Deve örümceği ile raks

Mary’nin hemen dışındaki bahçeye kurduğumuz çadırımızı toplayıp, yolumuz üzerindeki tek gezip görülmesi gereken yer olan Merv’in yol ayrımına vardık. Aslında tura başlamadan önce kararımızı vermiştik. O çölü,  sıcaklık ne olursa olsun 5 günde 500 km pedallayarak geçecektik. Ama 15 aylık yolcuğun ardından ne kadar da çiğmişiz diyoruz şimdi. Bu yola neden çıktım ben? O çölü hiç bir şey tatmadan, görmeden geçsem ne olacak ki? Ha olsaydı bir 30 günlük vizemiz, çölü de geçerdim, girdiğim ülkenin güzelliklerini de görürdüm, insanıyla tanışıp kültürünü de öğrenirdim. Olanaklar kısıtlıysa ve her şeye aynı anda el vermiyorsa bu yola neden çıktığına dönüp bakmak lazım. Hayata dokunmaya değil mi? Biz anayoldan Merv’e ayrılan yolda en az 1 saat karar vermeye çalıştık. Yemişim çölü otostop çekmeden geçmeye, ben geldiğim yere sadece bakmaya değil orayı görmeye, özümsemeye geliyorum. Zaman kısıdından dolayı otostop çekmek zorunda kalma ihtimalini bilerek döndük anayoldan Merv sapağına.

Horasan’ın Kabesi Merv… İpek Yolu’nun Karakum Çölü’ndeki inci tanesi… Taş devrinden beri yerleşim yeri olarak kullanılan Merv, o kadar savaştan sonra yine iyi kalabilmiş ayakta. 1040 Dandanakan Savaşı’nı detaylarıyla olmasa da herkes tarihten hatırlar sanırım. Bu savaş, Selçukluların merkezi Merv’i yok etmeye gelen Gaznelilerin yenilmesiyle Büyük Selçuklu Devleti’nin kurulmasını sağlayan savaştır. İran’a girdiğimizden beri tarih sayfalarını açıp, tek tek her bir satırın üstünde yürüyorum. İran ve Türkmenistan’da satırlar arasında kayboldum. Özbekistan’da yolu tekrar bulup çıkarım sanırım.

Zamanına göre çok büyük olan şehrin kalıntılarını yürüyerek gezmek birkaç gününü alabilir. Harabelerin girişinde tek hörgüçlü develerden başka hiçbir canlı olmadığı için bilet falan almadan girdik içeri. Fakat Sultan Sencer’in türbesine girmek için kişi başı 4$ ödemek zorunda kaldık. Buraya girmezsen daha da hiçbir yere ödeme yapmıyorsun. Boşuna ödedik gibi bir his uyansa da içimizde, bekçi amcalar buz gibi soğuk su vererek bizi hemencecik mutlu ettiler.

Gez gez bitmeyen Merv’de öğle sıcağı başlamıştı ve gölgesinde dinlenebileceğimiz tek bir ağaç bile yoktu. Tam o sırada gökyüzünde dalgalanan bir Türk bayrağı gördüm. Tamam çöldeyiz de serap görecek kadar da ümitsiz değiliz yani. Sonra Nico’nun ‘Türk bayrağı’ diye bağırdığını duyunca emin oldum serap olmadığından! Şantiye kulübesinin kapısını tıklattık ve içeriden bir ses ‘Gel’ dedi. Ay o ‘gel’ diyen dillerini yerim ben ya… Nasıl özlemişim Türkçe konuşmayı… İçeride ikisi de mimar olan Ümmühan Hanım ve Mustafa Bey ile tanıştık. TİKA, Hz. Muhammed’in sahabelerinden birinin gömülü olduğu bu mezarlığı restore etme işine girişmiş ve 9 aylık bir proje imzalamışlar.

Öğle yemeğine denk gelince bizimle paylaştılar yemeklerini. Türkiye’de bir süre çalışmış bir Türkmen kadın yapıyormuş yemeklerini ve haliyle bizim mutfağa hakim; yoğurt çorbası, biber dolması, çoban salata ve karpuz… Of of… Bu kadarını hayal bile edemezdim.

 

Bizi akşam kalmaya davet ettiler ama maalesef pedallayacak çok yolumuz vardı. Teşekkürümüzü edip yola çıktık. Merv’i tamamen gezdikten sonra anayola bağlanmadan önce su tedarik edelim dedik ve bu sırada karpuz satan gençler bizi karpuz yemeye davet ettiler. Bu sıcakta kaçmaz!

DCIM100GOPRO

 

Merv’i gezmemize rağmen 86 km yapmıştık ama çoğu Merv içinde tabi…

Türkmenistan’ın daha derinlerine girdikçe daha da çölleşiyor etraf. Çadırı, bir kum tepesinin ardına kurduk. Yemeği yaparken birden fitifiti diye ses çıkararak giden devasa bir şey gördüm. Görmemle zıplamam bir oldu. Ben zıplayınca o da zıpladı. Neymiş diye ona doğru yürüdüm, o da geri geri yürüdü. ‘Neyse hayvana dirlik vereyim’ diye ben geri geri yürüdüm, bu sefer de o bana doğru yürüdü. Muhteşem bir tango ikilisi olurduk yani. Sarardı beni o uzun kollarıyla sımsıkı…

Bu arkadaş yemek boyunca dirlik vermedi, biz de çadırın içine girdik ama bütün gece fitifiti dolandı durdu. Kendisiyle daha sonra çok karşılaşacaktık ve ne olduğunu başka bir bisikletçi arkadaştan öğrendim; deve ya da çöl örümceği (camel spider) olarak bilinen etçil bir arkadaş kendisi. İnternetten ısırıklarının resimlerini görünce ‘ucuz atlatmışız’ dedik.

