İsfahan; Tavallod mübarek

Vize başvurularımızın bir kısmını yapıp 1 hafta sonraya teslim alma randevusu alınca boş durmayıp İsfahan’a gidelim dedik ama fazla vaktimiz olmadığı için otobüsle. İsfahan’a giden otobüsler, Tahran’ın Arjantin terminalinden kalkıyor. İran’da VIP ve normal olmak üzere 2 farklı otobüs var. Turist olduğumuzu görünce ‘normal yok, siz VIP ile gidin’ diyorlar direk olarak. VIP 275000, Normal 170000 riyal… VIP’yi 250’ye indirttik. Elimizde biletlerle beklerken muavinler bizi hangi otobüse yerleştireceklerine karar vermeyip birden tekme tokat birbirine girdiler. Bizim biletler ellerinde paramparça oldu tabii haliyle. Uçuşan tekmelerin arasından yerdeki minnak bilet parçasını kaptım kaçtım. Bilet alırken bize çeviri yaparak yardım eden 2 tane kadın, elimde yırtık bilet parçasıyla kavga edenlere bön bön baktığımı görünce tekrar yardıma koşup biletlerimizi yenilettiler. Sonra da kavga hala devam ederken kendi otobüslerine bindirdiler. Otobüs Tebriz’den Tahran’a geldiğimizle aynı konforda, ama o VIP değildi. Sadece birkaç bisküvi verdiler. Yani 2 tane bisküviye 100000 riyal fazladan bayılmış olduk. Ama bisküviler nasıl bir kutuda geldi? Üzerinde ‘seyrüsefer’ yazan bir kutuda… Anaaaam tutmayın beni, beyin bedava, hemen 90lar repertuarımdan indirdim Sertab’ın ‘Seyrüsefer’ şarkısını, başladım söylemeye: ‘Ben aşksız neyleyim herkesteki bedeni? Ben dururum tende, can seyrüseferde’… Söyledim de söyledim, ta ki bizimkiler İran’da sokakta şarkı söylemenin yasak olduğunu hatırlatana kadar, uppss!

D0409 (1)-FOW-Iran

İsfahan’a sabah 6 gibi vardık. Couchsurfing’den kalacak yer ararken Mahdi adında birisi ağırlayamayacağını fakat gezdirebileceğini söylemişti. Kendisi aslında mimar ve tarihe meraklı fakat şu anda bir atış kulübü var ve onunla ilgileniyor. Sabahın o vaktinde çıkmış terminale gelmiş, termosta sıcak su ve çay-kahve getirmiş. Kahveleri içtikten sonra belediye otobüsüne binerek Zayandeh nehri kenarına gittik ve Safavi Kralı tarafından 1650 yılında yaptırılan Khaju ve Allahverdi Han tarafından 1599 yılında yaptırılan Si-o-Seh (33 gözlü) köprülerini gördük. Tekrar belediye otobüsüne atlayıp şehir merkezine gittik. İner inmez daldığımız ara sokaklardaki bakır boyama ustaları bizi fazlasıyla etkilemişken bir kemerin altında geçip tamamen farklı bir dünya olan ve UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndeki kelimelerle anlatamayacağım Nakş-ı Cihan Meydanı’nda bulduk kendimizi.

Mahdi’yi bir ara gözden kaybetmiştik; meğer bir markete gidip kahvaltılık almış. Meydandaki bir ağacın altına oturup yanında getirdiği tabaklarda bize kahvaltı hazırladı. Her şeyi düşünmüş adam ya, bu kadar misafirperverlik beklemiyorduk. Kahvaltının ardından Ali Kapı Sarayı’na girdik. Girişte Tahran’da tanıştığımız arkeolog Kimiya’nın verdiği 5 kişilik davetli biletlerini kullanmak istedik ama kapıdaki görevli biletlerin ne olduğunu anlamadı ama Kimiya’yı arayıp durumu anlattık ve bütün meydanın müdürünü aradı. Artık Kimiya ne dediyse, Müdür bu görüşmeden sonra kapıya kadar çıkıp özür diledi bizden ve elimizdeki ücretsiz giriş biletlerini kullanmadan meydandaki bütün eserleri gezmemiz için girişlere emir verdi. Biletlerimizi Shiraz ve Kashan’a saklayabileceğiz, yuppiiii…

Ali Kapı Sarayı, 1600’lerin başında Osmanlıları topraklarından çıkaran (tarih derslerinden biliyoruz yani bu amcayı) Safevi Şahı I. Abbas’a ev olarak inşa edilmiş. Sonrasında meydanın diğer kenarında bulunan 1611’de yapılmış Şah Cami ve sarayın karşısında bulunan, 1618 yılında sarayın kadınları için yapılmış ve saraydan alt geçitle bağlanan Şeyh Lütfullah Cami’ye gittik. Mahdi’den ayrıldıktan sonra, gece yolculuğunda uyuyamamanın ve ardından bütün gün ayakta durmanın acısını meydanın çimlerine uzanarak çıkardık. Meydanı çevreleyen kemerlerin altındaki kapalı çarşıyı ertesi güne bıraktık ve bizi ağırlayacak olan Soroush’la buluşmaya gittik.

Soroush tamamen başka bir anı, geç bulunmuş ve hiç kaybedilmemesi gereken bir dost; ailesi ise 2. ailem, en güzel hikâyem! Kendisi 8 yıldır Malezya’da okuyor ve çalışıyor. İran’a 3 aylığına ailesine ziyarete gelmiş. Daha fazla kalamıyor askere gitmek zorunda kalacağı için. Yakında Malezya’daki macerasını bir bisiklet turuyla sonlandırıp ardından Avusturya’ya okumaya gidecek. İlk gece birkaç gün önce çölde kamp yapmaya gittikleri için çok geç gelen (aileye gel) annesi Betül (Beti) ve babası Ali ile tanışamadık. Evleri, içinde havuz bulunan minik bir saray yavrusu…

