Zigzaglı geçit !

Zigzaglı geçit !

27

AĞUSTOS 2015

 

Gün: 501 – 12850 km
Taldyk Geçidi, Kırgızistan

Kırgızistan’daki 2. sabahımızda at sürüşü ve harika bir Kırgız kahvaltısının ardından sabahın verdiği dinçlikle 7 km’de 200 metre tırmanan 3615 m rakımdaki geçide bir çırpıda çıktık. 8 bisikletçiden oluşan klasik geçit fotoğrafını çektikten sonra aşağıya şöyle bir bakınca hep o fotoğraflarda gördüğümüz zigzaglı yolları sonunda biz de gördük. 2 yıldır yollarda çok zigzaglar tırmandık ama hep ya bir orman vardı ya da tepeler ve hiç o zigzagların hepsini birden görememiştik. Şimdi ise o ünlü zigzagları inecektik! Çıkıyor olmadığımız için mutluyum!

Saldık aşağı… Her yer yurt ve hayvan dolu… Fotoğraf çekmek için zırt pırt durduğumuzdan Lindaları kaybettik. Ama arkadan gelen İngiliz Dan bizi yakaladı. Bu sabah Sarıtaş’tan çıkmış. Uçuyor zağar. Bazen de böyle uçar-pedallar bisikletçilere denk gelmiyor değiliz.

İnmiyor muyduk yahu? Bu beklenmedik mini geçit de nereden peyda oldu? Neyse ki tırmanışın tabanından tavanını görebildiğimiz için sıkıntı yok. Ve bu aralığa serpilmiş bisikletçiler… Tepeye varan soluklanmak için diğerlerini bekliyor. 9’luyu tamamlayınca tekrar başladık beraber pedallamaya. İnişteki ilk köyde öğle molası verdik. Kapısını çalıp da su istediğimiz evden yemek daveti aldık ama 9 bisikletçi birden giremezdik içeri o yüzden bizimkilerle yemek yedikten sonra onlar yola çıkınca sadece dördümüz çay içmeye gittik. Kırgızca’yı ne kadar rahat anlasam da bizi davet eden kadının adını anlayamadım ama bebeğinin adı Ayana. Ayana’nın annesi bize çay, ekmek ve çok lezzetli bir biber sosu getirdi. Her ne kadar öğle yemeği yemiş olsak da bu sosa doyamadık bir türlü. Ardından şekerlemeler ve bisküviler… Kalkmaya yakın kayınbaba ve kayınbirader geldi eve. Ben ‘ ay eyvah kadının başı derde mi girecek acaba’ derken dayı oturdu bizimle sohbete girdi. Hoş sohbetin ardından tekrar yollara düşme vakti. Osh’dan dönüşte tekrar buradan geçeceğiz. Geçerken yemeğe gelmek için sözleştik. Çektiğimiz fotoğraflarını da bastırıp getireceğiz.

Biraz ilerledikten sonra yolda duran bir arabadan çıkan bir adamın profesyonel bir makinayla fotoğraflarımızı çektiğini görünce durduk yanında. Türk olduğumu duyunca Türkçe konuşmaya başladı. Meğer Ankara Üniversitesi’nde okumuş! Ağlayan bebeğini arabada bırakıp koşup elimize bir şeyler tutuşturup tekrar bebeğine koşan karısının verdiği şeyleri anlattı; kurut. ‘Kurumuş yoğurt topçukları’ olarak tanımlanabilir. Güneşte kurutulduğu için adı ‘kurut’ imiş. Baya acılı… Yola çıktığında alırsan mide bulantısına falan iyi geliyormuş. Tacikistan’da da benzer yiyecekler görmüştük ama dil ortak olmadığı için anlayamamıştık.

Yolun devamındaki vadide yağmura yakalanınca tek bir evden oluşan Askaldy köyündeki o evden bahçelerine çadır kurmak için izin istiyoruz. Cevabı ise ‘bahçede kullanmadığımız bir yurt var, orada kalın isterseniz’ olarak alıyoruz. Evin babası Bektur’un kocaman bahçelerini beylere gezdirmesinin ardından kendimize özel yurdumuzda, dışarıdaki yağmurun sadece sesinin eşliğinde 65 km’nin yorgunluğunu atıyoruz. Akşam boyunca sorularla hiç rahatsız edilmiyoruz. Bu yardım ve davet şeklini özlemişim.