Türkmenistan’a girmemizle bozduğum motor toparlayamadı kendini. İşin kötüsü, yeni sabaha Nico’nun bozuk motorunun sesleriyle uyandık ve benden daha feciydi. Kahvaltı yaparken o kadar kötü değildi ama çadırı toplayana kadar sıcaklık baya artmıştı ve sıcaklık arttıkça Nico da kötüleşti. Dün gece yatarken hala ‘otostop çekmeden sınıra ulaşabiliriz’ diyorduk ama Nico bu haldeyken imkânsızdı. Giderek daha da fenalaştı. Kum tepesinin ardından anayola kadar benim desteğimle yürüdü. Onu minik bir otun gölgesine bırakıp geri geldim eşyaları taşımaya. Ama her yer kum olduğu için yüklü bisikletleri tek başıma götüremiyordum. O yüzden önce bisikletleri, sonra çantaları taşıdım. 8 sefer falan yaptım. Ben bunları yaparken bir ara bir polis arabası durdu ve tek dediği ‘gidin buradan’ oldu. Şerefsiz herif, gidebilsek gideriz herhalde. Yardım bile teklif etmedi. Canım çıkmış bir şeklide otostop çekmeye başladım. Birçok Türk kamyonu geçtiği için Türk bayrağımı salladım. Biri durdu ve Türkmen kamyonlar dışında hiç kimsenin bizi alamayacağını çünkü yabancı kamyonların mühürle kapatıldığını söyledi. Eğer bisikletsiz olsaydık, öne oturabilirdik. Sonra buzlu su verip yoluna devam etti. Bu bile yeter çünkü bizdeki sular kaynar sıcaklıkta ve Nico’nun serinlemeye ihtiyacı var. Sonunda bir Türkmen kamyonu durdu ve arkadaki odunların üstüne koyduk bisikletleri. Nico yardım edebilecek durumda değildi hala. Ben odunlardan tutunup bisikletle birlikte yüksele yüksele, şoför Ferhat tepeden bisikletleri çeke çeke yerleştirdik her şeyi. Nico’yu şoförün uyuduğu arkadaki yatağa yatırdık ve düştük yola. Türkmenabat’a kadar beraber gittik. Yolda birkaç kez durduk Nico ihtiyaç gidersin diye. Yolda bir sürü polis kontrol noktası vardı. Normalde kamyonda yolcu taşımak yasak olduğu için Ferhat rüşvet vermek zorunda kaldı hepsine. Tek dediği ise ‘Bir bahane bulup o rüşveti alacaklardı, en azından şimdi sizin sayenizde hayır işlemiş oluyorum’. Sen olmasaydın o çölün ortasında ne yapardık acaba, kocaman yürekli şoför Ferhat?

DCIM100GOPRO

Pencereler açık olduğu için içerisi serindi ve Nico’ya iyi geldi. Ferhat, rehber kitaptan bulduğum Türkmenabat şehir merkezindeki ve onun da bildiği otele kamyonuyla yaklaşabildiği kadar yaklaştı ama bir yerden sonra kamyonun şehre girmesi yasaktı. Bıraktığı yerde vedalaşıp, teşekkürümüzü ettikten sonra bisikletleri hazırladık. Sonunda dinlenebildiği için Nico otele kadar sürebilecekti.

Otele vardığımızda seçici davranacak halimiz yoktu ve lavabosunda çöpler olan odaya kişi başı 11,5 $ verip yerleştik.  Dolar kabul ettikleri için mutluyduk çünkü yeterli manatımız yoktu. Nico tuvalet ile yatağı arasında mekik dokurken ben hemen pilav pişirdim. Çıktım cola aldım. Cola – pilav ikilisi ishale birebir. Tabi bunları yaparken ben de tuvaletle ilişkilerimi geliştiriyorum çünkü hala düzelmiş değilim ama Nico kadar da kötü değilim. Nico’ya ne olduğunu anlamadık zaten; ben hastalandıktan sonra suları filtremizle arıtıp içmeye başlamıştık. Yani Nico’nun hastalığının nedeni sadece benden bulaşma olabilir. Ayrı tabaklarımız yok, aynı tencereden yiyoruz.

Akşama doğru düzeldi biraz Nico. Temiz hava alması için yürüyüşe çıkınca otelimizin, başkanlık köşkünün karşısında olduğunu fark ettik. O minik sarayla bizim leş otel nasıl olup da aynı caddede olabiliyorsa artık… Başkan dün Türkmenabat’taymış. Bu şovu kaçırdığımıza sevindik çünkü o buradayken bu sokaktaki insanların evden çıkması yasak. Ayrıca tüm şehirdeki turistlerin otellerinden çıkması yasakmış.