İsfahan’daki 2. günümüze Beti’nin mükemmel kahvaltısıyla başladık. Aslında planda yoktu ve yolda giderken bir şeyler alırız diye düşündüğümüz için Mahdi’yle buluşmamıza 20 dakika geç kaldık. Hatalıyız ama karşımızda ‘Nerede kaldınız?’ dercesine saatini gösterip ‘nıtç nıtç’ yapan birini görünce ‘Zorla mı çağırdık?’ demeden edemiyor insan. Gerçi dünden de doluyuz biraz; iyi bir insan Mahdi ama nerede duracağını bilmiyor. Asker gibiydik dün; ‘Emret komutanım!’ Ne zaman yemek yiyeceğiz, ne zaman mola vereceğiz (ki hiç vermedik) her şey onun kontrolündeydi. ‘Ay amma söylendin! Madem o kadar söylenecektin, 2. gün neden buluştun?’ derler adama! Ay ne bileyim; özündeki iyilik sebebiyle insan gıkını çıkaramıyor sanırım; katlanıyorsun karşıdakinin kalbini kırmamak için. Neyse bu kıymet bilmez modumuzdan çıkıp bizi götürdüğü Cuma Cami’nin ihtişamıyla unuttuk her şeyi. İnşaatı 770’lerde başlayan camiye, Nizam-ül Mülk’ün (1086)  bile katkısı olmuş. Nizam-ül Mülk ya, bizim Nizam-ül; tarih derslerinde duyup da sınavda bir türlü doğru yazamadığımız isme sahip ünlü vezir. Bu camide de biletlerimizi kabul etmek istemediler. Kimiya’yı araması için Mahdi’den rica ettik ama soyadını söyleyemediğimiz için aramak istemedi başta!? Soyadını bilmediğin bir kadını aramak ayıpmış, tövbe tövbe… Turistlerin İranlı’ların, İranlı’ların turistlerin fotoğrafını çektiği bu kalabalık yerden sonra öğle yemeği için ‘beryani’ yemeye gittik. Bizdeki büryan ile ilgisi yok, lavaş-pide karışımı bir ekmeğin içine kuzu etinden yapılmış hamburger köftesi kılıklı bir köfte ve ciğer ezmesi konularak servis ediliyor. Ayrıca masaya nane ve ekşimsi bir tadı olan ottan koyuyorlar. Üzerine de tatlı olarak bir manavda tesadüfen gördüğümüz bir çeşit kavundan yedik.

Yemekten sonra Mahdi’nin ‘sizi çok etkileyici bir yere götüreceğim’ gazıyla heyecanlanıp kendimizi İran-Irak savaşı şehitleri mezarlığında bulduk! Bilumum akrabalarının mezarlarına gidip dua etmesini bekledik. Charlotte da mimar olduğu için, Mahdi’nin aşırı mimari açıklamalarına ve aşırı davranışlarına en sabırlımız oydu ama biz dayanamayıp sabah kursu olduğu için bize katılamayan Soroush’u aradık. İlk sorusu ‘Orada ne işiniz var be?’ oldu haliyle. Sonra hemen hangi otobüse binip, nereye gitmemiz gerektiğini ve orada buluşacağımızı söyledi. Mahdi’nin duaları bittikten sonra kontrolü elimize alıp onu da ikna ettik ve Soroush’un söylediği güvercin kulesine gittik. Kapalıymış ama çimenliğinde uzanıp dinlendik biraz. Kontrolü kaybeden Mahdi’nin canı sıkıldı ve vedalaşıp ayrıldık. Şöyle bir baktım yazdıklarıma, pek de kıymet bilmez bir tutum takınmışım ama her ayrıntıyı buraya yazamıyorum. İşte küçük ayrıntılar baydı bizi. Ama yine de minnet borçluyuz kendisine, o olmasaydı birçok tecrübeden mahrum kalacaktık. Vedamızı ettikten sonra meydana dönüp, dondurmaları alıp uzandık çimlere… Dinlenip eve döndüğümüzde yine eğlenmeye giden Beti ve Ali’nin bizim için yapıp bıraktığı ‘kookoo sabzi’ yemeğine gömüldük. Buradan Türk aşçılara, anneme, tüm annelere sesleniyorum; lütfen kookoo sabzi yapmayı öğrenin ya… Nasıl güzel bir şeysin sen öyle? Garip garip yeşilliklerin yumurtayla kızartılmasından yapılıyor ama detaylarını öğrenemedim maalesef.

Ertesi sabah Soroush’un yakında kuaför açacak olan ablası Najme’ye kendimi teslim ettim ve pişman olacağımı bile bile bir bisikletçinin asla olmaması gereken uzun saçlara elveda dedim, pühühüh… Ardından Soroush ve yeğeni Kamyar ile önce Vank Katedrali’ni, sonra da Farsi’lerin tarih boyu yaptığı savaşları anlatan resimlerin duvarlarına yapıldığı Çehel Sütun Sarayı’nı (40  sütun) gezdik. Vank katedralinde ücretsiz biletlerimiz geçmedi. O yüzden İranlı’nın 1 tane aldığı biletten 5 tane alıp içeri girdik.

Akşama da her zamanki gibi dışarıda olan ailesine katıldık; bir arkadaşlarının yazlık evinde mangal partisi. Oraya giderken Soroush’un yengesi Melodi’nin kullandığı arabadaydık. İranlı bayanlar arabaları çok çılgın kullanıyor. Nedenini sorduğumda hiç beklemediğim bir cevapla karşılaştım: ‘Özgür olabildiğim tek yer arabam!’

Ev koca koca duvarların arkasına saklanmış. Bahçe kapısı açılana kadar hiçbir şey anlaşılmıyor; açıldığında ise kocaman eriklerle kayısılarla dolu dev ağaçların olduğu bir cennete giriyorsunuz. Paralel evren sanki; çoğu kadının başörtüsü takmadığı, bazılarının kısa kollu bluz giydiği başka bir dünya… Ev sahibinin kebap dükkânı varmış, ee haliyle döktürmüş de döktürmüş amcam. Kebaplar pişerken, meyve, kuruyemiş, şekerlemeler ve en mühimi ev yapımı bira geldi. Kebaplar ve pilav 15 dakika içinde tükendi. Ardından çocuklar sırayla şarkı söyleyip hünerlerini gösterdi. Ardından da başka bir teyze… Çok içli söyledi teyzem, ne dedi anlamadım ama içli olduğu belliydi. Sonra birden elektrikler gitti ve birisi evin içinden süslü bir tepsinin içinde mum getirdi. Sonra hep beraber başka bir şarkı söylemeye başladılar. Meğer saat 12’yi geçmiş, benim 30. doğum günüm olmuş ve o şarkı da doğum günü şarkısıymış: ‘Tavallod, Tavallod, Tavallodet mübarek’… Beti hazırlamış tepsiyi… Ne deyim ki ben şimdi? Ne yazsam anlamsız… Ailemden, arkadaşlarımdan binlerce kilometre uzakta bana bu duygu selini yaşatan kocamaaan yürekli insanlar… Onların detaylı fotoğraflarını koymak, güzel yüzlerini sizlerle paylaşmak isterdim ama maalesef fotoğraflarda başları açık olduğundan kabalık etmek istemedim.

Ertesi güne, Nico’nun uzun zamandır ailemizle ve arkadaşlarımızla uğraştığı doğum günü videosuyla başladım ve tabi ki hasret dolu gözyaşlarıyla devam ettim… Üzerine de Eric’in çikolatalı, Nico’nun muzlu keki ve Saffari ailesinin gülen yüzünü aldım hediye olarak.