Birkaç gündür sabah kahvaltısı olarak sütlaç yapıyorum bizimkilere. Ekmek bulamıyorsak sütlaç yeriz biz de! Baya da doyurucu oluyor. Bugün de sütlaçla kahvaltımızı yapmış ve yola çıkmak üzere hazırlanırken evin oğlundan kahvaltı daveti aldık. Tok olsak da kabul ettik daveti. Çay, dün öğle yemeğinde doyamadığımız biber sosu, bilmediğimiz bir meyvenin reçeli ve böbrek… Börek yazacağıma yanlışlıkla böbrek yazmış değilim! Bildiğin kanlı hayvan böbreği! Bir cesaret geldi ve tadına baktım. Kendisiyle daha sonra bakışmaktan başka bir ilişkimiz olmadı. Biz kahvaltıyı bir odada yaparken, aile yan odada yapıyordu. Demek ki Kırgızistan’da misafir ağırlamak böyle oluyormuş.

Kahvaltının ardından vedalaşıp, yağmur altında düştük yollara. Öğlene kadar yağmuru yedikten sonra, öğle yemeği saatinde Gulcha’ya varınca minik bir kafede yemeye ve bu sırada biraz kurumaya karar verdik. Dünkü öğle molasında kaybettiğimiz Lindaları, bu öğle molasında bulduk. Ama yine de beraber devam etmedik. Patatesli somsaları gömdük. 1 somsa (mantı-poğaça karışımı bir yiyecek) çeyrek dolar. 4 somsayla yani 1 dolarla karnımızı doyurmuş olduk. Biz yemekleri yerken 2 sarhoş geldi kafeye. Biri bize aldığı sigara paketini ödetmeye çalışırken, diğeri de bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Kafe sahibi bu adamları tanıyor olmasına rağmen mekânından kovmaya çalıştı. Adamlar sorun çıkarmaya başlayınca kaçar gibi çıktık oradan.

Önümüzde geçit olduğunu biliyorduk. 1556 m yükseklikteki Gulcha’dan 2403 m yükseklikteki geçide 18 km vardı. 900 metreyi 18 kilometrede tırmandık ama nasıl tırmandım hatırlamıyorum. Yazımda daha önce belirtmemiş olsam da artık vakti geldi, kusura bakmayın; taa Tacikistan’dan beri devam eden ve yaklaşık 1 haftadır süren yoğun bir ishal yaşıyorum. Üzerine bir de öğlene kadar sırılsıklam olduk. Bugün bu geçide varmayı planlamamıştık. Fiziksel halsizlik ve zihinsel olarak hazır olmama durumu birleşince bu geçit bana bitmek bilmedi! Hava çok sıcak olmamasına rağmen tırmanış boyunca 3 defa üst değiştirdim çünkü sanki derim yokmuş gibi bütün vücut sıvım pöh diye dışarı çıkıyordu. Yolun yarısında yarım saatlik dolu dolu (!) bir tuvalet molası verdim. Tabiiki Nico, Charlotte ve Eric beni bekledi. Utanmasam 1 km hızla ilerleyecektim! Bir de köyün bebeleri peşimize takıldı. Onların yürüme hızında tırmanabildiğim için bisikletin orasından burasından çekiştiriyorlardı. Tehlike çıkardıkları için ve benim ‘ay’ diyecek bile halim olmadığından en sonunda Nico’nun terslemesine gittiler. Nico ne olur ne olmaz diye benim hızıma düşürdü kendi hızını. Charlotte ve Eric bizi tepede epey beklediler. Tacikistan’ın o kadar geçidine aynı anda vardıktan sonra bu uyduruk geçitte onları bu kadar beklettiğim için utandım. Vardığımda tek kuru kalan içliğimi giydim, termostaki sıcak çaydan biraz yudumladım da beynim yerine geldi. Son enerjimi de geçit fotoğrafını çekmek için harcayıp yokuş aşağı saldım.