Dolanırken bisikletli bir çocuğun fotoğrafını çekmek istedim. Çocuklarla oynarken içeriden anneanne çıkıp ‘Türk müsünüz’ diye sordu. Türkmenlerle anlaşmakta zorluk çekmedim ama bu bayan daha da akıcı konuşuyordu. Bizi içeri davet etti. Rana… 9 yıldır Türkiye’de yaşayan Rana orada evlenmiş. Türk kimliği alabilmesi için eski Türkmen pasaportunu yeniletmesi gerekiyormuş. Bunun için Türkmenistan’a gelmiş ve 1,5 yıl yurt dışına çıkma yasağı almış. Yıkılmış bir durumdaydı. Türkiye’yi çok özlüyor. Beni bulunca ağlamaktan konuşamadı garibim. Buradaki sistemden çok yakındı. Bu başkandan önce hiç adet değilken, şimdi otobüs bileti alırken bile rüşvet vermek zorundaymışsın. Rana’nın burada yaşadığı ev, kendi babasından kalma ve Türkiye’ye giderken kendi oğluna vermiş. Oğlu çalışmıyor çünkü işe girmesi için rüşvet olarak vermesi gereken 3000 $’ı denkleştirememişler. Diğer oğlu ise Ukrayna’da üniversitede okuyormuş. Bitirdiğinde diplomasını onaylatmak için Türkmenistan’a dönmesi ve 2 yıllık askerliğini yapması gerekiyormuş.

Şimdiye kadar gördüğümüz bütün Türkmen kadınları çok güzeldi. İnce, uzun, ipek gibi upuzun saçlı, hafif çekik gözlü, pürüzsüz tenli… Sanki bu tipteki bütün kadınları bir araya toplayıp üzerine de Türkmenistan sınırını çizmişler ve bir daha da çıkmalarına izin vermemişler çünkü ne İran’dan girişte ne de Özbekistan’a çıktığımızda bu özellikleri bir arada görebildik. Hele bir de o rengârenk yöresel kıyafetlerinin içinde daha da göz kamaştırıcılar. Rana da anneanne olmasına rağmen hala güzelliğinden bir şey kaybetmemişti.

Dış güzelliği gibi kalbi de çok güzeldi. Ablasının Türkiye’de çalışan kızının yolladığı parayla kıt kanaat geçinirken, elinde ne varsa bizimle paylaştı. Hüzünlü ama sevgi dolu bir akşam yaşatan Rana’yla Türkiye’ye döndüğümüzde buluşmak üzere sözleştik ve eşinin telefon numarasını aldık. 3 yıl sonra döndüğümüzde görüşmek üzere Rana…

D0441 (48)-FOW-Turkmenistan

 

Bizim gözümüzden Özbekistan

29

HAZİRAN 2015

 

D+441 – Km 10.492
Özbekistan

Turumuzdaki 18. ülkemiz Özbekistan’ın çölleri, komşusu Türkmenistan kadar yakıcıydı. İran’dan ve Hazar Denizi’nden gelen tüm uzun tur bisikletçilerinin buluşma noktası olan Özbekistan’ın insanlarının sınırsız cömertlikleri ve misafirperverlikleri sayesinde tek bir gün bile çadır kurmamıza fırsat olmadı !

ÜÇ ŞEHİR, ÜÇ FARKLI ÜLKE

ÇÖL MODU

SONUNDA BİR GIDIM GÖLGE !

İLK GECE, İLK DAVET

BUKARA

KİLİM DOKUYAN KADIN, BUKARA PAZARI

GÜZELLİK UYKUSU, BUKARA PAZARI

MEDRESE TAVANI

MEDRESE AVLUSU

LIAB-I-HAOUZ MEYDANI

MIR-I-ARAB MEDRESESİ

TAHTA OYMA KAPI

MOZAİK

PO-I-KALÂN MEYDANI

GÖKBEN KENDİNİ TUTAMADI

PO-I-KALÂN CAMİSİ

PO-I-KALÂN CAMİSİ

PO-I-KALÂN CAMİSİ

PO-I-KALÂN CAMİSİ

BUKARA PAZARINDA KUKLALAR

BİSİKLETÇİLER VE EV SAHİBİMİZ RAKHİMA İLE YEMEK

TCHOR MINOR CAMİSİ

USTALAR ARASI TAVLA

MUTLULUK ALTINDAN GELİR

ÖZBEK AİLE

ÖZBEK AİLE İLE BİR AN

GELECEĞİN BİSİKLETÇİSİ ?

BİSİKLETÇİ İSTİLASI, SEMERKANT

BIBI-KHANYM CAMİSİ

BIBI-KHANYM CAMİSİ

SEMERKANT

CHAH E ZINDEH KABRİSTANI

CHAH E ZINDEH KABRİSTANI

CHAH E ZINDEH KABRİSTANI

CHAH E ZINDEH KABRİSTANI

CHAH E ZINDEH KABRİSTANI

BIBI-KHANYM CAMİSİ ÖNÜNDE

ÖZBEK 2015 YAZ MODASI

YÖRESEL KIYAFETLER İÇİNDE ÖZBEK KADINI

CHAH E ZINDEH KABRİSTANI’NDA DEDİKODU

REGISTAN, SEMERKANT

GOUR EMIR KABRİSTANI

GOUR EMIR KABRİSTANI

GOUR EMIR KABRİSTANI

BİR İTALYAN İLE ÖZBEKİSTAN’DA ÇİN YEMEĞİ

ÉRIC’İN DOĞUM GÜNÜ

JIAO ZI (ÇİN MANTISI)