D0412 (15)-FOW-Iran

İsfahan’a ve bu güzel insanlar veda etme vaktidir artık…

Bir bisikletçinin İran sofrası ile imtihanı

Marand – Tebriz arası kuru meyveciler, pestilciler, piknikçiler arasından ilerledik. Eric’in pestilleri kaç gündür bayrak sanmasına ne demeli bilemiyorum:) Bir ara garip bir bitki satıldığını gördük. Yola dizilmiş onlarca satıcı. ‘Ne ola ki acaba bu?’ diyerek durduğumuzda fotoğrafımızı çekmek için gelen bir aile, bir demet hediye etti. Üstü brokoli görünümlü, uzun saplı bir bitki. Üstünü kesip, sapın kabuğunu soyup yiyorsun. Hiçbirimiz sevmedik, ekşimsi bir tadı vardı. Azerice’de ‘uşkun’, Farsça’da ‘rivas’ deniyormuş.

D0400 (2)-FOW-Iran

Öğle yemeği için durduğumuz yerde başka bir piknikçi aile vardı. Kızları hemen yanımıza gelip fotoğraf çektiler, sonradan da yemek getirdiler. Biz de kuşkunlarımızı verdik:) Önümüzde İran’dan olmadığı bariz olan bir kamyon durunca Nico koşup plakasına baktı. Tabii ki Fransa! Başka neresi olacaktı? Nerde böyle garip garip araçlar var, hepsi Fransa’dan! 5 çocuklu Seban ailesi, çocuklarından 2 tanesiyle 3 ay önce Fransa’dan yola çıkmışlar 5 yıllığına. İnşaat mühendisi babanın eski itfaiye kamyonetinden karavana dönüştürdüğü araçlarıyla ulaşmayı planladıkları ülke şimdilik Moğolistan…

D0398 (13)-FOW-Iran

Kandil sebebiyle 3 günlük tatilden dönenlerin oluşturduğu çılgın trafikte Tebriz’e vardık ve doğruca Hossein abinin evine gittik. Mahtab ve annesi Rana teyzenin hazırladığı mükellef sofra sonrası temizlendik ve Mahtab saçlarımızı evde açabileceğimizi, Hossein abiden çekinmemize gerek olmadığını söyledi. Hoppaaaa saçlara özgürlük….

D0398 (18)-FOW-Iran

Tebriz’de 3 gece kaldık. Bisikleti onarma ve şehri gezmekle geçti günlerimiz. Mavi cami, belediye binası ve saat kulesi, Alişah camisi (Erk-e Alişah), El Gölü, Tebriz kapalı çarşısını gezdirdi Hossein, Mahtab ve Aref bize. Aref çok güzel İngilizce konuştuğu için tur rehberimiz oydu. Annesi, bizimle gezmesi için bir gün okuldan kaytarmasına bile izin verdi.

 

Tebriz’deki son gecemizde Mahtab’ın annesi Rana’nın evine davetliydik. Salonları bizim ev kadar. İran evlerinin çoğu aşırı lüks mobilyalarla döşenmiş. Koltuklar duvar kenarları boyunca dizili ve bizdekinin aksine orta kısımda sehpa falan yok. Yine harikalar yaratmışlardı sofrada. Genelde konsept aynı; çorba, pilav, salata ve bazen de adana görünümlü kebap… Sonunda da bir yerlerden buldukları Türk kahvesini pişirerek zirvede kapanış yaptık:)

D0400 (85)-FOW-Iran

Ertesi gün, Tahran’a otobüsle gitmek için terminale gittik. Gönül isterdi ki kuzeyden, Hazar Denizi’nin kıyısından pedallayıp Tahran’a varalım fakat sıradaki ülkelerimizin vize işlemleri uzun süreceği için ve Nico’nun o kadar vizesi olmadığı için maalesef otobüse binmek zorunda kaldık. Kişi başı 280000, bisikletimiz için bisiklet başına 100000 riyal verdiğimiz otobüs 40 dakika gecikmeli kalktı. Bilet fiyatını ve bisiklet için alınan rüşveti Hossein abi indirtti sağ olsun. Tek başımıza olsaydık 2 katı olacaktı. Zencan’da 30 dakika mola verdik ve Tahran’da Azadi terminalinde indik. Tahran’da 30 tane terminal olduğundan ve hangi şehre gideceğine göre terminal de değiştiğinden yazıyorum bu detayları.

Terminalden ayrılıp interneti olan bir kafe bulana kadar ki sürüşümüz dillere destandı. Daha önce bu kadar çılgın bir trafikte sürmedik. Türk bayrağını gören araba, motosiklet ne varsa yavaşlayıp ‘Türk müsün?’ diye soruyorlardı. Arkadaş Türk olmasam niye takayım bayrağı ya? Arabalar, her boşluktan fırtan motorsikletler kadar tehlikeli değildi. İnternetli bir kafe bulur bulmaz, ucuz otelleri araştırdık ve karar verdiğimiz oteli ararken bizi gören bir çiftle sohbete daldık. Ermeni bu çift bizi hemen evlerine davet etti ama evleri elçiliklerden uzakta olduğu için maalesef reddetmek zorunda kaldık. O yüzden hemen oradaki sandviççi de akşam yemeğine davet ettiler. Kadın çok güzel İngilizce konuşuyordu. Tahran’ın Ermeni mahallesinde yaşıyorlarmış. Ermenilerin evde alkol yapıp içmeleri serbestmiş ama tabi ki evde yapılan o alkol o evde kalmayıp el altından tüm İran’a dağıtılıyormuş. Bu Ermeni çiftten ayrıldıktan sonra Markazi otele yerleştik. 3 kişilik oda için 55 $ ödedik toplamda ve yere dördüncümüz için yatak açtılar. Bu otelde 2 gece kaldıktan sonra Couchsurfing’den bulduğumuz Mahdi ve Zahra’nın evine geçtik. Arkadaşlarını davet ettikleri muhteşem bir ziyafet vardı. Arkadaş, bisikletçiye yapılır mı bu ya? Makarna yemekten mide olmuş kocaman. Bir yandan ‘aman öküzlük yapma, sakin ol, yavaş ye’ diyen iç ses; bi yandan ölümüne dalacağın yemekler… Offff of…

Bu ziyafette arkeolog Kimiya ile tanıştık. Kimiya İran’daki çoğu müze ve arkeolojik alana ücretsiz girmemizi sağlayacak olan biletleri verecekti. Bu ülke hiç öyle televizyondan gördüğümüz gibi değil! Mesela bu akşam akrabalık derecesi olmayan bir sürü kadın ve erkek aynı evde toplandı, kadınlar eve girer girmez başörtülerini ve hicaplarını vs. çıkardılar ve saat 2’ye kadar sohbet muhabbet eğlenildi.

