaya girmek istemedik. Birçok nedeni vardı bu tercihimizin; Tuna boyunca giden rota kasabalardan pek geçmiyor, nehir akıntısını takip ettiği için dolandıkça dolanıyor, sıcaklık yüzünden delice sivrisinek kaynıyor, ayrıca sürekli aynı şey; düz yol, nehir, ağaç. Başka da bir şey yok. Bütün bu sebeplerden dolayı tercih ettiğimiz yan yollar kesinlikler bizi çok tatmin etti. Buralardan bisikletiyle geçmeyi planlayan varsa benden tavsiye:)

DCIM100GOPRO

Macaristan’a veda ediyoruz. Bekle bizi Sırbistan….