Pamir nehirlerle kesilmiş

Yoğun yağışlar yüzünden ülkenin her yerinde meydana gelen toprak kaymaları sebebiyle kapanan Pamir’in açılmasını Duşanbe’de fazlasıyla bekledik, sıkıldık ve en sonunda ‘biz oraya vardığımızda hala açılmamışsa geri döneriz’ deyip çıktık yola. Ermenistan’ın başkenti Erivan’da tanıştığımız Eric ve Charlotte’la pedallıyoruz. Geride kalanlarla, bizden önce çıkanlarla ve hatta tanışmadığımız ama bir şekilde hakkında duyduğumuz bisikletçilerle toprak kayması ve benzeri konularda haberleşmek üzere bir whatsapp grubu oluşturdum. Bir şey duyan yazacak (Güncelleme: Pamir çıkışına kadar birçok kişinin işe yaradı. Hatta Kırgızistan ve Çin’e devam edenler kullanmaya devam etti.)

Pamir boyunca bisikletçilerle karşılaşacağımızı biliyorduk ama daha Pamir’e girmeden orayı bitirmiş ve Duşanbe’ye dinlenmeye gelen 2 Koreli, 1 Hollandalı bisikletçiyle karşılaştık.

Burada da Özbekistan’daki gibi sarhoş ve sarkıntı tipler var. Bugün bana ve Charlotte’a haddinden fazla yaklaşan bir tanesiyle karşılaştık. Adam ikram olarak kavun ve su verdiği için bir şey de diyemedik. Sadece bir an önce ortamdan ayrılıp, arabasıyla takip etmediğinden emin olmak için dikkatli davrandık.

Duşanbe’den beri asfalt olan yolda 71 km’de 1085 m tırmandık ve Kalai Dasht’a vardık. Akşam için elma bahçesini budayan amcadan izin istedik. Kampı kurarken bütün aile toplaştı. Bize hediye edilen kavunumuzu paylaştık onlarla. Güzel bir döngü olmuş oldu. Kavun döngüsü çok yaşa!

Ertesi sabah 6:30’da kalktık. Sıcaklar beni ve Eric’i çok etkiliyor. Öğlen sıcağına kalmamaya çalışıyoruz ama yine de genel olarak sıcak. Öğlen molası için tek düzlük olan baraj inşaatı çevresinde durduk. Tam uykuya dalacakken 2 tane patlamayla zıpladık yerlerimizden. Aslında patlamaya zıplamadım çünkü etkilenmek için epey uzaktaydık ama günlerdir beynimizi kemiren toprak kayması sorusu bu seferde; ‘bu sese toprak kayar mı?’ olarak geldi. Herhangi bir hareketlenme olmadığına kanaat getirince sızdık tekrardan. Biraz uykumuzu alınca çığlıklara uyandık bu sefer de… Aman bir dirlik vermediniz adama ya! Çığlıkların kaynağını anlayınca mutlu olduk tabii çünkü hostelden bizden sonra ayrılan bisikletçi arkadaşlar yakalamıştı bizi. ‘Siz gidin, yetişiriz’ deyip bir süre sonra peşlerinden tırmanışa başladık. Asfalt olmayan yolda yaptığımız tırmanışı bitirdiğimize sevinirken Eric, tekerini kırdığını fark etti. Pamir’e beraber gireceğiz diye sevinirken olacak şey mi bu? Bir yandan da klasik bisikletçi çift kavgası; Charlotte ‘Ben sana Pamir’e girmeden değiştirelim demiştim. Sense bir şey olmaz demiştin. Al işte bak ne oldu’ diye carlıyordu. Kız sonuna kadar haklı carlamakta. Tek çözüm Duşanbe’ye geri dönüp tekeri yenilemek. Onlar için otostop çekerken diğer yönden gelen bir araba durup 2 kavun verdi. Sonra başkası ekmek, bir başkası su, bir diğeri ise çay verdi. Duşanbe’ye giden ilk büyük araç ise sorgusuz sualsiz aldı iki bisikleti.  Yollarımız yine ayrılıyor. Güzel bir durakta durup bekleyeceğiz onları. Umarım uzun sürmez, zira vizemiz kısıtlı.

D0465 (37)-FOW-Tajikistan

Onları kamyonete bindirip toparlanırken, hostelden bizden sonra ayrılıp yetişen ve tırmanışı bitiren Amerikalı Mary ve Phil yanımıza geldi. Allah eşeğimizi kaybettirip, tekrar buldurmuştu bir kez daha! Eric ve Charlotte’tan sonra en çok sevdiğimiz çift!  Onlarla biraz pedallayıp, gün boyu toplamda 47 km’de 571 m tırmanıp durduk bir köyün arkasında. Köyün çocuklarının yardımıyla kamp alanımızı temizledik. Nico suyu filtreden geçirirken çocuklardan biri şişeyi tuttu dakikalarca gık demeden. ‘Ne yapıyoruz biz ya? Neredeyiz?’ Bu sorular sıkça aniden geliveriyor düşüncelerime. Nico’yu ve ona yardım eden çocuğu izlerken yine geldi bu sorular. Genelde bu soruları yüzümde beliren bir tebessümle cevaplıyorum. Sonra salak salak sırıttığımı fark edince toparlanıyorum. Köylere yakın kamp atmanın dezavantajları da var. Mesela tuvalete gitmek için köy kalabalığından uzaklara minik bir yürüyüşe çıktığında mutlaka seni merakından takip eden bir ufaklık oluyor. Ne yapacağını anlayınca kızarıp kaçıyorlar tabii.

D0465 (60)-FOW-Tajikistan

Phil hayatını dağcılıkla ve rehberlikle kazanıyor. Tam hayalini kurduğum meslek. Tabii sorularım bitmek bilmeyince sabah erken uyanmamıza yola erken çıkamadık.

Öğlen son köyden erzakımızı aldıktan sonra Kırgızistan yol ayrımına geldik. Polis kontrol noktası var, çünkü Pamir’e giriyorsun bu noktada. Normalde olmamasına rağmen pasaport fotokopisi istediler. Yanımızda tesadüfen vardı. Yoksa arka odadaki uyduruk fotokopi makinası kullanmak ve saçma bir para bayılmak zorundasın. Para almak için bahane, ciddi bir uygulama değil. Hemen whatsapp grubumuza yazdık bizden sonrakiler için!

Kontrol sonrası hemen orada verdiğimiz öğle molasında dün öğlen karşılaştığımız bisikletçi arkadaşlarla tekrar karşılaştık. Kırgızistan yönüne doğru birkaç km pedallayıp market aramışlar. Mary’nin midesi kötü olduğu için molamızı uzun tuttuk. Onlar devam etti. İlerde illaki tekrar karşılaşacağız. Bu yol ayrımı, delik deşik olan asfalta tamamen veda edip dağlara doğru yükseleceğimiz nokta. Artık ıssızlığa çeviriyoruz pedalları…

D0466 (18)-FOW-Tajikistan

Yollar yukarıdan gelen nehirlerle kesilmiş… Yolu mahvetmiş olmasına üzülmek yerine, kafamı sokup serinleyeceğim bir su bulduğuma seviniyorum. Sıcaklar öldürüyor. Birkaç evden oluşan köyü ve ayranımsı bir şey satmaya çalışan çocukları geride bırakıp bulduğumuz ilk düzlüğe atıyoruz çadırı. Bugün 51 km’de 979 m tırmandık ve Ogush’tayız.