D0403 (6)-FOW-Iran

Ertesi gün Mahdi ve Zahra’nın arkadaşlarıyla Tahran’a arabayla birkaç saat uzaklıktaki 3000 m yükseklikte bulunan Lar gölüne pikniğe gittik. Yolun kendisi, piknikten daha maceralıydı çünkü yer yer dere geçen taşlı delikli bir yoldu ve birkaç kez arabadan inip iterek saatler sonra vardık göle. Ben vazgeçerler diye düşünmüştüm ama İranlıları piknik söz konusu olduğunda hiçbir zorluk yıldıramıyor. O piknik yapılacak! Yolda birçok kadın – erkek dağ bisikletçisiyle karşılaştık. Kadınlar taytlarının üstüne popo kapatıcı mini bir etek çekmiş ve gayet şık olmuşlardı. Göle varır varmaz, bayanlar 3 farklı sosta hazırlanmış rengârenk tavukları dizdi şişlere, erkekler de asli görevleri olan mangalı yakmaya koyuldular. Yandaki piknikçilerin şişme botlarını ödünç aldık gölde tur yapmak için. İran’da Perşembe ve Cuma günleri tatil ve bugünlerde Tahran boşalıyor. Herkes doğaya akıyor. Bu sebeple piknik dönüşü Cuma akşamı trafiğine denk geldiği için 5 saatte döndük ama eve gitmedik! Neden? Çünkü bu insanlar yorulmak nedir bilmiyor ve tam gaz eğlenceye devam ediyorlar. Pikniğe gittiğimiz 3 araba olarak Mahdi’nin kız kardeşinin evine gittik saat 11’de akşam yemeği için! Âlemci adamlar ya… Baskıya rağmen bizden iyi eğleniyorlar.

Mahdi ve Zahra bizi toplamda 5 gece ağırladılar. Vizeler yüzünden Tahran’da birkaç gün daha kalmamız gerekiyor ama onlarda yeterince kaldığımız için başkasına taşınma vakti geldi artık. Fransız okulu müdürü Sebastien ve karısı Nathalie, Tahran’da kaldığımız tüm süreç boyunca bizi ağırlayacaktı. Fransız okulunda 10 yaşındaki öğrencilere sunum yaptık. Daha doğrusu Nico, Charlotte ve Eric yaptı:) Öğrencilerin arasında 3 tane Türk vardı. Bana ne oluyorsa? Sanki hiç Türk görmedim. Ama yaban ellerde öyle oluyor işte, memleketten birini görünce bağrına basasın geliyor, napıcan, hasretlik işte…

Tahran’daki 8 günlük maceramızdan sonra bekle bizi İsfahan, geliyoruz!

Warmshowers kralı Akbar

Önceki gün yaşadığımız kötü olaydan sonra kaldığımız yeri bir an önce terk etmek ve bir daha polis ya da asker ile karşılaşmamak için erkenden kalktık. Yeterince erken kalkamamışız ama! Çünkü bisikletleri yüklerken karşı evden çıkan elemanın ilk önce ‘evli misiniz?’, ‘evet’ cevabı aldıktan sonra da ‘Allah katında da evli misiniz?’ sorusuna maruz kaldık. Sana ne? Sa-na-ne? ‘Evli misiniz?’ yeterince onu ilgilendirmeyen bir soru iken bir de Allah’ı karıştırıyor yaw, gel de sinirlenme, tövbe tövbe… Yaw bir ‘merhaba’ de, ‘günaydın’ de; sonra sor bari sorunu! Dili anlamak güzel olduğu kadar sorumluluk isteyen de bir durum! Dördümüzün sözcüsü / tercümanı oluverdim İran sınırına girdiğimizden beri.

Charlotte zehirlendiği için bugün de halsiz. Baya yavaş ilerliyoruz. Hala Nahcivan sınırına paralel ilerlediğimiz ve arada askeri araçlar geçtiği için fotoğraf çekmeye de tırsıyoruz. Öğlene doğru yağmur altında Julba’ya vardık. Bu şehir ‘free zone’ yani vergiden muaf. Bu sebeple Türk yatırımcıların çok ilgisini çekmiş. Ee haliyle memleketimden ürünlerle hasret giderdim. Manavdan alışveriş yaparken Türk olduğumu anlayan bir adam sohbete başladı. Restoranında bir Türk çalışıyormuş ve Türkleri çok seviyormuş. Bütün alışverişimi ödedi ve üzerine birkaç tane de elma aldı. Sabahki sorularıyla sınır tanımayan elemandan sonra böyle bir güleryüzle karşılaşınca İran’ı sevmeye başlıyoruz haliyle:) Charlotte daha fazla gidemeyeceği için şehrin girişinde gördüğümüz parka kamp atmaya karar verdik. Tuvaleti de var; doya doya kullansın Charlotte, yazık. Parka vardığımızda herkesin çadırlarını çardak altlarına kurduğunu görünce birine ‘acaba toprağa çadır kurmak yasak mı?’ diye sorduk. Sorun olmadığını söyleyip mangallarından tavuk ve bir tabak çekirdek verdiler. Hah işte bu, Charlotte’un çekirdek ile imtihanını atlatıp bundan sonra aylarca gördüğü her yerde çekirdek almasına sebep olacaktı:)

D0396 (11)-FOW-Iran

Sabah Charlotte hala kötüydü ama yine de yola çıkmak istedi. Parkın çıkışında İranlı bisikletçi Hossein abi ile karşılaştık. Anlaşmak biraz zor oldu ama karısı Mahtab’ı arayıp onunla konuşturdu beni. Hürrem Sultan izleye izleye Türkçe’nin dibine vurmuş kendisi, konuşmuyor şakıyor resmen. Bizi Tebriz’deki evlerine davet ettiler. Hossein abi de 1 haftalık turdan dönüyormuş, o yüzden beraber pedallamaya başladık. Kısa bir süre sonra Charlotte artık dayanamadı ve Hossein abi onlar için bir araba durdurdu. Durumu anlatıp Marand’da kalacağımız yerin adresini verdi ve birkaç saatliğine vedalaştık.

İran’da yanından geçip de korna çalmayan araba yok. Biz çok da hoşnut değiliz bu gürültüden ama bir ara Hossein abi ‘ne kadar derdim tasam varsa, şu arabalar selam verince hepsi geçip gidiyor’ deyince aslında ne kadar da yanlış yorumladığımı anladım. Tek bir cümle ama sana neleri hatırlatıyor, sana kendini gösteriyor, yüzleştiriyor kendinle. Böyle anlar yaşamak için yollardayım işte ve şu ülkeye girdiğimizden beri burnumuz boktan çıkmamış olsa da bu ders veren tek cümle yetiyor hepsini unutturmaya.