Tekeri bir tur daha döndürecek gücüm kalmamıştı zaten. Yokuş aşağı 20 km gidince enerjim yerine geldi. Sonrasında inişli çıkışlı bir sürüşten sonra geçtiğimiz köylerdeki evin birinden bahçesine kurulmak için izin isteyip yine kullanmadıkları bir odaya yerleştirildik. Ev sahibesi Nergis, çay, ekmek, yağ ve harika bir çilek reçeliyle servis yaptı bize. Sonra da saatlerce gelmedi. Âdetin ne olduğunu bilmediğimizden sofrayı toplayıp, odadaki döşeklerle yatakları yaptık. Tam yatacakken elinde lakmanla (sebzeli etli makarna çorbası) çıkageldi Nergis. Lakmanı da yedikten sonra sofrayı toplayıp kapının girişine koyduk. Akşam boyunca aileden kimseyi görmeden yattık. Örf adet bilmeyince de ne yapacağını şaşırıyor insan!

Sabah planımız rahatsızlık vermemek için kahvaltı etmeden evden çıkıp sonra yolda bir yerde durmaktı. Odayı toparladıktan sonra tam çıkarken Nergis elindeki tepsiyle kapıda belirdi. Yine çay, taze ekmek, yağ ve o harika reçel… Karnımız tok, sırtımız pek, adetlerden kafamız mal olmuş şekilde düştük yollara… Osh’a kadar yokuş aşağı; pedal çevirmeden kalacağımız hostele kadar geldik!

Devamı Kırgızistan bölüm 3’te…

Kırgızistan ; böyle bir doğa görmedik!

Kırgızistan ;       Böyle bir doğa görmedik!

25

AĞUSTOS 2015

 

Gün: 499 – 12812 km
Tacikistan – Kırgızistan Sınırı

Tacikistan sınır kontrolünü geçtikten sonra Kırgızistan’a girene kadar 17 km’lik bir tarafsız bölge var. Tarafsız bölgenin ilk kilometrelerinde yer alan 4336 m’deki Kızıl Art geçidine tırmanış maceramızı Tacikistan yazılarımın sonuncusunda aktarmıştım. Kırgızistan yazıma ise geçitten sonraki 16 km’lik tarafsız bölge ile başlıyorum.

Tacikistan ve Kırgızistan’ı anlamıyorum. Hayatımda gördüğüm en güzel manzaranın olduğu bu toprakları nasıl olmuş da ‘tarafsız’ ilan edebilmişler? Sahipliğini atlara ve yaklara bırakabilmişler? Tarihin satırlarında nasıl yazılmışsa buranın geçmişi, dünyanın her bir köşesinde tekerrür etmesini dilerim.

Sınır adeta kalemle çizilmiş gibi; Tacikistan’ın çorak topraklarını geride bırakıp tarafsız bölgenin renk cümbüşünde kaybettik kendimizi. İcat edildi mi bilmiyorum ama bilim kurgu filmlerinde olur ya; bir gözlük takarsın ve insanları çıplak görürsün. İşte bize de bir benzeri oldu; Sanki bir gözlük taktık ve birden gri ve kahverenginin tonları kendilerini yeşil, kırmızı, mavi ve beyaza bıraktı. Tacikistan’ın marmotları, birden atlara dönüştü; bazen de yaklara… Çakıllar, buzullara…

Geçitten sonrası tamamen yokuş aşağı olmasına rağmen sınıra kadarki o kilometreler tüm günümüzü aldı çünkü dakikada bir durup fotoğraf çekmekten kendimizi alamadık. Ne yapsak ne etsek de bu görüntüyü beynimizin en dokunulmaz köşesine, ileride bir gün bir hüzün anında çıkarıp da huzur bulmak üzere saklasak?

Tarafsız bölgenin ortasında bir aile yaşıyor. Mola verip çay içmek için kendilerine konuk olduk. Şimdi bu aile Tacik mi yoksa Kırgız mı oluyor?

Sınıra kadar nehirlerle bölünmüş, delik deşik olan yol, Kırgızistan sınırı kontrolü ile birlikte harika bir asfalta dönüşüyor. Renk çeşitliliğinin verdiği mest ile Kırgızistan sınır kontrolüne geldiğimizde karşılaştığımız gülümsemeleri ve rahatlığı da günün güzelliğine ekleyip devam ettik. Bu cenneti geride bırakmak istemediğimiz için sınırdan sadece 2 km ileride, 7134 metrelik heybetiyle gün boyu kesiştiğimiz Lenin dağına karşı bir kamp yeri bulup, yeşilliklerin arasına attık çadırı. Bütün gün ilerlediğimiz yolu da bugünkü evimizin duvarına tablo yaptık.