D0466 (90)-FOW-Tajikistan

Dün bizim gençlere yetişiriz diye ummuştuk ve mesaj atmıştık neredesiniz diye. Gölün kenarında kamp attık mesajı gelince haritaya bakmış ve gölü göremeyince olduğumuz yere kampı atmaya karar vermiştik. Bu sabah yola çıkıp da 1 km bile yapmadan bizimkileri görünce ilk işimiz göl nerede diye sormak oldu. Meğer su birikintisiymiş, haritada olmaması gayet normal. Ama su kenarı kamp fırsatını kaçırmış olduk. Bizimkileri yakaladığımıza mutluyuz. 10 bisikletçi bir aradayız.

Bugün biraz yorucuydu benim için çünkü böyle kalabalık bir grupla pedallamak sandığım gibi eğlenceli değil aksine stresliydi. Özellikle sağımızda uçurum akarken, tek arabanın bile sığamayacağı yollarda sağımdan geçen bir bisikletli olunca huzura ermek imkânsız. O kadar yol yapmışsın, hala mı öğrenemedin sağdan geçilmemesi gerektiğini ee be kardeşim? Yol nehirlerle kesilmiş; nehirde önümde geçen arkadaşın düşüşünü izlerken dikkatim dağılınca ben de hacı yatmaz gibi devrildim. Ama şikâyetçi değilim çünkü zaten durup suya girecektim. Zahmet etmeden ıslanmış oldum. Ama sonraki nehir geçişlerinde adabımla bisikletten inip ittim. Riske gerek yok dağın tepesinde! İlerlediğimiz yolun devamını nehir sularının götürdüğünü görünce 10 bisikletçi bisikletleri ite kaka dağları aştık resmen. Yılmak yok! Öğlen vardığımız Tavildara kasabasında son ihtiyaçlarımızı aldık. Buna son kullanma tarihi geçmiş Çin makarnası (noodle) da dâhil. Sonra Duşanbe’den aldıklarımıza baktım; onlarınki de geçmiş, sıkıntı yok o zaman. Ye gitsin… Su bulmak sıkıntı; suyun tadı topraklı olduğu için direk su yerine çay yapıyorlar, hem de kaynattıkları için mikroplardan kurtulmuş oluyorlar. Biz de bir eve su sorduğumuzda 3 lt çay verdiler. Adetlere uymak lazım deyip, su aramaktan vazgeçtik. Yoldaki nehirlerden arıtacağız ilerleyen günlerde… Tavildara sonrası Pamir’in polis kontrollü kısmına giriyorsun. Kapıda polis noktası var ve GBAO iznin olmadan giremezsin. Bu noktayı geçsen bile daha çok kontrol noktası var, illaki o izin gerekli. Geçiş noktasındaki köprüyü sular götürdüğü için, yığma toprakla yapılmış yeni yoldan tıngır mıngır ilerleyip vardık polislerin yanına. Uzun sürmeden hallettik kayıt işlerimizi.

Duşanbe’de bizi evinde ağırlayan Vero’nun söylediğine göre bu yakınlarda bir yerde güzel bir kamp yeri olmalıymış. Onu bulamadık ama öğle yemeğinde ayrıldığımız bizimkileri bulduk. 10 bisikletçi aynı yerde kamp yapıyoruz. 60 km’de 1022 m tırmanış ile Langaro’ya vardık.

Diğer 6 bisikletçi erken çıktı yola. Biz ise biraz laklak yapmak biraz da Nico’nun patlayan tekerini onarmak için geç çıktık. Bugün yola, yolculuğumuzun en zorlu günü olacak diyerek çıktık çünkü 28 km’de 1500 km yükselecektik ve bunu tamamen taşlı topraklı yollarda zıpzıp zıplayarak yapacaktık. 14 km’yi öğlene kadar ancak geride bırakabildik (633 m tırmanış) ve Safederon köyüne vardık. Vero’dan aldığımız bilgiye göre burada bir market olması gerekiyordu. Market yerine köy düğününe ve damadın erkek kardeşine denk geldik. Düğün olur da yemek olmaz mı, ev sahibine denk gelinir de yemeğe çağrılmaz mı? Hopp cennete düştük. Orta Asya’dan beklemeyeceğimiz bir bolluktaydı yemek. Önümüzdeki yolu düşündükçe akşam kalma davetini de kabul ettik. Ertesi günkü tırmanışa dinç başlayacaktık. Plan böyle olmasına rağmen, gerçek böyle olmadı çünkü tüm köy sırayla bizi görmeye geldi ve defalarca aynı muhabbeti etmekten yorgun düştük. Arada bahçeyle ilgilenen kadınların yanına gidip te tanıdık otları görünce sevindim. Baktım madımağı yemeyi bilmiyorlar, hemen gösterip tarifini verdim. Sarımsaklı yoğurtlu madımak… Ay bak nasıl canım çekti şimdi.

D0468 (39)-FOW-Tajikistan

Ertesi gün, aileyle vedalaşırken Phil tutturdu ‘para vereceğim ben’ diye. Israrlarıma rağmen verdi de. Çok değil ama yine de misafirperverlikle evlerini kalplerini sana açan insanların bakış açılarını değiştirmek bu bence. Bundan sonra gelecek bisikletlilerden para isteme olasılıklarını yükseltecek. Ayrıca bunlar Müslüman insanlar, evine kim gelirse Tanrı misafiri mantığıyla yaklaşıyorlar ama para herkeste olduğu gibi dağın tepesinde yaşayan bu insanları bile etkileme gücüne sahip. Zira bunu geçtiğimiz köylerde de görecektik. Yola atlayan çocuklar, bisikletlerin önünü kesip para istiyorlar.

Dün 3258 metredeki geçide ulaşmak için 600 metre yükselmiştik. Bugünse 900 metre daha yükselerek zirveye vardık. Pamir’deki ilk geçidimiz! Kutlamalar başlasın, asın bayrakları… Yihuuu….