D0397 (2)-FOW-Iran

Yolda devam ederken 8 ay önce Bangkok’tan başlayan Alman bisikletçi çift Anna ve Yan ile karşılaştık. İran’ın güneyinden geliyorlarmış. Türkiye’ye geçeceklermiş. Bisikletçileri görmeye başladık artık yavaş yavaş. Buradan sonra Çin’e kadar rotalar hemen hemen aynı olacak ve bir sürü bisikletçi ile tanışabileceğiz.

D0397 (4)-FOW-Iran

Akşama doğru Marand’a vardığımızda doğruca Akbar Naghdi’nin marketini bulduk. Kimdir bu Akbar? Marand’dan geçip de onun tarafından ağırlanmamış bisikletçi duymadım. Tırcı arkadaşları Marand’a yaklaşan bisikletçi görürse hemen onu arıyor ve Akbar da yola çıkıp karşılıyor. Hatta bazen İran’a girmeden o sizi internetten buluyor, bizde de olduğu gibi. Biz Türkiye’deyken nereden bulduysa facebook hesabımıza mesaj atmış ve Marand’a davet etmişti. Aylar önceden ayarlanan bu buluşmayı sonunda gerçekleştirdik. Charlotte ve Eric’in hastaneden dönmesini beklerken bize bisikletçilerle çektirdiği fotoğraflardan oluşturduğu albümünü gösterdi. Fransız bisikletçiler çok olduğu için onlara özgü bir albüm var. Birkaç Türk de geçmiş: Olcay Güzel, Oğuz Tan, Öznur Aras Ekici (çocuğu ve kocasıyla) ve tanımadığım bir bey… Biz 562. Ve 563. konuklarıyız. Charlotte hastanede almış serumu, taş gibi döndü maşallah. Gerçi bu sefer de Eric’in rengi bi sararmıştı 70 $’ı hastaneye bayılınca:) Lokal insanlar için çok ucuz olan hastane, yabancılardan 10 kat daha fazla alıyor; müzeler de aynı maalesef. Hossein abi’nin bugünkü amacı Tebriz’e varmaktı ama bizimle uğraşmaktan baya vakit kaybettiği için buradan bir araç tutup gitmek zorunda kaldı. Ertesi gün buluşmak üzere vedalaştıktan sonra Akbar’ın arkadaşının oteline yerleştik herhangi bir ücret ödemeden. Pasaportlarımızı alıp yaptırmamız gereken kaydı yaptırdı. Sonra da bizi başka bir arkadaşının restoranına yemeğe götürdü arabasıyla. Bütün bunlar için cebinden mi harcama yapıyor yoksa arkadaşlarıyla ilişkisini mi kullanıyor anlamadık ama ne şeklide olursa olsun yaptığı bu iyilikleri unutmayacağız.

Sabah Akbar’ın marketindeki İran’da sürekli karşılaşacağımız havuç reçelli mükellef kahvaltıdan sonra marketinden eksiklerimizi giderdik, bir nevi teşekkür… Makarnaya koymak için kuru soya (kurutulmuş kıyma görünümlü) almamızı önerdi. Daha önce ağırladığı birkaç bisikletçiden öğrenmiş; baya tat veriyormuş. Aldık bakalım, deneyeceğiz. Sonrasında da bizzat bisikletiyle önderlik edip bizi şehir merkezinden çıkardı. Hoşça kal warmshowers kralı Akbar…

D0398 (5)-FOW-Iran

 

 

İran polisi ile sıcak temasımız

İran… Birçok insanın defalarca gitme, çok tehlikeli diye uyardığı ülke…

Ermenistan sınır kontrolü binasının içinde İran’da zorunluluk olan popomuzu örten tunikleri ve saçımızı örten bufflarımızı giyindik. Başörtüsüne benzeyen bir fularım da vardı fakat bisiklet sürerken onu giyersem bunaltıdan kendimden geçeceğimi bildiğim için ihtimal olarak bile değerlendirmedim.

Ermenistan – İran sınırı arasını bir nehir oluşturuyor ve sınıra köprüden geçerek giriyoruz. İran’ın batısı Tebriz de dâhil olmak üzere çoğunlukla Azerilerden oluşuyor, sınırdaki askerler de Azeri olduğundan kolayca anlaştık. Bizimkilerde vize olup da ben de göremeyince ‘ne iş?’ diye sordular. Bir an tereddüt ettim ‘vize vardı da ben mi bilmiyorum’ diye. Sonradan anladım ki Türkiye’den fazla gelen olmadığı için süreci bilmiyorlar. Aslında baya Türk tır şoförü geçiyor, hatta sınırda muhabbet ettim bazılarıyla ama Ermenistan’a gidiyor oldukları için araçları Türkiye’ye kayıtlı değil. Pasaportları da Orta Asya ülkelerinin birinden…. Arkadaş ne Ermenistan’mış yaw bu kadar önlem aldıracak… Bizimkileri ayrı ayrı odaya çekip sorular sordular. ‘Evli misiniz? Nerede oturuyorsunuz? İran’a niye geldiniz?’ gibi sorular. Eric ve Charlotte evli değil ama Eric sorgulamada ‘evliyiz’ demiş. Charlotte ise ‘değiliz’ demiş. Kimsenin de umurunda olmadı. Bu arada beyleri yalnız sorguladı fakat Charlotte’u sorgularken Eric’i de çağırdı polis. Hatta beylerin parmak izlerini elinden tutup yaptıran polis, Charlotte’a uzaktan göstermekle yetinmiş. Türkiye’de de var böyle durumlar ama ben hiç karşılaşmadım. O yüzden benim için farklı sayılabilecek bir maceraya pedallıyor olmak beni çok heyecanlandırıyor. Bu arada x-ray cihazı vardı ama muhtemelen mesai bitiyor olduğundan sokmadılar çantaları. Ayrıca sınır kapısının Perşembe ve Cuma günleri kapalı olduğuna dair uyarı levhaları vardı. Şimdiye kadar böyle bir şeyle karşılaşmadık ama Orta Asya’da bisikletçilerin en çok hata yaptığı konulardan biri bu! Kapanış saatlerini bilmedikleri için ertesi güne kadar ya da hafta sonuna denk geldiyse 2 gün ya da resmi tatile geldiyse 5 gün bekleyenleri okuduk! Gerçi burada da 5’e kadar açık diyor ama 5’i 20 geçiyor olmasına rağmen hala bizim işlemlerimizi yapıyorlardı.