REGISTAN, SEMERKANT

TACİKİSTAN’A DOĞRU

ÇARPIŞMADAN ÖNCE SON KARE

ÖZBEK SOĞUTMA SİSTEMİ

TAKHZAKARACHA GEÇİDİ, 1780 M

TAKHZAKARACHA GEÇİDİNDEN MANZARA

AK SARAY, SHAKHRISABZ

NICO YENİ BİR ARKADAŞ EDİNİYOR

BİZİMLE GELMEK İSTEDİĞİNDEN EMİN DEĞİL

11000 KM, SHAKHRISABZ

SHAKHRISABZ, TİMUR’UN DOĞUM YERİ

TİMUR HEYKELİ, SHAKHRISABZ

RESTORANDA GECEYİ GEÇİRDİK

KÜÇÜK BİR KÖYDE SICAK BİR KARŞILAMA

ÖZBEK KADINLAR

KAVUN MOLASI

KAVUN MOLASI

KAVUN MOLASI

RESTORANDA GÖLGE ALTINDA KESTİRME, BOYSUN

DASHTIGAZ VE TANGIMUSH ARASINDAKİ KANYON

DASHTIGAZ VE TANGIMUSH ARASINDAKİ KANYON

DASHTIGAZ VE TANGIMUSH ARASINDAKİ KANYON

ÖZBEKİSTAN’DA SON TIRMANIŞ

ÖZBEKİSTAN’DA SON TIRMANIŞ

TANGIMUSH KÖYÜNDE ÖZBEK AİLE

BÜYÜK ABİ BİRAZ DAHA UTANGAÇ

ABİSİ, KARDEŞİYLE İLGİLENİYOR

BU AKŞAM MENÜSÜNDE PATATES KIZARTMASI !

SAYISIZ DAVETTEN BİRİ

Merhaba Türkmenistan; Karakum Çölü

Hoş geldik Türkmenistan… Sınırdan itibaren sıcaklığınla sardın bizi… Bu sınır kapısı, bisikletçilerin en çok kullandığı sınır kapısı… Fakat Türk görmeye alışık olmayan sınır polisleri, Türk bulunca hemen bağırlarına basıyorlar. İşlemleri çabucak halletmemiz için herkes seferber oldu. Sadece bizimle ilgilenmesi için çok tatlı bir polisi görevlendirdi büyük patron. Bu ilgi, İran’daki gıcık sınır polisinden sonra çok net bir fark yarattı bakış açılarımızda. Ha bu arada İran’da takmak zorunda olduğum başörtüsünü Türkmenistan’daki ilk adımımda çıkardığımı söylememe gerek yok sanırım. Çölde pedallamaya başlayınca sıcaktan korunmak için tıpış tıpış geri taktım, orası ayrı…

İlk önce kayıt yaptırdık ve sonrasında herkesin ödediği kayıt parasını ödedik; 12 $. Makbuz veriyorlar. Önceden çok okuduk Orta Asya’daki sınır kapılarında fazlasıyla rüşvet döndüğünü ve bisikletçilere sorun çıkardıklarını ama şimdilik çok sıkıntı çekmeden ilerliyoruz. Ayrıca makbuz veriyorsan eyvallah, neyse vermemiz gereken, bir şekilde öderiz. Kayıttan sonra doktora göründük. Ülkeye ebola virüsü sokmak istemedikleri için ateş ölçüyorlar alnına dayadıkları bir termometreyle. Sonra da çantaları x-ray cihazına soktular ve bazılarını ‘bakmış olmak’ için açtırdılar. Bu arada bir polis memuru gelip Thorsten’in vizesinde sorun olduğunu söyledi. Biliyorduk aslında ne sorun olduğunu ama Thorsten ‘aman alırlar ya, bir şey olmaz’ rahatlığında olduğu için herhangi bir düzeltme girişiminde bulunmamıştı. Sorun, vizesinde yazılı giriş sınır kapısının burası değil de Özbekistan’dan girerken kullanılan kapı olmasıydı. Ama Tahran’dan başvurduğu için ve bisikletli olduğu için bunun çok net bir hata olduğunu anlattım. Amca da ‘ablacım’ diye konuşuyor. Canım benim ya… Uğraştı da uğraştı… Patronunu aradı, onun patronunu aradı. Cumhurbaşkanı’na kadar gitmeden durdular Allah’tan ve izin verdiler sonunda.

-Ablacım söyle bu Alman’a bir daha olursa almam bak!

-(Tabii ki içimden) Bir daha Türkmenistan’a niye gelsin o Alman be amcam?

Bu arada sınır kapısından çıkmadan oradaki tartıda bisikletleri üzerinde çantalar varken ölçtük. 5 günlük yiyecek olduğundan ikimiz de bisikletler ve bütün çantalar dâhil 66’şar kilo taşıyoruz. Benim, Nico kadar yük taşıdığımı gören Anselm ve Thorsten inanamadı bir türlü; boğdular övgüye. ‘Ay yok canım öyle demeyin utanıyorum’ falan derken içimde sevinç çığlıkları atıyordum.

Saat 9’da İran’da başlayan ve 11’de Türkmenistan’da biten çıkış – giriş işlemlerinden sonra komutanın bizi kapıya kadar geçirmesiyle 5 günde 500 km yapmamız gereken Türkmenistan macerasına başladık.

Sarakhs, bir sınır kasabası ve burada yol daha sonra birleşmek üzere ikiye ayrılıyor. Bir tanesi bütün tırların kullandığı asfalt yol, bir tanesi de başkasının bloğunda okuduğumuz yapılabilirliği olan 26 km daha kısa bir ara yol. O kısa yolu kesinlikle tavsiye etmiyorum. Sarakhs’tan sonra ertesi güne kadar hiçbir köy görmediğimiz, su bulmakta aşırı zorlandığımız, toz toprak yutmaktan helak olduğumuz ve hiçbir gölge bulamadığımız bir kısımdı. Ha asfaltı tercih etseydik o kadar tırın arasında pedallamak daha mı iyi olurdu bilemiyorum.