D0469 (72)-Tajikistan

Zirveye pedallarken önümde giden Mary’nin çılgın düşüşüne şahit oldum. Daha doğrusu tam düşerken bisikletten süper atlayıp kurtuldu. Bisiklet o kadar şanslı olmasa da Mary’ye bir şey olmadığı için mutluyuz. Derken, inişte dağıttı Mary… Kafam kadar taşların arasından ben minnak slalomlarla ilerlerken Mary yardırıyordu. Tam ‘Mary az yavaş git be annem’ diyecekken birden havada salto attığını gördüm. Yandaki uçuruma fırlamadığı için şanslıydı. Önüme düştü çuval gibi. Bisikleti ise gayet cool bir şekilde tekerin sıkıştığı kaya sayesinde park edilmiş gibi ayakta kaldı. Ay gülsem mi ağlasam mı bilemedim. Kayalar tekeri cimcikler gibi iki yandan sıkıştırmış ve dış tekeri 2 taraftan yarmışlardı. Phil ise bu sırada önde yardırmış gidiyordu. Acil durum planı ile ben Phil’i yakalamak için hızla ama kontrollü bir şekilde devam ettim. Nico ise kalıp Mary’e yardım etti. Phil’i bulduğumda ortamdaki tek uzun bitkinin gölgesinde oturmuş bizi bekliyordu. Olanları anlatınca istifini bozmadı bile. Oturmaya devam etti. Nico böyle bir şey yapsın o bisikleti kafasında paralarım valla! Nico ve Mary yanımıza gelince şimdiye kadar kasksız iniş yapan ikili birden kaskları kafalarına geçirdi! Bu arada söylemeden edemeyeceğim, geçidin tırmandığımız tarafındaki manzara güzeldi ama inişteki manzara bambaşkaydı… Off offff… Keşke yolun berbatlığı yüzünden dibimize değil de etrafa daha çok bakabilseydik. Vadi tabanına ulaştığımızda Mary yaralarını yıkamak için nehre girdi. Ardından biz de bahanemiz olmasa da daldık suya. Duşanbe’den beri 6 gündür taşın toprağın arasında ilerlemekten rengimiz kararmıştı. Nehir maceramız sonrasında renk attık resmen…

D0469 (104)b-FOW-Tajikistan

Molamızın ardından Khost’taki polis kontrol noktasına gelmiştik. Geceyi burada geçirmeye karar verdik. Görevliler ilk başta yanaşmasa da kedi gibi miyaklamalarımızı görünce izin verdiler. Oradan geçen bir araba sayesinde Özbekistan Buhara’da tanıştığımız başka bir bisikletçi çift olan Flo ve MinXin’in hemen arkamızda olduğunu öğrendik. Pamir boyunca araçların bu bilgi paylaşımları çok faydalı olacaktı.

Flo ve MinXin genel de otelde kalmayı tercih ediyor ve bütçeleri de uygun. Bu sebeple birkaç km ilerideki Kalai Khumb’a doğru devam ettiler biraz sohbetin ardından. Biz ise askerlerin atış talimi yaptıkları alanda boş kovanların arasında toplamda 39 km (14 km’de 815 m tırmanış) pedallamanın verdiği yorgunlukla attık kendimizi çadırlarımıza.

Toprak kayıyor! Tacikistan

Sonunda Tacikistan… Bisikletle dünya turumuzun 20. ülkesi… Yolculuğumuzun başından beri hayalini kurduğumuz, üzerine en çok araştırmayı yaptığımız, kötü anlarda moralimizi yüksek tutmamızı ve pedallamaya devam etmemizi sağlayan, birçok bisikletçiyle tanışacağımızı bildiğimiz, ıssızlığında huzur bulmak istediğimiz ülke Tacikistan…

Tacikistan’a giriş tereyağından kıl çeker gibi oldu ( O da ne demekse, bence hiç de kolay bir işlem değil!). Her sınır kapısında bisikletleri abidik gubidik rampalardan bina içeri sokmak farz olmuştu. Hazırdık. Sok deseler sokardık. Ama öyle olmadı. Bisikletlerimizi görmediler bile. Harika! Tek sordukları ne kadar para taşıdığımızdı. Salladık mantıklı bir miktar; tabii ki gerçeği değil. Sonra hop karşı taraftaydık. Özbek tarafında Alman bisikletçi Thorsten ile karşılaşmıştık. Sınırdan sadece 66km uzaklıkta olan Duşanbe’ye doğru bastık pedallara. Yol minik iniş çıkışlarla dolu, en sevmediklerim arasında asfalt olmayan yoldan sonra 2. sırada yer alıyor kendisi. Neden? Çünkü zırt pırt vites değiştirmekle uğraşıyorsun. Bu cümleler henüz Pamir’e girmemiş birine ait, hatırlatırım! Ama bekle haftaya alacağım dersimi, tükürdüğümü yalatacak Pamir bana! Duşanbe’ye az kala bir çayhaneden davet geldi. Geri çevirmedik tabii ki. Ayran da ikram ettiler ama güvenemediğimiz için kabul etmedik. Zira sınırdan itibaren herkes birden profesyonel bisikletçiye dönüşecekti. Şöyle yapmalıyız, böyle yapmalıyız, bunu yemeliyiz, bu zararlı vs. Pamir, sen adama neler yaptırıyorsun? Hasta olma ihtimaline karşı her an tetikteyiz!

Ne çayhane sahibi, ne de müşteriler bizi sorularıyla boğdu. Özbekistan’dan sonra burası bir harika dostum! Arabalar korna çalarak selam verip devam ediyorlar. Özbekistan’da vücudunun yarısını pencereden çıkarıp hüloloğ diye bağıran tiplerden sonra medeniyete düştük.  ATKUDA? Bir kez daha bu lafı duyayım kafamı keseceğim. Rusça ‘nerelisin’ demek. O kadar çok duyduk ki bunu. Ama işin üzücü yanı; bu soru bir sohbet başlatma sorusu değildi hiçbir zaman. Laf olsun diye sorulan bir soru, ses çıkarmış olmak için kullanılan bir yöntem, cevabını dinlemeden uzaklaşıp gittikleri anlamsız bir ‘ses’ sadece! Tacikistan’da o sıkıntı olmayacak gibi. Zira Farsça konuşuyorlar bu bölgede. İran’da konuşulandan biraz farklı olsa da bize canım İran’ı hatırlattı.

Duşanbe kesinlikle çok Avrupai bir şehir… Devasa şeritli yolların kenarları bir o kadar devasa ağaçlarla donatılmış. Her yer havuzlu parklarla dolu. Trafik polisi her an gözlemde. Son model arabalar, her şeyi kolaylıkla bulabileceğiniz mağazalar…

Bizim ilk işimiz, bisikletçi camiasında meşhur olan Vero’nun evine gitmek oldu. Kendisi Avrupa Komisyonu’nun Tacikistan ayağında çalışan Fransız bir kadın… 2 katlı ve kocaman bahçeli bir evi var ve kapısı sonuna kadar sınırsız sayıda bisikletçiye açık. Zaten gittiğimizde de 9 tanesi oradaydı. Ermenistan’dan tanıştığımız canlarımız Fransız Charlotte ve Eric (PLQA), Amerikalı Mary ve Phil (FreeTwoWheel), Alman Patrick (worldbicyclist), Fransız Oliver (En route avec aile), İran ve Türkmenistan’da bir süre beraber pedalladığımız Alman Anselm, Buhara’da tanıştığımız Alman Flo ve karısı Çinli MinXin (Bike to Asia)…

D0459 (1)-FOW-Tajikstan

Gün kutlama günüdür. İran’daki vize sıkıntıları, Türkmenistan’daki hastalıklar, Özbekistan’ın sıcakları… Hepsi geride kaldı. Pamir’den önceki son nokta burası… Hayatı bizim gibi gören ve yaşayan, ilerleyen zamanlarda harika dostlarımız olacak insanlarla birlikteyiz.  Bu kutlanmaz da ne kutlanır?