İran’da para çekmek imkânsız olduğu için Ermenistan’da dolarları hazırlamıştık. Ama 2 aylık parayı yanında taşımak risk. O yüzden Ermenistan’dayken paraları bölüp değişik çantalara dağıtmıştık. Ortlieb çanta kullanıyoruz. Çantanın içindeki file kısmının arkasında gizli bir cep var; oralara bölüştürdük paraları. X-ray’de görünür ama sıradan bir hırsız için gayet iddialı bir önlem! Eric hepimizi aşarak selesini çıkarıp oradaki delikten iple gövdenin içine sarkıttı parayı. İp kopsa yandı, bisikletin değeri iki katına çıkacak:)

Sınır çıkışında Ermenistan dramlarını riyale çevirttik. 1 dram = 69 riyal. Milyoner olduk deyim, siz oradan hesabı yapın 🙂

Pedallamaya başlar başlamaz minik minik %10’luk eğimler bizi bekliyordu. İn çık in çık sevmiyorum ya… Ya hep çık ya da hep in de ne vites kullanacağımızı ya da ne giyeceğimizi bilelim arkadaş! Karşı taraf Nahcivan… Nehrin öteki tarafındaki kamuflajların arkasında kıpraşan asker kafalarını görüyoruz. Tabii sıkıysa kamerayı çıkar da fotoğraf çek! Arkada Ermenistan, yanda Nahcivan, İran topraklarında yusuf yusuf pedallıyoruz. Bir ara yanımızdan bir motorun üstünde tüfekli 2 asker (ya da polis bilemiyoruz) geçti. Benim yanımdan geçerken yavaşlayıp iyice baktı, kafasıyla olur işareti yaptı. Sonra biraz ilerleyip Charlotte’a da aynı şeyi yaptı. Başımızı örttük mü ona baktığını düşünüyoruz. Biraz ilerde durdurup pasaportları sordular. Azerilerdi ve ‘ben Türk’üm’ deyince uzatmadan gittiler. Sınırdan 10 km ilerleyince pikniğe gelmiş bir aile tarafından çaya davet edildik. İşte bu noktada tarof nedir açıklamazsam bu yazıyı okuyup da İran’a gidenlere çok deli bir gol atmış olurum!

Tarof, bütün İran’da ‘ne belaymış, adamı dansöz gibi kıvırttırıyor’ dememize sebep olan bir adet. Birisi sana bir şey teklif ederse 3 kere reddedeceksin. 4.’de kabul edebilirsin. Eğer ilkinde kabul edersen ‘ aa görgüsüze bak ayol’ derler, üzülürsün, yapma! Bazen ilk soru laf olsun diye sorulmuş oluyor ve sen tarofu unutup da kabul edersen, sana teklifte bulunan adam donup kalabiliyor ışık görmüş tavşan gibi. Bu teklif çay da olabilir, evde kalmaya davet de olabilir.

Bizi çaya davet eden aileye döneyim. Biz bu tarof muhabbetini bilmemize rağmen 4 tane dangalak düşünemedik ve sevinç nidalarımız eşliğinde ‘ahhaha evet, evet, bir kere daha evet’ diyerek kabul ettik. Hop atladık bisikletten, oturduk sofraya. İki komşu aile pikniğe gelmişler. Bizi davet eden Muhammed ve karısı İngilizce öğretmeni olduğundan muhabbet rahat… Diğerleri de Azeri olduğu için onları da anlıyorum. Çaylarımızı afiyetle yudumlarken, ilk İranlı ailemizle sohbet etme şansımız olduğundan kültürel soru bombardımanına tuttuk kendilerini. Tabii ki politik sorular hariç. Politika konuşmak yasak! Sistem hakkında kötü bir şey dersen dönüp dolaşıp sende patlayabilir. Bunun uyarısını da çok önceden almıştık. Neyse bitmek bilmeyen sorularımızdan bir tanesi de (kim sordu hatırlamıyorum) ‘tarofu anlatır mısınız?’ idi. Cevabı beklemeden soruyu soran da diğer üçümüzde ağzımızdaki çayı püskürttük, kimimiz yutup boğulma tehlikesi atlattı, kimimiz ‘ ay çok özür dileriz, biz aslında biliyorduk da unuttuk’, bir diğerimiz ise içinden ‘ne görgüsüzlük yaptık be yaw’ diyordu.  3 kere ‘hayır’ dememiş, ilkinde höpürdetmeye başlamıştık çayları. Muhammed hemen ‘bizde tarof yok’ dedi. Rahatladık ama İran’da geçirdiğimiz zamanda öğrendik ki bu cümle de aslında tarofmuş. Aslında ‘bizde tarof var’ demek oluyormuş. Beyniniz yandı değil mi? Neyse biz ‘battı balık yan gider’ diyerek sofraya gelen balığı da hüplettik. O sırada yanımızdan daha önce geçen 2 asker durup Muhammed’i çağırdılar. Biraz konuştuktan sonra Muhammed geri döndü ve ‘Sınıra yakın yerde piknik yapmak tehlikeli olduğu için bir an önce gitmemizi istiyorlar’ dedi. Ama aralarında Azerice konuştukları hiç de öyle değildi. ‘Bu yabancıları nereden tanıyorsunuz?’ gibi sorular sormuşlar. Karısı endişelenip ‘ev adresini vermedin değil mi?’ dedi. Sanırım ev adresini almak, mimlenmek gibi bir şey; adresi sormadılarsa ciddi bir sıkıntı yok demek oluyor. Bu muhabbetten sonra biz iznimizi isteyip kalktık.

D0394 (3)-FOW-Iran

Bir an önce bu sıkıntılı alandan ayrılıp Siah Rud kasabasına varmak için hızlandık. Kasaba girişinde askeri bir kamyonet durup pasaportlarımızı sordu tekrar. Bu arada asker ya da polis kıyafetli insanların pasaportları sorup, alıp kaçtığını ve geri vermek için para istediğini okuduğumuz için sadece fotokopilerini gösteriyoruz. Orjinallerini sormadılar hiç. Askerler bir formu doldurup gittiler. Kasaba girişindeki bir restorana park sorduk ve şehrin öbür çıkışında olduğunu öğrendik. Parka doğru yolumuza devam ederken restoranda çalışan Mehdi arabayla peşimizden gelip parkı gösterdi. Pek uygun bulmadığımızı suratımızın ifadesinden anlayınca restoranda kalmaya davet etti ama yine de bir şekilde parka attık çadırları. Daha sonradan annesini, babasını ve kız kardeşini de getirdi bizi görmesi için. Ve bir poşet erik! Nico arkamdan ‘taaarooofff’ diye haykırana kadar ben çoktan Mehdi’nin karşısında ‘eyvallah hacı’ deyip,  poşeti açmış, erikleri güpletiyordum. Çocuğun suratındaki şok ifadesini sonradan gördüm, upsss!