Bu yola girince karşımızdan gelen bir araba durdu ve içinden bir aile indi. Türkmen yöresel kıyafetleri içindeki kadın bizimle İngilizce konuştu. Meğer kendisi Sarakhs’ta İngilizce öğretmeniymiş. Bizi akşam kalmaya davet ettiler. Keşke 5 günden fazla vize alabilseydik. Maalesef kabul edemedik böyle güzel ve içten bir teklifi.

Bir süre sonra bir kontrol noktasına geldik. Polisler pasaportları alıp kontrol ederken biz de kuyudan çektiğimiz suyla mini duş alıp serinledik. Ardından bizden önce geçen bisikletçilerin kayıt defterinde yazılı adlarına baktık tanıdık var mı diye. Bizi sulayan polis arkadaşlarla vedalaştık ve başladık çöle doğru pedallamaya.

Bir günde en az 100 km gitmemiz gerektiğinden öğle sıcağında mola vermeden pedallamaya devam ettik çölün ortasında. Bu yolda su bulmanın zor olduğunu aynı blogda okumuş ve yanımıza o günlük su almıştık. Anselm ve Thorsten’i de uyarmıştık. Ama adamlar rahat olduklarından iplemediler ve fazla su almadılar. Olayın geri kalanını tahmin edersiniz sanırım. Sularını çok çabuk bitirdiler. Haliyle paylaştık. Ama bizim bir günlük suyumuzu da bitirdiler. Ve hep beraber çölün ortasında susuz kaldık. Ne olursa olsun pedallamaya devam etmeliydik. Sonunda kurbağalı bir göle geldik. Anselm ve Thorsten attılar kendilerini suya, ben de sadece kafamı ıslattım. Normalde mikrop kaparım diye yanına bile yaklaşmam bu renkte bir suyun ama beyin hücrelerim sıcakta kavruldukları için bunu düşünebilecek yetiye sahip değillerdi. Bu sırada karşıdan biri göründü kamyonuyla. Kamyonunu durdurmadan ‘o gölden su içmeyin’ deyip bize bir şişe su fırlattı. Havada yakaladık tabii ama sevincimiz sadece saliseler sürmüştü çünkü şişedeki suda yüzmeyen bir ben vardım.

Çok şükür ki biraz ileride bir tarlaya denk geldik ve adamlar bizi öyle görünce hemen çeşmenin yerini gösterdiler. Sordum tabii ki ‘içilebilir mi?’ diye ve olumlu cevabı alınca kana kana içtik çeşmeden. Sıra şişelerimizi doldurmaya gelmişti. Şişelerimizi o suyla doldurunca gördük ki kana kana içtiğim o suda, karnımda bir ağaç yetişmesi için gerekli miktarda toprak, tohum ve gübre var. Orta Asya’ya bisikletle gelip de mideyi bozmayana kız vermiyorlarmış zaten. Kaderimse çekerim, napıcan?

Suyla işimizi bitirip etrafı gözlemlemeye başlayınca daha önce hiç görmediğim traktörümsü kocaman araçlarla karşılaştık. Değerleri 1 milyon euro’dan fazlaymış. Meğer sabahtan beri pedalladığımız çölün ilerleyen tarafları hep tarlaymış. Buradaki tarla işçileri bizi çaya davet ettiler kulübelerine. Yeşil çaya kafamdan sert bir ekmeği bandırıp yedik.

Oradan ayrıldıktan sonra daha çok insanla karşılaşmaya başladık. Bir grup arabayla fotoğrafımızı çekti ve hediye olarak bir otelden aldığı diş macunu, fırçası ve sabun verdi. Elinde olan ne varsa paylaşan koca yürekli insanlar bunlar. Ya da ‘kokuyorsun, al bunları git bir banyo yap’ mı demek istiyor acaba?

DCIM100GOPRO

Sabah 11’den akşam 8’e kadar o iğrenç yolda 93 km yapmış ve Garagum Deryasy yani Karakum Çölü’ne varmıştık. Gerçekten hepimiz için büyük başarıydı. Kalan 4 günde sınır işlemi muhabbeti olmayacağı için daha erken yola çıkıp daha fazla pedallayabileceğiz umuduyla dolmuştuk. Bütün gün boyunca karşımıza çıkan tek restoranda bunu kutlamak için dördümüze bir bira ısmarlardık. Bu, uzun zamandan sonra yasalara göre suç işlemiş olmadan içtiğimiz ilk biramızdı.