D0459 (17)-FOW-Tajikstan

Ertesi gün koşturaraktan GBAO izni almaya gittik. Nedir ki bu GBAO izni? Pamir’in bazı bölgeleri askerlerce korunuyor ve o alana girmek için bu izni almak zorundasın. Almadan girmek imkânsız ve Duşanbe haricindeki yerlerden almak çok zor! Belki o da imkânsızdır… Şansımı denemek istemezdim. Alacaklar için kısaca yazayım. GBAO bürosundan bir kâğıt veriyorlar. O kâğıtla yakındaki bankaya gidip 20 somoni ödeyip makbuzu buraya geri getiriyorsun ve işlem başlıyor. Normalde ertesi güne veriyorlar fakat ertesi gün Ramazan bayramına denk geldiği için çingeneliklerim sonuç buldu ve bugün akşama doğru vermeyi kabul ettiler.

Belgemizi beklerken, Nico’nun Özbekistan’da bir eşek tarafından kırılan bisiklet dayanağına çözüm aradık. Duşanbe her ne kadar Avrupai bir şehir olsa da bisiklet dükkânı ve bisiklet parçaları konusunda kıt… Vero’nun evinde bir bisikletçinin ihtiyacı olabilecek her türlü bilginin yazılı olduğu bir harita var. O haritada bulunan bütün bisikletçileri gezdik ve sonuç olumsuz. Pamir’de 4000 metre yükseklikte bisikleti dayayacak ağaç bul kolaysa, püffff…

Ardından bizden önce gelen bisikletçi arkadaşların bahsettiği Vero’nun evinin yakınlarındaki Merv adlı restorana gittik. Gittik ki ne görelim; bizimkilerin ‘Merv’ deyip durdukları restoran ‘Merve’ adında bir Türk restoranı… Allah değmeyin keyfime, çıkmam ben buradan artık.  Türk garson yoktu ama bir tanesi Türkçe konuşuyordu. Patron Türk’müş ama bugün burada değilmiş. Başka sefere artık…

GBAO iznimizi aldıktan sonra, Buhara’da pazardan aldığımız, sürünce daha da hızlı yanmana sebep olan güneş kremimizin yerine yenisini almak amacıyla yine Vero’nun haritasında yer alan markete gittim. Ve buldum! Bugün her şey yolunda!

Vero’nun evine döndüğümüzde aramıza 2 Alman bisikletçi daha katılmıştı; Mia ve Olivier (radwild.de).

Ertesi gün, Ramazan bayramından istifade Vero tatile gidiyor. Eee haliyle 14 bisikletçi dışarı. Fransız Olivier ve Alman Patrick, Pamir’den gelip Özbekistan tarafına gidiyorlar ve o tarafa doğru yola çıktılar. Ama henüz geri kalanlardan hiç kimse Pamir’e girmek için hazır değil. O yüzden cümbür cemaat Green House Hostel’e gidiyoruz. Bu hostel adını yaz bir köşeye… Kocaman bir mutfağı var ve misafirlerin kullanımına özel.  Biz 4 ranzanın bulunduğu bir odayı 10 bisikletçi 100 $’a kapattık. Anselm ve Thorsten haricinde herkes burada kalıyor.

Ertesi gün İsviçreli Mischa katıldı aramıza ve Anselm ile Thorsten de burada kalmaya karar verdi. Bugün yola çıkmamızın nedeni, Çinli MinXin’in bize Çin mantısı yapacak olması. Semerkant’ta yapmıştı ve bizi bizden almıştı. Bu teklife hayır diyemeyiz. Yarın çıkarız yola.

DSC01310-PLQA-Tajikstan

Ve ertesi gün; biz hala Duşanbe’deyiz ama bahanemiz çok geçerli. Bizden önce Pamir’e giren arkadaşlardan aldığımız haberler hiç de iç açıcı değil. Aşırı yağışlar nedeniyle oluşan bir toprak kayması, yeni bir göl oluşturmuş. 12 metre derinliğinde. Bu yeni gölün, bir barajı yıkma ihtimali varmış. Eğer bu olursa geçeceğimiz bütün vadi sular altında kalacak. Gecenin bir köründe çadırda horul horul uyurken aniden sulara kapılıp gitme ya da toprak kaymasının altında kalma ihtimali çok da şayeste olmadığından bugün yola çıkmıyoruz. Yarın kısmetse.

Ertesi güne daha da kötü haberlerle uyandık. Hükümet bütün Pamir’i tehlike sebebiyle kapatmış. Kaldık mı Duşanbe’de! Pofff ki ne poffff….

Aramıza Tahran’da elçiliklerde tanıştığımız Yeni Zelendalı Patrick ve İtalyan Mirko, adlarını daha önceden duyduğumuz İsviçreli Linda ve Francesco, ve Azeri bir bisikletçi katıldı. Green House hostelde Pamir’in açılmasını bekleyen 18 bisikletçiyiz. Akşama da Özbek-Tacik sınırındaki zorunlu 20 günlük bekleyişinden kurtulan Cemal abi ziyarete geldi ama o Türk elçiliğinde kalıyor.

D0464 (4)-FOW-Tajikstan

Ve tabii bugün de yola çıkmadık ama sadece tembelliğimizden. Pamir’den artık herhangi bir haber gelmiyor. Sanırım bu iyi haber!

Duşanbe’de 6 geceden sonra tekrar yollardayız. Herkes farklı zamanlarda çıkmaya karar verdi. Biz Charlotte ve Eric’le düştük yollara… Bakalım bizi yeni maceramızda neler bekliyor. Pamir açık mı kapalı mı bilmiyoruz ama vizemizden daha fazla yemek istemiyoruz. Altımızdaki ya da üstümüzdeki toprak kaymadıkça sorun yok!

 

Acısıyla tatlısıyla elveda Özbekistan

Dün normale göre biraz erken mola vermiştik. Sebebi ise tırmanışın başlayacak olmasıydı. Sabah yaptığımız tırmanışlar daha verimli oluyor. Bir süre tırmandıktan sonra vardığımız minik köyde doluştu teyzeler amcalar başımıza ama sinir bozucu sorular yerine sadece gülümsemeleriyle karşıladılar. Biz de bu bulunmaz huzurlu fırsatı yakalayınca biraz molamızı uzatalım dedik ve kavun alıp yedik. Yaşadıkları dünyalarını merak ediyorum. Yaşamak ister miydim bilmiyorum. Kavun yiyor olmamızı hayretle karşıladıkları küçük bir dünyaları var. Muhtemelen çoğu bu minik dağ köyünden başka bir yere ayak basmamış. Dileriz kısa süreli varlığımız, çat pat muhabbetimizle güzel bir iz bırakmışızdır geride.