D0395 (2)-FOW-Iran

 

Gece parkın tuvaletine gitmek için çadırdan çıktığımda çadırların etrafında bir asker dolandığını gördüm. Muhtemelen bize tahsis edilmiş bir askerdi. Uyku sersemi olduğumdan tunik falan giymedim ama kafam üşüdüğü için buffım vardı. Herhangi bir uyarıda bulunmadı. Charlotte bütün gece kustu ve ishaldi. Yediği bir şeyden zehirlendi muhtemelen. Sabah biraz dinlenmesini bekleyip duruma göre hareket etmeye karar verdik. Bu sırada Nico’yla yemek almaya gittiğimizde, Mehdi’nin babasıyla karşılaştık ve İran bayrağı aradığımızı söyledik. Bisikletlere takacaktık. Biz hala alışveriş yaparken parka bayrakları getirip bizimkilere vermiş. Charlotte hala halsiz olduğu için 1 gece daha Siah Rud’da kalmaya karar verdik. Çadırları gideceğimizi düşündüğümüz için sabahtan toplamıştık ama kalmaya karar verince tekrar kuralım dedik. Bu sırada Mehdi parka geldi ve ertesi 2 gün (Perşembe, cuma) tatil olduğu için İranlılar’ın bu akşamdan parkalara gidip çadırlarını kurup 2 gün kaldığını ve bu sebeple çok kalabalık olacağını söyledi. Bunun İran’ın bir klasiği olduğunu daha sonradan baya tecrübe edecektik. Park, gece kalabalık olacağı için Mehdi bizi bahçesinde kalmaya davet etti. Aslında park, şenlikli olabilirdi ama her yerde ateş yakmaya başladıkları için ve çadırımızda uçan küllerden ötürü delik açılmasını istemediğimiz için Mehdi’nin teklifini kabul ettik. Bize hazırlanmamızı ve sonra tekrar gelip bizi götüreceğini söyledi. Bu konuşmaların dil ortak olduğu için benim üzerimden geçtiğini söylememe gerek yok sanırım.  Tüm İran’da da böyle olacak; Azerilerin bulunduğu bölgeden çıktığımızda bile Türkçe’de Farsça’dan çarpma bir sürü kelime olduğu için konuşmaları yer yer anlıyordum. Neyse konumuza dönüyorum: Mehdi hava karardığında küçük erkek kardeşi ve bir arkadaşıyla bizi almaya geldi. Dün ve bugün kullandığımız ana caddeye paralel bir ara sokağa girdik ve sohbet ede ede yürüyorduk. Sonra birden karşımızda gözümüzü kör eden bir araba farı belirdi. Mehdi ‘bisikletleri saklayın’ dedi. Küçücük sokakta nereye sokalım 4 tane deve gibi yüklü bisikleti? Arabadan dün pasaportlarımızı soran askerler indi. Mehdi’yi tartaklayarak ‘Senin bunlarla işin ne? Nereden tanıyorsun bunları?’ diye bağırıyorlardı. Askerler Mehdi, kardeşi ve arkadaşını önden yolladı ve bize de arabayı takip etmemizi söyledi. Yürüyerek takip ettik, nereye götürüldüğümüzü bilmeden… Dünkü restoranın önüne gelince üçünün de içeride olduğunu gördük. Küçük kardeş çıkıp açıklama yapmaya çalıştı ve birden apar topar arabaya koyup götürdüler çocuğu. Keşke hiç çıkmasaydın be evladım restorandan:( Nereye götürdüler bilmiyoruz. Askerlerden biri bizimle kaldı. Dün pasaportları sorarken bir gece kalacağımızı söylemiştik ama Charlotte hastalanınca 1 gece daha kaldık. Onu sordu. Sonra ‘yağmurda üşümüyor musunuz?’ diye sordu. Gayet sakin konuşuyordu ve aslında iyi birine benziyordu. Dışarda kalmamamız için misafirhane ayarladıklarını söyledi. Paramız olmadığını, parka geri dönebileceğimizi söyleyince başka yer aradı ve sonunda bizi başka bir restorana getirdi. Üst katında oda varmış ve ücretsiz kalabilecekmişiz. Askerler gidince restoran sahibiyle muhabbet ettik, çay verdi. Sonra değerli eşyalarımızı alıp bisikletleri aşağıda bıraktık. Bu gece bir çatımız vardı. Normalde çok mutlu olmalıydık değil mi? Ama olamadık. Kardeşi nereye götürdüler? Mehdi sonsuza kadar mimlendi mi? Bizimle ilişki kurmalarının sakıncası ne? Bu soruların cevabını hiç öğrenemeyeceğiz! Umarım İran’daki ilerleyen günlerimizde İran polisi ile ya da askeri ile bu kadar temasımız olmaz!

D0395 (4)-FOW-Iran

Bulutların üstündeki Ermenistan

Önceki günü yağmurlu bitirmiştik, bugüne de yağmurlu başladık. Kadjaran adlı kasabaya vardığımızda ocaklara benzin almak için bir benzinlikte durduk. Alışveriş sonrasında kahveye davet edildik. Ermenistan’da değişik bir adet var. Kahve yanında şekerlemeler veriliyor. Kahve sonrasında ise mutlaka çay ikram ediliyor. Bu ülkede şimdiye kadar nereye kahve için davet edildiysek sonunda kendimizi çay da içerken bulduk. Burada da Türk olduğumu söylemedim ve Ermeni gözlerim olduğunu duydum: sanırım bu 1 milyonuncu oldu:) İran’da içemeyeceğimiz için Ermenistan’daki son gecemizi iyi değerlendirmek adına güzel de bir şarap aldık kasabadan. Yazıyı okuyan da alkolik sanacak ha. Öyle düşünmeyin; İran’a gidiyoruz ayol, kolay mı?

Kadjaran çıkışında %12’lik eğim başlayacaktı. Bu kadar eğimli yerlerde durup yemek zor oluyor diye önceden yemeğimizi yedik. Yerken yan masada demlenen amcalar bizim beyleri ‘full’lediler zorlu çıkış için:) Yokuşun başlamasıyla birlikte ‘aaa Ermenistan’da bensiz yokuş çıkmak ayıptır’ diyen yağmur da bize katıldı. Aman eksik kalmasın zaten. Yükseldikçe bulutların arasına karıştık. Karıştıkça farlarını açma zahmetine girmeyen arabalar daha bir tehlikeli olmaya başladı ama bir süre sonra o kadar yükseldik ki bulutlar falan hep aşağıda kaldı. Bir ara yanımızda duran arabadan kek, fanta ve bira verdiler. Şoför kendi birasını bizimle paylaştı, canım benim ya:) 1641 metre tırmanışın ardından, yolda verilen fantayı çalkalayıp şampanya gibi patlattık 2535 metredeki Meghri geçidinde. Zirvede kamp kurabilirdik ama çok rüzgârlı olduğu için biraz aşağı inmeyi tercih ettik. Gerçi hiç fark etmedi. 4500 metre yükseklikteki Pamir’de giymeyi planladığım gibi çantamda ne varsa giydim üstüme 2300 metrede ama yine de dondum, don-dum!