DCIM100GOPRO

Restorandan hemen sonraki köprüden geçip nehrin öbür tarafına attık kampı ama büyük bir hataydı çünkü sivrisinek istilasına uğradık. Ateş yaktık dumanı sayesinde uzak dursunlar diye. Bu arada hayırlı uğurlu olsun; öğlen içtiğin sular, akşam mideni gıdıklar…

D0438 (16)-FOW-Turkmenistan

Sabah 7’de düştük yollara. Yolumuzun üstünde olduğunu bildiğimiz Hanhowuz Howdany rezevuarına doğru temiz olması umuduyla hızla pedalladık. Bisikletlerle gidemeyeceğimiz bir tepenin ardında olduğundan tepenin eteğinde bıraktık bisikletleri. Tırmandığımızda karşı kıyıyı göremediğimiz kocaman bir gölle karşılaştık. Kumu, deniz kabuğu, temizliğiyle bir deniz bulmuştuk Türkmenistan çöllerinin ortasında. Attık kendimizi serin sulara…

Bu sefanın ardından birkaç kilometre sonra dün hata yapıp da girmediğimiz asfalt olan M37 karayoluna ulaştık ve hemen oradaki Khozhan köyündeki bir evin kuyusundan su ikmali yaptık. Vakit kaybetmemek için para bozdurup manat almamıştık ama alsaymışız iyi edermişiz çünkü evlerden aldığımız sular çok pis ve kapalı su almamız bizim için daha hayırlı. Maalesef büyük şehir olan Mary’e gelene kadar para bozduracak yer bulmamız imkânsız.

38 km yaptıktan sonra kamyoncuların durduğu bir restoranda durduk. Dün geceden motoru bozduğum için biraz dinlenmeye ihtiyacım vardı. Öğlen sıcağının 49 derecelere vardığı bir zamanda bu şekilde yola düşmek beni baya kötü ederdi. Anselm ve Thorsten beklemek istemediler ve devam ettiler. Beraber sadece 3,5 gün pedallamış olduk.

Burada duran kamyonculardan birisi bize kocaman bir çöl kavunu verdi. Şu anki hasta halimle yemem gereken en son şeydi ama o çöl kavunu, şeker mi şeker, karamelli mi karamelli tadıyla bana bakarken yemeden duramazdım. Evet yaptım. İshalken kavun yedim.

Yola devam etmemiz gerektiği için kendimi hala toparlayamamış olsam da 4’te tekrar yola çıktık ve 61 km daha yapıp Mary’e vardık. O 61 km’yi nasıl gittim hatırlamıyorum. Kafamı arkadaki başlığa dayadım, gözlerim yarı açık, vücudumda kalan bütün enerjiyi bacaklara yolladım. Her şeyi bırakıp bacaklarıma o kadar odaklandım ki bisikletten düşsem de pedal çevirmeye devam ederdim.

Mary bizi altın varaklı bembeyaz binaları, bomboş devasa caddeleri, Türkçe’ye çok yakın olduğu için anlayabileceğiniz sokak vs. isimleri, isim verilmediği için numaralarla anılan okul isimleri (16. lise gibi),  her yerde asılı Türkmen bayrakları ve Cumhurbaşkanı’nın resimleriyle karşıladı. Bankalar kapandığı için karaborsada para bozdurduk; 10 $. Mary’nin hemen dışındaki bahçeye attık çadırımızı.

Teker döner; elveda İran

Tahran’da otobüs terminaline varır varmaz Nico bilet almaya gitti ve bilet fiyatını güzel bir pazarlıkla 425000’e indirdi. Ama maalesef bu sevinci çok yaşayamadık. Şoför ve muavinler başta güle oynaya bisikletleri ve çantaları otobüse koymamıza yardım ettiler. İş bittikten sonra da bisiklet başına 500000 para istediler. Birkaç gün önce Meşhed’e giden Charlotte ve Eric, bisikletlere hiç para ödememişler hatta üzerine görevliler yemek ısmarlamışlardı. Biz yine de para vermeye hazırlanmıştık ama bu kadarını beklemiyorduk. Bazı yardımsever abilerin desteğiyle pazarlığa başladık. Bizim için hala çok yüksek bir miktardı ama tek bir açgözlü haricindekiler kabul ettiği için ‘olur’ dedik. O açgözlü ise çantalardan iki tanesini tuttuğu gibi o kadar yükün altından çekip dışarı fırlattı. Bu böyle yarım saat sürdü. Türkmenistan vizemizi almak için yarın Meşhed’de olmak zorunda olsak da umudumuzu yitirip vazgeçmiştik ama yardımsever abilerin sayesinde iki bisiklete 400000 almayı kabul etmişti açgözlü. Her şey bitip otobüse bindiğimizde ikimiz de sinirden ve böyle oksijen zayiatı insanların varlığından ötürü gözyaşlarımızı tutamadık. Ne küfür saysam, beddua etsem az ona.

13 saatlik 950 kilometrelik uzun yolculuğun ardından İran’daki son büyük şehrimiz olan Meşhed’e vardık. Burada bize Warmshower’dan tanıştığımız Mohsen, ev sahipliği yapacaktı. ‘Şehadet yeri’ anlamına gelen Meşhed, çok önemli bir dini merkez ve biz bu dini merkeze Ramazan ayında gelip o sıcağın altında bisiklet sürerek şehirden çıkmayı planladık. Neden? Çünkü biz aşırı zekiyiz!

Meşhed, uzun ince kavunu, safranı ve zereshk üzümü (sarıçalı) ile ünlü. Bir kavunda karamel tadı olur mu ya? Oluyormuş, hayatımın en güzel kavunuydu Meşhed’dekiler… Zereshk ise kırmız renkte, ekşimsi bir üzüm ve genelde yemeklere süsleme olarak kullanılıyor. İran’da her yerde bulabilirsiniz ama kaynak burası.