Tırmanmaya biraz daha devam ettikten sonra yine bir çayhanede mola verdik. Hem sıcak, hem yorgunuz, hem de Özbekistan’daki varlığımız boyunca sınır tanımak bilmeyen patavatsız soruların artmasının gerginliği var. Bisikletleri yerleştirip de masamıza oturmamız 20 dakika falan sürdü herkesin aynı soruları teker teker sorması sebebiyle.

Bir kişi aynı soruyu 5 farklı şekilde sorup cevabını alınca ancak rahatlıyor. Şöyle ki;

A: Nereden geliyorsun?

Nico: Fransa.

A: Paris ?

Nico: Evet.

A: Haaa Fransa!

Nico: Evet Fransa.

A: Avrupa?

Nico: Evet Fransa.

Ya da Özbek Türkçesiyle gayet rahat anlaşırken;

A: Nereden geliyorsun?

Gökben: Türkiye.

A: Rusça biliyor musun?

Gökben: Eee Türkçe anlaşabiiyoruz?!

Masamıza ulaştığımızda ise çayhane sahibi, karısı ve kızı geldi ve hiç sormaya gerek duymadan oturdular masamıza. Ne de olsa onların mekân. Belki onların kültüründe gelen misafire hal hatır sormak gereklidir. Bunu anlarım. Ama yorgunluktan öldükleri her hallerinden belli olan seferilere bir su ikram edilir eğer o kadar değerliyse misafirin. Bu sınır tanımazlığın tamamen meraktan olduğuna inanıyorum. Misafirperverlikle ilgisi yok.

Soru cevap kısmından sonra yemek siparişi verebildik. Sonrasında mekânda tesadüfen bulunan Türk tır şoförünü getirdi sahip. Gözünü yediğim şoför amcam ya… Yorgunluktan öldüğümüzü saniyesinde anlayıp ‘Siz dinlenin, ben bunlara söylerim durumunuzu biraz kafa dinlersiniz.’ dedi. Yolda olanın halinden ancak yolda olan anlıyor. Canım şoför amcam ya, sayesinde iki rekât uyuduk.

Uyandıktan sonra mekân sahibinin kızının yardımıyla şişelerimizi doldururken küpelerimin gümüş olup olmadığını sordu. Basit halka küpeler… Öyle şıngır mıngır podyuma çıkar gibi turlayacak halim yok zaten… Gümüşlerdi. 10 dakika sonra tekrar gelip aynı soruyu sordu ve aynı cevabı alınca koluna takılı olan saç lastiğini hediye etti bana. Bu satırları yazarken gidişatı net yazıyorum ama süreç o kadar net değildi ve ben bir hediye aldığım için mutluydum. 5 dakika sonra kulağımdaki küpelerden birini isteyince verdiği hediyenin o kadar da iyi niyet içermediğini anladım. Küpelerin benim için manevi ya da çok önemli maddi bir değeri yok ama yine de bu çakalca yaklaşım beni biraz üzüntüye gark etmedi değil. (Güncelleme: 1 yıldır hiç çıkarmadım lastiği kolumdan, hala taş gibi. Verimli bir takasmış!)

Akşam sekize kadar tırmanmaya devam ettik. Geçide 3 km kala çok güzel manzaralı bir çayhane bulunca burada günü sonlandırdık. Dağların tepesinde püfür püfür esiyor. Moladaki iki kamyoncu amca bizi divanlarına çaya davet etti. Yardımlarıyla restoran sahibinden burada kalmak için istedik. Alışılmışın dışında soruları vardı bu kamyoncu amcaların. Benim Müslüman bir ülke, Nico’nun ise Hristiyan bir ülkeden gelmemiz sebebiyle çocuğumuzun hangi dinden olacağını kendi aralarında tartışırken biz yemek pişirme hazırlıklarına giriştik. Bunu gören kamyoncu amca burada yemek yapılıyor hatırlatmasında bulundu. Bütçemizin kısıtlı olduğunu söyleyince hemen siparişleri verdi bizim için… Bugün 3 tane süper kamyoncu amcayla günümüz şayeste anlarla doldu. Yemekte ‘katık’ adında yoğurt – çökelek karışımı bir yiyecek vardı. Ekmeğin üzerine sürüp yemelik… Uzun süredir Özbekistan’da olmamıza rağmen ilk kez karşılaşıyorduk. Bu taraflara yolu düşenlere tavsiye edilir. Yemekten ziyade bizi mutlu edense hoş sohbetti. Garip garip sorular cevaplamak zorunda kalmadığımız, isteyerek sohbete dahil olduğumuz hoş bir geceydi. Nico’nun doğum günüydü bugün ve öğlenki kavundan başka hediyem olamadı maalesef kendisine çölün ortasında olmamız sebebiyle… Ama bu hoş sohbet, bu güzel insanlar bizim için en güzel hediye… Sıcak olduğu için uzun zamandır kullanmadığımız tulumlarımızı kullanma vaktiydi bu gece. Dağların tepesinde püfür püfür…

D0456 (1)-FOW-Uzbekistan

Sabahın ilk ışıklarıyla Derbent’teki geçidin geriye kalan son 3 kilometresini de tamamlayıp saldık aşağı… Yol yer yer güzel, yer yer taş toprak, toz bulutu… Yokuşun bittiği yerde de pasaport kontrolü yapan polisler… Kayıt yapıyorlar yolda sık sık durdurup… Ardından uzun bir tırmanış geliyordu. Tekrar iniş ve tırmanış sonunda öğlen 11:30’da 38 derece sıcağın altında suyumuzu çoook önce bitirmiş olduğumuz için son nefesimi vermeden hemen önce bir kasaba belirdi ufukta! Durduğumuz çayhanenin çeşmesine ulaşmaya çalışırken zorla kollarımdan tutup da fotoğrafımı çekmeye çalışan adama biraz atarlanmış olabilirim. Ama suyumu içince gidip verdim pozumu. Molayı 5’te bitirip inişe devam ettik. Buradaki vadi tabanında da polis kontrol noktası vardı. Polisler bizi kavunla karşıladı. Alman bisikletçi arkadaşlar Anselm ve Thorsten’in sabah buradan geçtiğini öğrendik. Kontrolden sonra harika bir kum vadisinde 4 km’lik son tırmanışımızı yaptık. Buradan sonra yapacağımız iniş, şimdiye kadarki bütün tırmanışları nötrleyecekti. Guzar-Tangimush arasının bu kadar çılgın tırmanışlı olduğunu duymamıştık.