Günü bitirmeden önce misafirlerimiz oldu. Kampımızdan görünmeyen bir yurtta yaşayan delikanlı, yaklarını otlatırken bize denk gelmiş. Yurduna çaya çağırdı ama ıssızlığın ortasında çadırları bırakamadık. Türkiye’den binlerce kilometre uzakta Türkçe anlaşabiliyor olmak, Türklerin doğduğu topraklara pedallamak ise tarifsiz bir tecrübe…

Delikanlıyla vedalaşıp da çadıra girdikten bir süre sonra sohbetimizin ortasında kalın bir gırtlaktan gelen ‘Atkuda?’ (nerelisin?) sorusuyla irkildik. Özbekistan’dan beri binlerce kez duyduğumuz bu soruyla akşamın bir vaktinde, kör itin öldüğü yerde karşılaşmak hayra alamet olamazdı. Dışarıya çıktığımızda karşılaştığımız ise 4 bisikletçiydi. Bu gerçekçi şakayı yapan ise sesini kalınlaştırmakta master yapmış arkadaş Francesco’ydu! Issızlık mı demiştim? 8 bisikletçiyi buluşturabilen bir ıssızlık. Aylardır beraber pedalladığımız Charlotte ve Eric, önce Duşanbe sonra Khorog’da karşılaştığımız İsviçreli Linda ve Francesco, ilk kez karşılaştığımız Yeni Zelandalı Nita ve Kieran… Bu harika sürpriz, unutamayacağımız güne daha da bir tat kattı.

Ertesi sabaha yağmurla uyandık ve yağmurun dinmesinin ardından, önceki günün yorgunluğunu atmak için bizden daha geç yola düşecek arkadaşlarla vedalaştık. Yine dördümüz yollardayız. Bir sürü atın, hörgücü olan bir garip çeşit yakın, yurdun arasından geçerek 25 kilometrede Sarıtaş’a vardık. Yolda karşılaştığımız Tacikistan’a gitmek için araç bekleyen Alman otostopçularla sohbetten sonra Tacikistan’da kurumuş midemizi şenlendirmek, soğuktan donmuş kemiklerimizi eritmek (26 Ağustos) ve yeni bir ülkeye girişimizi kutlamak için yol üstündeki minik bir restoranta girdik. Pelmen ve mantı siparişi verdik. Adı mantı olsa da bizimkiyle hiç alakası olmayan bir yemek geldi. Şekil olarak büyük bir güle benziyor ve içinde patatesle havuç var. Pelmen ise yine hamur işi; içine kıyma konulup farklı şekilde dürülmüş ve çorba gibi sulu servis edilmişti. Pelmenin tadı harikaydı. Doyamayıp da ikincileri sipariş verirken Lindalar da yetişti. Harika yemeği maalesef minik bir tatsızlıkla bitirdik. Normalde 70 som, 1 dolara eşitken restoran sahibi kadın 58 som üzerinden hesap yaptı. Ayrıca 10 dolardan daha küçük dolarları kabul etmem diye tutturunca ve bizde de sınırı yeni geçtiğimiz için som olmayınca hesaptan daha fazla doları orada bırakmak durumunda kaldık. Yine de yemekler harikaydı. Bikbik yapmanın âlemi yok.

Buradan sonra rotanız Çin değil de kuzeydeki Osh ise Sarıtaş’ın çıkışında 10 km’de 500 m tırmanan %8 eğimli bir tırmanış var. Hayvani öğle yemeğinin üzerine hiç iyi gitmiyor ama doğa size cenneti sunduğu için gık demeden tırmanıyorsunuz. 3600 metredeki bu geçit, esas geçit değil!

Esas geçit öncesinde çılgın bir iniş var. Böyle bir asfaltı 45 gündür yani Özbekistan’dan beri görmedik. Asfaltın keyfini çıkarmak için yokuş aşağı salsak mı yoksa manzaraya doya doya yavaş mı insek bilemedik. Ben şahsen yokuş aşağı yardırmayı tercih ettim; ay ne yapayım, böyle asfaltı bulunca tutamadım kendimi! Yokuş bitiminde tepelerin arkasında kaybolan güneşin vurduğu bir vadiye denk geldik. Vadide yer alan 2 adet yurt, vadiyi doldurmuş atlara, yaklara, keçilere, koyunlara bakıcılık yapıyor. Böyle bir ortam var, ee güneş de batıyor; ne yapalım? Tabii ki çadırları attık atların yanına. Biz fotoğraf çekmek için dolanırken, Sarıtaş’taki restoranda ayrıldığımız Lindalar da yetişti. Gün boyu 36 km pedallamanın ardından 4 çadırlık mini kampımızla harika bir vadide günümüzü sonlandırdık.