2 gece kaldığımız Meşhed’de Mohsen oruçlu olduğu için ilk gün bisikletteki minik düzenlemeler haricinde bir şey yapmadık. İkinci gün ise sabahtan Türkmenistan konsolosluğuna gidip, Tahran’da başka bir konsoloslukta tanıştığımız Alman Anselm ile ve onun arkadaşı Thorsten ile buluştuk. Ertesi gün hep beraber yola çıkacaktık. Charlotte ve Eric’le vize tarihleri sebebiyle Tahran’da ayrılmış olmak bizi hüzne gark etse de yeni bisikletçi dostlar bulmanın sevincindeydik. Ertesi gün buluşmak üzere ayrıldıktan sonra 5 günlük vizemiz ve 500 km yolumuz olan Türkmenistan’da para bozdurmak ya da alışveriş yapmak için vakit kaybetmek istemememiz sebebiyle 5 günlük alışverişimizi yapmaya gittik. İlk kez yanımızda bu kadar çok yemek taşıyacağız.

İftar vaktine doğru Meşhed’i böylesine dini bir merkez haline getiren 12 imamdan 8.’si olan İmam Reza’nın türbesine gittik. Evden çıkmadan Mohsen’in uyarısıyla ayak parmaklarımdaki ojeyi silmiştim. Mutlaka bir şeyimi beğenmeyeceklerine dair uyarılarda da bulunmuştu Mohsen çünkü şimdiye kadar birçok bisikletçi ağırlamış ve kadın bisikletçiler ne kadar dikkat etse de ahlak polisi gelip anlamsız da olsa illa ki bir konuda uyarmış. Bana da aynen öyle oldu. Şimdiye kadar yapmadığım bir şekilde sıkı sıkı kapattım saçımı başımı ama ahlak polisi yüzünden değil, gördüm ki burası bu insanlar için gerçekten önemli bir yer, o zaman sen de saygı duymak zorundasın. Benim inanışıma ters ya da aşırı deme gibi bir lüksün yok! O kadar dikkatli olmama rağmen İran’da şimdiye kadar hiçbir yerde tecrübe etmediğim bir ‘ahlak polisi’ uyarısı aldım. Benim fark etmediğim ama Mohsen’in kolayca anlayabileceği kadın ahlak polislerinden biri gelip alnımı örtmem gerektiğini söyledi gayet harika bir İngilizce ile. 15 dakika sonra yine aynı uyarıyı aldım ama bu sefer tamamen örtülüydü ve biz hala türbe alanının dışındaydık! İçeride neler bekliyordu beni acaba?

Burası dünyanın en büyük camisine sahip… 818 yılında öldürülen İmam Reza adına yapılmış türbenin bazı kısımları 1000 yıllık. İçeri girerken Shiraz’da olduğu gibi bir çorap sorunsalı yaşadım. ‘Olmaz’ dediler ama turist olduğumu anlayınca çadorumu verip yolladılar içeri. İçeri girince binlerce kişinin iftar vakti için saatler önceden gelip yerlerini aldığı bir manzarayla karşılaştık. Gerçekten etkileyici bir manzaraydı. Doğru zamanda gelmişiz!

Ertesi gün, erkenden düştük yollara. Şehir çıkışında Alman bisikletçiler Anselm ve Thorsten ile buluştuk. Yanımızda yavaşlayan arabadan sarkan amcanın uzattığı susamlı şeker ile yolculuğumuzun 10.000’inci kilometresini kutladık.

Çok uzun bir aradan sonra teker tekrar dönüyor. Ama malesef Haziran sonu sıcaklarına denk geldik. Öğlen 11’de dayanılmaz sıcaklığa ulaşınca yolda bulduğumuz bir çayhanede mola verdik. Bir ara dışarıdan amcalar gelip bir şeyler anlatmaya çalıştı; çıktık baktık ki başka bir bisikletçi daha geliyor. İngiliz Alex’le de böyle karşılaşmış olduk. Çay, meyve suyu ve buz ikramlarından sonra 3,5 saatlik molamızı sonlandırıp 5 kişi olarak düştük yollara. Ama Alex’in Türkmenistan vizesi bizimkinden 1 gün önce başladığı için bastı pedallara ve bir süre sonra gözden kaybettik. Yoldayken başka bir araba durup 1,5 litrelik şişede buz verdi. Ah o buzlar… Yarım saat sonra suya dönüşse de, o buzlar nasıl bir mutluluktur, anlatmaya kelimeler yetmez.

Meşhed’den itibaren öğleden sonra rüzgârın suratımıza suratımıza eseceği bilgisini bisikletçilerden almıştık. Rüzgâr da sağ olsun yanıltmadı bizi; sabah düz yolda saatte 30 km giderken, bu hız 12’ye düştü. Nerede duracağımızı biliyorduk; su bulabileceğimiz ve karşısında kamp kurabileceğimiz bir cami… Birkaç kişiden duyduğumuz bu kamp yerini biz çok sevmedik çünkü cam kırıklarıyla doluydu. Yine de uzun bir aradan sonra günde 113 km yapmanın yorgunluğuyla attık kampı.

Öğlen başlayan çılgın rüzgâr, gece de devam etti ve güneş doğunca çat diye kesildi. Abartmıyorum cidden birden kesildi. Nasıl bir düzensin sen doğa? Hayran olmayıp ne yapacaksın?