Güneşin batmasına yakın, bir evden bahçelerine çadır kurmak için izin istedik ve akşam yemeğine davet edildik. Evin büyük kızı Hafize rehberimiz oldu. Annesi Nurzuhal çok uzun zamandır hasret kaldığımız patates kızartması pişirdi bizim için. Ailenin bütün bebişleriyle çocuklarıyla oynadık oynaştık. Sofrayı sadece bizim için ayırdıkları köşeye hazırladılar. Yemeğimizi yerken Hafize bütün çocukları uzaklaştırdı rahat yiyelim diye. Yarın Özbekistan’daki son günümüz ve bu kadar zamandır gün içerisinde iletişim bizi zorlasa da akşam hep güzel yürekli insanlara denk geldik. Hep huzurla kapadık gözlerimizi yıldızlara. Ama bu geceki gibisi olmamıştı hiç. Bizi bağırlarına basan bu ailenin hiçbir ferdini tekrar görmeyeceğiz ama o gülümseyen gözleri hep hafızamızda kalacak.

Sabah Hafize ve ailesiyle vedalaşıp Özbekistan’da son kilometrelerimizi pedallamya başladık. Öğlen sıcağına denk gelmemek için verdiğimiz geleneksel molamızı bugün atlayıp, sınıra çok yakın olan kasabaya kadar pedalladık. Vardığımızda 70 km olmuştu. Normalde Tacikistan’a girebilirdik ama günün ortasında girip de 45 günlük Tacikistan vizemizden 1 gün harcamak istemedik. Sınır kasabasının içinde vakit geçirecek bir çayhane ararken önünde durakladığımız kafeden dondurma verdiler ve çayhanenin yerini tarif ettiler. Bugün yola çıkışımızın 15. ay dönümü ve son Özbek paralarımızı harcamamız gerek bahaneleriyle kendimize bir güzellik yapıp bira aldık. O sıcakta bira üzerine, gölgede uyku paha biçilmezdi. Kalkınca bir salata sipariş ettik ama çayhanenin sahibi kadın yanında patates kızartması ve çay da yolladı müesseseden. Servisi ise kızları yapıyor. Tam bir aile mekânı… Bu tatlı kızlarla ve anneleriyle vedalaştıktan sonra sınıra biraz daha yaklaştık. Yoldaki marketten Thorsten’in yarım saat önce geçtiğini öğrendik. Anselm ile ayırmışlar yolları. Kesin önümüzdeki derede yüzüyordur diye bakındık. Adamın tarzı bu; bir gıdım su buldu mu atlıyor. Ama haritadaki dere kurumuştu, bulamadık. Sınıra gelmiştik. Sınırdaki Türk kamyonlarından burada bir bisikletçinin bir süredir konakladığını öğrendik. O bisikletçi en son Tiflis’te buluştuğumuz ve sonrasında internetten yazıştığımız Cemal abi‘den başkası değildi. Vize firmasının azizliğine uğrayıp 30 gün olarak başvurduğu vizeyi 26 günlük almış fakat kontrol etmemişti. Sınırdan çıkmakta gecikmiş ve pasaportuna el konulmuştu. 15 gündür buradaydı (Güncelleme; 4-5  gün daha kaldı.). 15 gündür pasaport ofisine gidip gelmekten, araya aracılar sokmaktan ve sonuç alamamaktan bitkin düşmüştü. Çadırının oraya doğru gidip de ‘Cemal abiiii’ diye bağırınca o kocaman gülümsemesi ve şoktaki suratıyla çıktı karşımıza. Bu uzak diyarlarda bildik bir yüz bulmak kadar hasretlik gideren bir his daha olduğunu düşünmüyorum. Burada onu yalnız bırakmayan Türk kamyon şoförlerinin akşam yemeğine davetliydik. Kamyonun altındaki mutfak kapısı açılıp da amcalar maharetlerini döktürmeye başlayınca değmeyin keyfimize… Sarmalar, zeytinler, çoban salata, Türk çayı… Öleceğim mutluluktan… Ailenden bilmem kaç bin kilometre uzaktasın. Bilmediğin bir ülkeden bilmediğin başka bir ülkeye geçmek için sınırda bekliyorsun ve ‘abi’ dediğin birisiyle karşılaşıp, en çok sevdiğin ve özlediğin yemekleri buluyorsun. Daha ne isteyebilirsin ki?  

D0457 (11)-FOW-Uzbekistan

Ertesi sabah, Cemal abiyle vedalaşarak ve pasaportunu bir an önce almasını dileyerek sınır kontrol binasına girdik. Kıl bir kadın polis, şimdiye kadar hiçbir sınırda olmadığı kadar kontrol etti beni. Bütün çantalarımı boşalttırdı. Telefonumdaki bütün fotoğraflara baktı.  Fotoğraftaki kişileri sordu. ‘Ablaların mı?’ Napıcan? Oğluna mı alıcan? Tövbe tövbe… Biz kontroldeyken Thorsten de peşimizden girdi. Meğer dün akşam geçmişiz de görmemişiz onu.

Özbekistan’da 16 gece geçirdik. 16 günün 10’unda pedallayıp, 6’sında dinlendik ve toplamda 830 km pedalladık ve 4787 m tırmandık.

Özbekistan benim için şimdiye kadarki en zor ülkeydi. Sıcaklar, yemek alışkanlıkları, en çok da insanların yaklaşımları yordu beni. Ama misafirperverlik tam da umduğumuz gibiydi; 1 kez bile açmadık çadırımızı çünkü sürekli bir yerlere davetliydik. Günün her anlamdaki yorgunluğunu, bize evini açan yemeğini paylaşan güzel insanlarla sohbet ederek attık. Acısıyla tatlısıyla elveda Özbekistan… Sırada sabırsızlıkla beklediğimiz Tacikistan

Eşeğini kaybeden bisikletçi; Şehri Sebz

Semerkant çıkışında bizi çılgın bir tırmanışın beklediğini bildiğimizden sabahın köründe çıktık yola. Kestirme olsun diye şehrin en dandik çıkışını seçtik. Yola girene kadar nasıl olacağını bilmek imkânsız. Girdik bir kere deyip devam ettik ve en sonunda tırmanış başladı. Özbekistan’da hiç alışık olmadığımız şeyler bekliyordu bizi; mesela ağaç vardı, dere vardı, en önemlisi de mükemmel bir esinti vardı. Bir tırmanışı daha güzel kılan bir şey yok bence. Hele bir de çölden yeni çıkıyorsanız…

Tırmanışın ortalarında köy marketinden soğuk bir şeyler almak için durduğumuzda ot yüklü eşekler geçti yanımızdan. Aaa fotoğraf çekmeliyim diye telaş yaparken eşeklerin ne tarafa doğru gittiğine hiç dikkat etmedim. Arkamdan patır kütür sesler geldiğinde ilk anda bakmaya cesaret edemedim. Nico’nun bisikletine çarpmıştı eşek, devirmişti ve hiçbir şey olmamışçasına yoluna deva ediyordu. Hadi bu eşek, anlarım da sahibi de eşekten farkı olmadan yoluna devam etti ve gitti. İnsan gelir, bisikleti kaldırmaya çalışır. Ruhsuz herif… Hasar tespiti; bir kırık bisiklet dayanağı! Ben çok kırdım bisiklet dayanağımı ama Nico ilk kez kırıyordu ve işin kötüsü, dayanak olmadan Nico’nun bisiklete binmesi çok zor. Akrobasi ile binebiliyor. O sebeple benim güzelim, canımın içi bisiklet dayanağımı Nico’ya vermem gerekecek ve her durduğumuzda dayanacak yer arama derdiyle bu bi’ çare ilgilenecek… Vah bana, vaylar bana….