 

Bir Türk vatandaşı olarak Kırgızistan sınırlarına girdikten sonra 5 gün içinde kayıt yaptırmam gerekiyor ve bu sebeple bir an önce Osh’a varmak istiyoruz. Ama sabah bir türlü yola çıkamadık; güzel sebeplerden ötürü. Sabah çadırları toplarken, atları otlatmaya çıkaran Kabul abi bizi yurduna kımız içmeye davet etti. Böyle bir tecrübeyi kaçırmamak için elimizdeki işleri bırakıp Kabul abinin yurduna gittik. Eşi Meyizgül, en küçük çocukları ve büyük çocuklarından olan torunları bizi güzel bir curcunayla karşıladı. Etrafta dolanan ve parlayan tüyleriyle gözlerimi kamaştıran atlarla kesişmemi gören Kabul abi hemen ‘binmek ister misin?’ diye sordu. ‘İstemem mi emmi, ne diyorsun sen deyip hemen atladım atın üstüne‘ demek isterdim ama tabiiki çevrede bulunanların yardımıyla ancak binebildim ata. Bir de güvenemeyip, ne olur ne olmaz diye atı kontrol etmesi için minicik bebeyi de arkama verdiler. ‘Dalga mı geçiyorsunuz arkadaş?’ demek isterdim ama bir ara garip gurup zıplamaya başlayan atı iki tepikle sakinleştiren de yine o 5 yaşındaki bebe oldu!

Bu çılgın at maceramdan sonra ver elini çaylar, kımızlar, yak yağları, ekmekler neler neler… Yurtlarının önüne açtıkları kilimde geleneksel Kırgızistan kahvaltısını yemiş ve ilk kez kımız içmiş olduk. Tarih derslerinde merakımı cezbeden ve her zaman tatmak istediğim kımızın tadına bakmış oldum. Tamamen beyaz değil, içinde fermantasyondan mı nerden geldiğini bilmediğim kara topçuklar vardı ve tadı ekşiydi. Sevdiğimi söyleyemeyeceğim. Dördümüzden bir tek Nico bitirebildi. Gerçi o ne bulsa yiyor içiyor zaten; çöp öğütücüsü gibi kocam var yeminle! Dünya turunda herkese böyle biri lazım, zira nerede nasıl bir yemekle karşılaşacağınızı bilemiyorsunuz!

Sadece yaz boyunca kurulu olan yurtlarını havalar artık soğuduğu için 5 gün içinde toparlayıp, hayvanları kamyonlara yükleyip köylerine döneceklermiş Kabul abi ve ailesi. Güzel bir zamanlamayla kaçırmamışız onları. Çektiğimiz fotoğrafları yollamak için köydeki evlerinin adreslerini aldık (Güncelleme; Osh’dan yolladık fotoğraflarını). Vedalaştıktan sonra çadırlara döndüğümüzde Lindalar da uyanmıştı ve bir kahve molasının ardından cümbür cemaat esas geçide doğru yola çıktık.

Devamı Kırgızistan bölüm 2’de…

Dünyanın çatısına pedallamak; Akbaital geçidi (4655 m)

Murghab’da geçirdiğimiz gecenin ardından sabah son eksiklerimizi gidermek için pazara gittik ve öğlen 11’de ancak yola çıkabildik. Bu sefer 5 kişiydik. Tahran’dan beri sık sık karşılaştığımız İtalyan bisikletçi Mirko da aramıza katılmıştı. Yüksek irtifa hastalığı sebebiyle 5 gündür kaldığı Murghab ona yetmişti.

Murghab’dan birkaç kilometre sonra yolun 1 ay önce sel ile yıkıldığını öğrenmiştik ama kimse bize o nehrin 1 ayda kuruduğunu ve geçen tırların dere yatağından yeni bir yol yarattığını söylememişti. Nasıl geçeceğiz diye düşünürken, yandaki yoldan kolayca fiti fiti geçtik.