Dün akşam buraya kamp atarken harika bir manzaraya uyanacağımızı düşünmüştük ama bulutlar yüzünden burnumun ucunu zor görüyordum. Bulutun içinde olunca yağmura gerek olmadan ıslanıyorsun. Güneşli sabaha uyanıp kemikleri ısıtma hayalleri yalan oldu yani. Ama bugün tek yapacağımız yokuş aşağı inip İran’a girmek. Sonrası tamamen yeni bir macera zaten… Bir de aramızda İran’dan gelen bisikletçilerden kaptığımız bir geyik oluştu. ‘İran kuru olacak!’ Ermenistan’da ne zaman yağmur yağsa biri mutlaka çıkıp ‘İran kuru olacak’ diyor. Bunun nesine gülüyoruz her seferinde bilemiyorum ama kuru olmazsa çok bozulurum, orası kesin! Sanırım sıradaki ülkemizde karşılaşacağımız yeni maceralara dair sabırsızlığımızla ilgili; biri sıradaki ülkeyle ilgili en ufak bir şey söylese herkes uzak diyarlara dair hayallere dalıyor. Seviyorum yolda olmayı…

İniş esnasında bir yerlerden bir nida geldi ‘nihahahay’ diye. Karşıdan bir amca ‘gel gel’  işareti yapıyordu kulübesini gösterip. Adı Avo, 63 yaşında bir amca. Hemen kahveleri hazırladı. Yanına da şekerlemeler… Şekerlemelerini yemedik. Asya’ya açıldıkça fakirliği görüyorsun. Buradaki insanlar için misafirperverlik çok önemli, o yüzden ellerinde en iyi ne varsa onu ikram ediyorlar. Ama muhtemelen o ikram için kısıtlı paralarını harcamış oluyorlar. O yüzden teşekkürümüzü ediyoruz ama ikramlarını onlara bırakıyoruz. Çılgınca saldıran bisikletçilerle de karşılaşmadık değil tabii 🙁 Kahvelerden sonra çaylar ve yanında da bir fotoğraf albümü geldi. Yoldan bize yaptığı gibi davet ettiği bisikletçilerle çekildiği fotoğraflar ya da o bisikletçilerin sonradan ülkelerinden yolladığı kartpostallar… Biz de yanımızda taşıdığımız Nico’nun doğduğu şehre ait kartpostalın arkasına bir şeyler yazdık ve albüme yerleştirdik. ‘Hadi artık kalkalım’ derken birden sofra hazırlamaya başladı; İran ayranı, turp, yeşillikler, peynir, lavaş ve tabii ki votka:) Kızlar için şarap:) ‘Yeni yedik’ dedik. ‘Yolumuz uzun.’ Dedik ama yok bütün ısrarlarımıza rağmen durduramadık adamı:) Yemek boyunca aşağıdan İran’dan gelen kamyonlara bağırdı durdu aynı tonuyla. Bazı kamyonlar ona İran’dan sigara getiriyormuş da ona bağırıyormuş:) Yemek sonrasında hepimize hatıra olarak Lenin zamanından kalma birer bozukluk para verdi. Tabii ki hep saklayacağız. Yağmur yağmaya başlayınca evin içine çağırdı ve topladığı kekiklerden çay yaptı, yanında da bizim un helvasına benzeyen bir tatlı sundu. Yukarda ‘aa yazık ama yemeklerini bitirme’ dersi verdim, sonra da yemeklere gömüldüm ya, gömüldüysek bi sebebi var herhalde, boşuna gömülmedik. Meğer Avo eski askermiş; Venezuella, Küba, Pakistan, Afganistan savaşlarında savaşmış. Ülkeleri doğru anladığımızdan emin değiliz. Bu kadar savaş sonrasında devlet baya yardım etmiş. 2 tane evi varmış. Bu kulübe de keyfi öyle istediği için yaşıyormuş. Alkolün fazlası zamanla etkisini göstermeye başladı ve sohbet ederken birden amuda kalktı durduğu yerde. Amut ya bildiğimiz amut (amut kelimesini de hayatımda ilk kez yazıyorum sanırım)… Alkol sonrası bacaklara iyi geliyor gibi bir iddiası vardı, bilemicem artık doğruluk payı var mıdır…

DSC07709-PLQA-Armenia

Vedalaştıktan sonra vadi tabanındaki Meghri kasabasına vardık ve son bozukluklarımızı harcamak için kendimizi Snickers’a verdik. Meghri’den sonra İran ile Ermenistan sınırını oluşturan nehir kenarında pedalladık bir süre. Kuru İran’ı görebilir olmuştuk artık ve fotoğraf çekmek için durdum. Fotoğrafı çekerken bir araba durdu ve içinden bir Rus asker indi. Yanıma geldi ve sertçe ‘sil o fotoğrafı’ dedi perçim pörçük İngilizcesiyle. Bu arada yolun karşısında bekleyen bizimkilerin yanında da başka bir araba durdu ve içinden çıkan Ermeni genç, asker görmeden bana ‘sil sil’ işareti yaptı. Onu görünce sildim zaten. Yoksa diklenecektim. Sonra asker bastı gitti. Ermeni genç de bize bazı olaylar anlattı. Sınır olduğu için fotoğraf çekilmesini istemiyorlarmış. Daha önce bizim gibi bir bisikletçi çektiği fotoğrafı silmek istememiş ve asker ikinci bir uyarıya ya da açıklamaya gerek duymadan makinayı kaptığı gibi yere atıp parçalamış. Ucuz atlatmışım… Neyse en sonunda vardık sınıra ve bütün çantaları x-ray cihazına koymamızı istedi sınırı koruyan Rus askerler. O karmaşada bisikletim devrildi ve iki aynası da çatladı, bisiklet dayanağım kırıldı:( Bari x-ray’e bakan biri olsaydı. Çantalar cihazın içinden öyle kimsesiz kimsesiz geçip gittiler. Benim aynalar boşuna kırıldıklarıyla kaldılar.

D0393 (28)-FOW-Armenia

Kapan – İran sınırı arası profilimiz

Ermenistan’da 17 gün kaldık. Bunun 13’ünde pedalladık. 12247 metre tırmandık. Bize en güzel katkısı Charlotte ve Eric ile tanışmamız oldu. Pedalladıklarımız arasında İsviçre’den sonra en güzel doğaya sahip olan ülke olduğunu düşünüyorum. Tırmanışlarından korktuğum ülkeden ‘o tırmanışlar olmasaydı şahane manzaraları görme şansını elde edemezdik’ özetiyle ayrılıyorum. Anamı ağlattıkları gerçeğini unutmadan tabii ki! Ama Pamir öncesi iyi bir tecrübe oldu. Yapılıyormuş işte ama yapmadan bilemiyor insan.

Daha fazla fotoğraf için: Fotoğraf albümü

DSC07704-PLQA-Armenia

 

 

 

error: Content is protected !

Pin It on Pinterest