Geçit sonrası bir çayhanede öğle molamızı verdik. Dün sabah hostelden ayrılan Charlotte ve Eric geceyi burada geçirmişler. Bu çayhane konumu gereği biraz pahalı olduğundan sadece bir kola alıp birkaç saat oturduk. Gölgede çardak keyfi… Uzun zamandır ilk kez üşüdük. Üşüdüğüme seviniyorum, değişik bir zevk…

Moladan sonra saldık aşağı… Ama cidden çok tehlikeli bir yoldu çünkü bir süre mükemmel, sonra aniden çat diye kötüleşiyor. Sonra tekrar harika bir yol. Düzgün kısımda kendini tutamayıp hız yapıyor insan, ama sonra aniden çıkan delikte ne yapacağını şaşırıyor. Hep kötü olmasını tercih ederim çünkü pür dikkat yola odaklanıyorsun. Nico genelde daha temkinli böyle yollarda. Ben önde yardırmış giderken bana dikkatli olmamı söylemek için yetişmeye çalışmış garibim ve tam o sırada bir çukura girmiş. Düşmemiş ama ayağı pedaldan kayınca topuğu pedala çarpmış. Artık nasıl bir damarsa bütün kanı boşalttı dışarı… Poffff şakır şakır… Bugün şanslı değiliz… Ama dur! Daha gün bitmedi…

Yokuş bitince öyle her turist rotasında olmayan ama UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne dâhil olan bir şehre vardık; Şehri Sebz. ‘Yeşilin şehri’, Timur’un doğduğu şehir… Buradaki sarayın adı Aksaray ama saraydan geriye sadece 2 giriş kalmış. Bu girişlerde önceden kemerle birleşen kuleler, artık kemerlerden eser kalmamış olsa bile 33 metrelik heybetleriyle yıkılmış sarayı gözünde canlandırmanı sağlıyorlar. Tek başlarına bu şehrin kudretini koruyorlar.  Buhara ve Semerkant’tan ziyade buraya daha bir kanımız kaynadı. Plansız gelerek bulmamıza sevindiğimiz için mi yoksa ortalıkta hiç turist olmadığından şehri daha rahat yaşayabildiğimiz için mi bilinmez ama ‘hey gidi’ ile anacağımız birkaç şehirden birisi olacak mazimizde…

Sarayın içinde yer alan ve 1400’lerden kalan camiye bu geceyi burada geçirebilir miyiz diye sorduğumuzda imam ‘evet’ diyemese de yan sokaktaki evin beyine sorarak orada kalmamızı sağlıyor. Bisikletler, bizi takip eden ahalinin yardımıyla avluya yerleştirildikten sonra çay servisi ile birlikte bütün akrabaların ziyareti başlıyor. Akrabalar evlerine çekilince yemek servisi başlıyor. Eee şimdi kendini eski zamanlarda çok uzaklardan atıyla o saraya gelmiş bir saray mensubu olarak hissetmez misin arkadaş? Hissedersin…

Allah sevindirmek istediği kuluna önce eşeğini kaybettirir, sonra buldururmuş. Sevgili kullarız sanırım. Gün içerisinde can sıkıcı olaylar yakamızı bırakmamış olsa de günü gülümsemelerle bitiriyoruz. Kırık bisiklet dayanağı, fışkıran topuk… Ardından Şehr-i Sebz’in harika insanları… El üstünde tutulduğumuz, bir isteğimizin ikiletilmediği sıcacık bir çatı altında bir o kadar sıcak kalpli insanların arasında huzurla kapadık gözlerimizi stresli güne…

D0453 (104)-FOW-Uzbekistan

Sabah biraz aylaklık edip 6’da kalktık ve ev halkıyla vedalaşıp düştük yollara. Normalde Semerkant’tan sonra direk Tacikistan’a girilebilecek bir sınır kapısı var ama maalesef sadece o ülke vatandaşlarına açık. O sebeple çılgınca güneye, Baysun’a doğru inip sonra tekrar kuzeye Duşanbe’ye doğru çıkmamız gerekiyor. Yolun bugünkü kısmı gerçekten sıkıcıydı. Çölde hiçbir şey görmeden, kimseyle karşılaşmadan 65 km yapıp öğle molası verdik. Yorgunluğun üstüne uyumaya çalışırken, gelip seni uyandırıp bisikletin ne kadar olduğunu soran insanlarla karşılaşınca gözlerini kapatıp bir önceki akşam karşılaştığın güzel insanların yanına ışınlanmayı hayal etmekten başka bir şey yapamıyorsun. Molamızın ardından kısa bir süre sonra yanımızda yavaşlayan bir arabanın arka kapısı açıldı ve arka koltukta oturanlar dışarıya alnından vurulmuş bir hayvan uzattılar. Köpek sandığım zavallı hayvan şişmişti… Ben afallamış bir şekilde bakarken adamlar ‘wolf wolf’ (kurt) diye bağırıp kahkahalar eşliğinde uzaklaştılar. Öldürdünüz madem ölüsüne saygı duyun şerefsizler…

Sıcaklar ve çekici olmayan yol sebebiyle günü 85 km’de Guzar’da sonlandırdık. Ama dünkü gibi oldu. Gün içerisinde ilk önce ipod’un şarj kablosunu kaybettik. Nico mola verdiğimiz yere kadar geri döndü ama bulamadı. Haliyle hüzünle yola devam ettik. Birkaç kilometre sonra kablonun benim arka tekerime kaçak otostopçu olarak yerleştiğini fark ettik.