Sabah 5’te uyanıp kahvaltı yapmadan düştük yola çünkü önümüzdeki 5 km’de 300 m tırmandığımız kısım için sıcağa kalmak istemiyorduk.  Tırmanışı bitirip zirvede kahvaltı molası verdik. Yoldan geçen arabalar olduğu için ve Ramazan olduğu için çaktırmadan yemeye ve içmeye çalışıyorduk. Ayıp olmasın şimdi adamlara… Tam o sırada bir araba durunca korkudan saniyesinde imana geldim. Bizim gariban Almanları önceden uyardığım için gerginliğin farkına hemen vardılar. Ee haliyle benden gelen fısır fısır besmele seslerini duyunca onlar da gerildiler. Arabadan inen iri dayı hiç yüzümüze bakmadan bagaja gitti. Bagaj kapısını açarken Anselm’den de salavat duyar gibi oldum sanki… Güneş de çarpmış olabilir. Lan ne olacaksa olsun… Ne var bagajda? Bagajdan çıkardığı çantayı, ciddi suratını bozmayan amca Nico’ya verdi. Nico alır almaz adamın suratında kocaman bir gülümseme belirdi ve poşetten 3 kola ve 3 kurabiye çıktı. Cansınız ciğersiniz ey İran insanları! Adam orucunu tutuyorsa kendine tutuyor. Bizim ne yaptığımız umurunda değil. Hayrını işleyip yoluna devam ediyor.

D0437 (5)-FOW-Iran

Kısa bir mola verdiğimiz bir köyden bizi soğuk sularla uğurladılar. Ardından da kısa bir atıştırma molası verdik. Onun dışında öğle sıcağında bile mola vermeden, minik tepeleri aşa aşa 90 km pedallayıp saat 14’de sınır kasabası Sarakhs’a vardık. Yorgunluktan kalacak yer arayamayacağımızı fark edince şehir girişindeki bir otobüs durağında mola verdik.

D0437 (25)-FOW-Iran

Bizden önceki bisikletçilerden öğrendiğimiz üzere İran Kızılayı’nın kapısını çaldık ve hemen içeri buyur ettiler. Bu gece orada kalacaktık. Banyoyu, tuvaleti ve yatacağımız mescidi gösterdi. Öğlen olduğu için her yer kapalıydı ve 6’da açılacaktı. Akşamüstü eksik malzemelerimizi tamamladıktan sonra yemek yiyip yattık çünkü yarın erkenden sınır işlemlerini halletmek ve 5 günlük vizemizden birkaç saati sınırda harcamamak istiyoruz.

D0437 (29)-FOW-Iran

Bu geceki çatımız

Kapıların 8’de açılmasına rağmen sınır polislerinin 9’da çalışmaya başladığını biliyorduk. Pasaportlarımızı alan polisin pasaportlarımızı kapaklarını bile açmadan kenara koyduğunu görmüştük. Koyduğu yerde de baya kaldı. Bulunduğu camın önünde dolanınca ‘git otur’ deyip pis pis gülüyordu. Gelen ilk kişiler olmamıza rağmen bizden sonra gelen tır şoförlerinin işlerini önce bitirdi. Baya uzun bir süre sonra pasaportların ilk işlemlerini yapıp arkadaki bir odaya götürdü. O odadan 2 dakikada çıktı pasaportlar ama yine o gıcığa verdiler. Cam fanusundan elinde pasaportlarla çıkıp bisikletlere yanaştı ve alakasız sorular sordu. Bir sınır polisinin soru sormasından doğal bir şey olamaz ama sorduğu soru bisikletlerin fiyatı olunca artık attı benim kafanın tasları… Gerçi atsa napıcan? Atıyo da ona mı atıyo? Sinirimden içime içime köpürürken sonunda verdi pasaportları gıcık polis. Çok fazla vakit kaybetmiştik. Sıcağa kalmamak ve vakit kaybetmemek için hızla Türkmen kısmına geçtik.

İran’da 44 gün kaldık ve maalesef vize işlemleri sebebiyle sadece 9 gün pedallayabildik. Toplamda 516 km pedalladık.

Bizim gözümüzden Türkmenistan

25

HAZİRAN 2015

 

D+438 – Km 10.170
Türkmenistan

17. ülkemiz Türkmenistan’da pedalladığımız günlerden gözümümüze takılanlar… İran’dan Özbekistan’a pedallarken geçtiğimiz yüzlerce kilometre uzunluğundaki Karakum çölünde geçirdiğimiz 5 gün… 45 dereceye varan sıcaklarda pedalladığımız, ilk kez deve örümceği gördüğümüz, Türkmen kadınlarının güzelliklerinin farkına vardığımız, bilinç kaybedecek kadar hastalandığımız zorlu ve dopdolu 5 gün…
KARAKUM ÇÖLÜ

SİVRİSİNEK-SAVAR ATEŞ

REZERVUARDAN DÖNEN ANSELM
HANHOWUZ REZERVUARI KENARINDA BİR KÖYLÜ

YÜZDÜKTEN SONRA ENERJİYİZ
MERV’İN YERLİSİ

NİCO YENİ ARKADAŞ EDİNİRKEN
TÜRKMEN AİLESİ

MERV

MERV CAMİSİNDEN

DEVELERLE PEDALLARKEN

DEVELERLE PEDALLARKEN

MERV

MERV

DİLEK AĞACI

OCAKBAŞI
DÜNYANIN HAKİMİ GÖKBEN
MERV

KARAKUM ÇÖLÜNDE PEDALLARKEN

BADEM KIRMA MOLASI

ÇÖLDE KAMP
ÇÖLDE GÜN DOĞARKEN
TÜRKMEN AİLESİNE KONUK OLDUK