Sonrasında akşam için bir çayhanenin divanında uyumak için izin istedik. Adamların cevabındaki rahatlığı sonradan anlayacaktık. Meğer Anselm ve Thorsten dün gece burada yatmış. Adamlar bisikletçiler konusunda tecrübeli. ‘Evet’ cevabının ardından arka taraftaki yüzme havuzunu gösterdi. Çok şanslıyız biz ya… Öyle böyle değil…

(Devamı Özbekistan: Bölüm 5‘te)

D0454 (16)-FOW-Uzbekistan

 

Bisikletçi istilası; Semerkant

Pamuk tarlasındaki evinde bizi ağırlayan ve üzerine sucuk pişiren harika insana veda ettikten sonra yine karga bokunu yemeden yollardayız… 3 gündür böyle ve üzerine günde 100 km’den fazla sürmemiz, delik deşik yollar, üzerimize süren arabalar… Son günler canımıza okudu resmen ama Semerkant’a varacağız bugün ve Tahran’da ayrıldığımız Charlotte ve Eric’i orada yakalama ihtimalimiz var. Çok mutlu oluruz bu gerçekleşirse…

Ama ilk önce Semerkant’a varalım! Anayollar nispeten daha iyiyken, biz kestirme olsun diye ara yola girdik. Öğrenemedik bir türlü tecrübelerimizden… Hoplaya zıplaya vardık Semerkant’a… Burada bizi ağırlayacak kimseyi bulamadığımızdan bisikletçilerin tercihi olan Bahadir hostele yönlendik. Tarihi kısmın içinde şirin bir ailenin şirin bir hosteli… Geceliği 2 kişi 20 $, kahvaltı dahil. Gelir gelmez kavun, çay, bisküvi ikram ediyorlar ve divanlara yayılıp keyfine bakıyorsun. Eric ve Charlotte’un bisikletleri burada…. Holeyyy… Bizden mutlusu yok… Hostelin duvarları buradan geçen yolcuların notlarıyla bezeli… Tabii hemen Türkleri aramaya başlıyor gözler ve buluyor; BisikleTema, İbrahim Yeşilyurt (motor), Özhan Ünverdi (motor), Rüzgârın İzinde (motor)…

Biz çayları yudumlarken güzellik uykularından uyanan Charlotte ve Eric (PLQA) iniyor aşağı. Bizi görünce çığlık kıyamet… Beklemiyorlardı tabii… Normalde yarın yola çıkacaklardı ama bakalım kaç gün uzayacak o ‘yarın’…  Sonradan hostele Alman Claudia ve Joan (Cycling Home) geliyor bisikletleriyle. Onlar da balayı turundalar; bisikletleriyle Güney Doğu Asya’dan evlerine pedallıyorlar. Özbekistan’da kuzenleri katılmış. 7 bisikletçi, geride kalan kilometrelerin yorgunluğunu anılarımızı paylaşarak attık. Akşam yemeği için gittiğimiz restoranda biber dolması buldum. Naptım? Hemen gömdüm. Nico Türkmenistan’dan beri düzeltemedi motoru. O sebeple sadece pilav ısmarladı ama öyle yağlı geldi ki pilav, Nico’nun akşam ziyareti sadece tuvalete olabildi.

Ertesi gün, kahvaltı olmasa uyanmazdık herhâlde… Nasıl yorulduysak artık… Kahvaltı sonrasında İran’da Tahran’daki vize kuyruklarından birinde tanıştığımız İtalyan Mirko ve Türkmen sınırından 2 gün önce yolda karşılaştığımız İrlandalı Alex katıldı aramıza. Birkaç saat sonra İran’ın sonlarında Türkmenistan’ın başlarında 3-4 gün beraber pedalladığımız ve sonrasında Buhara’da aynı Warmshowers’da kaldığımız Alman Anselm ve Thorsten…

Son zamanlarda kendimi iyi hissetmiyordum psikolojik olarak. Tahran’da vize savaşlarıyla başlayan bir stres yumağı, ardından Türkmenistan’ın çöllerinde vize yüzünden yaşadığımız zamanla yarış ve hastalıklar, Özbeklerin bize garip yaklaşımı… Hepsi birden fazla gelmişti. Ama şımarık kız çocuğu gibi davrandığımı düşündüğüm için dışa vurmuyordum. Bugün hep beraber konuşurken çoğunun da aynı hislere sahip olduğunu öğrenince rahatladım. Nedense turun bu kısmı herkesi yormuş ve herkes bir an önce Duşanbe’ye varmak için pedallıyor. Bir an önce Pamir’e ve ıssızlığına varmak istiyor. Umarım Pamir’den beklentilerimiz bizi yüzüstü bırakmaz ve kaybettiğimiz o tutkumuza tekrar kavuşuruz.

Semerkant’ta 3. günümüzde artık biraz şehri gezelim dedik ve anıt mezarların olduğu Shah-i Zinda’ya gittik. Normalde giriş pahalı ama halk mezarlığına açılan arka kapıdan girince para vermiyoruz. Bu bilgiyi birkaç gün önce gelen Eric ve Charlotte’dan aldık. Denedik, oldu. Yöresel ürünlerin satıldığı pazara gidip baharat aldık. Burada sarı havuç meşhur. Henüz denemek kısmet olmadı. Ayrıca pazarda dikkatimizi çeken başka bir konu da çocuk, kadın bütün dişilerin bir tür boyayla kaşlarını birleştirmesi… Tek kaş mubah herhâlde… Öğlen sıcağında tekrar otele dönüp akşamüzeri Semerkant’ın Registan’ı görmeye gittik. Anlamı ‘kumlu yer’… Eylül’deki bayramda düzenlenecek tören için yapılan hazırlıklar sebebiyle kapalıydı. Dışardan bir bakış atabiliyorsun sadece. Hava kararınca Timur’un mezarına gittik. Işıklandırmalar altında gündüze göre kesinlikle daha güzeldi.

Semerkant’daki 4. günümüzde Eric ve Charlotte 2 gün rötarla yola düştü tekrardan. Duşanbe’de buluşup Pamir’e beraber gireceğiz. O günü sabırsızlıkla bekliyoruz.

Hostelde hala 11 bisikletçiyiz çünkü Buhara’da tanıştığımız bisikletçiler Alman Flo ve karısı Çinli MinXin’de (Bike to Asia) aramıza katıldı.

Semerkant’taki 5. günümüzde Anselm ve Thorsten gitti ama yerine İngiliz Gary ve Tahran’da tanıştığımız Yeni Zelandalı Patrick geldi. Akşam MinXin bize Çin mantısı (dumpling) yapmayı öğretti. Süperdi. Çin’de yemekler böyleyse yaşadık ulennn…. Bisikletinde gitar taşımak da nesi diyorduk ama Alex kulaklarımızın pasını giderdi biz mantıya gömerken…

D0452 (4)-FOW-Uzbekistan

Semerkant ‘istan’ ülkelerinin kalbinde yer alması sebebiyle birçok turcunun durak noktası. Bizim de olduğu gibi. İster istemez birçok bisikletçiyle karşılaşıyorsun. Biz değişik ülkelerden, değişik hikayeleri olan 13 tanesiyle karşılaştık. Çok da harika oldu yeni dostlar edinmek.

15 kişilik bisikletçi istilamızın ardından kumların ardındaki bu ışıklı şehre ve bu güzel dostlara veda vakti. Ama biliyoruz ki bir yerlerde tekrar karşılaşacağız hepsiyle… O yüzden sadece ‘elveda Semerkant’…

(Devamı Özbekistan: Bölüm 4‘te)