D0493 (20)-FOW-Tajikistan

 

Yolda Japon bisikletçi Minoru ile karşılaştık. 20 yaşında bisikletiyle dünyayı dolaşmaya başlamış. Birkaç ay Japonya’da değişik işlerde çalışıp kazandığı parayla dünyanın bir yerlerinde pedallamaya gidiyor. Hala ilk bisikletini kullanıyor ve şu an 34 yaşında!

D0493 (32)-FOW-Tajikistan

Mirko bütün gün çok yavaştı hastalığından ötürü. Bazen aramızda nerdeyse 30 dakikalık fark açılıyordu. Ama akşam kamp atınca öğrendik ki tek neden yüksek irtifa hastalığı değilmiş. Hemoroitten şüpheleniyor. Bir bisikletçinin başına gelebilecek en kötü şey. 58 km’de 553 m tırmandık.

Ertesi sabah dünden beri takip ettiğimiz çitler devam etti. İlk başta mayınlı bölge sanmıştık ama haritaya bakınca aslında Çin’e çok yaklaştığımızı ve bunların da sınır çiti olduğunu fark ettik. Doğru düzgün yolu bile olmayan Tacikistan’da böylesine kaliteli ve özenlice dizilmiş çitler görmek şaşırtıcı; muhtemelen Çin’in parasıyla yaptırılmıştır.

Bugün hayatımızın en yüksek geçidine tırmanacağız ve sabah pedallamaya başlamamızla birlikte aşırı soğuk bir hava, önden çılgınca eser rüzgâr da beraberinde başladı. Geçide son 4 kilometreye kadar yol asfalttı ama zaten sert tırmanış da o son 4 km’de! Asfaltın bitip tırmanışın başladığı noktaya yani geçide 4 km mesafeye geçit işareti koymuşlar; Akbaital 4655m! Neden buraya arkadaş? Buraya kadar getirmişsiniz de son 4 kilometrede taşımaya mı üşendiniz? Neyse klasik ‘geçit işareti önü’ fotomuzu çekilip başladık pedallamaya. Henüz 100 metre ilerlemiştik ki Mirko devam edemeyeceğini söyledi. Bizim de rüzgârdan dolayı moralimiz düşmüştü ve mola verdik. Tam orada yaşayan 2 çocuklu bir ailenin evinde… Kadının çay ikramıyla birlikte kendi yemeğimizi hazırlayıp yedik. Mirko artık yüzüstü yatmaktan başka pozisyonda duramıyor. Bu gece burada kalıp ertesi gün araba bulup Kırgızistan Osh’a kadar gidecek. Eğer minik de olsa yarına iyileşme ve beraber pedallama ihtimali olsaydı, onunla kalır ve geceyi burada ona destek olarak geçirirdik ama arabayla gitmeye karar verince biz de yemekten sonra onu geride bırakıp yola devam ettik. Gerçekten zorlu bir tırmanışın ardından “Dünyanın Çatısı”na, Akbaital geçidine, bisikletle yolculuğumuzun en yüksek noktasına, 4655 m yüksekliğe vardık! Harika manzara, çevremizde otlayan Marco Polo keçileri hayal ederken çöp ve manzarayı kapatan tepeden başka bir şey bulamadık yine de fotoğraf çekmesek olmazdı!

İniş, harika bir manzarada olmasına rağmen yolun aşırı kötü olması sebebiyle epey yordu bizi. Tırmanırken asfalt olmasa da en azından deliklere girmeden slalom yapabilecek kadar düzlük bulabiliyorduk ama inişte delik, taş, dalgalı yol, hepsi birden bizi bekliyordu. Bu dalgalı yol bizi Kırgızistan sınırına kadar da bırakmayacaktı.

D0494 (58)-FOW-Tajikistan

Geçitten sadece 5 km uzaklaşıp 4200 m yükseklikteki platoda akşam için durduk. Gün boyu 34 km’de 628 m yükselmiştik.

Dünkü yorgunluğun ardından bugün geç kalkmaya karar vermiştik. Bir de üzerine saatler süren kahvaltı eklenince ‘ee hiç çıkmayalım yola bari’ dedik ve oy birliğiyle kabul edildi. Manzaramız harika, yanımızda çılgınca akan nehir var, yemeğimiz de var; daha ne isteyelim!

Tabii öyle boş durmaya gelmez; başladık çamaşırları yıkamaya. Daha doğrusu ben yıkıyorum, Nico sıkıyor; gücüm yetmiyor sıkmaya sonra 3 günde kurumuyor kıyafetler. Nico’nun kol kasları bu aşamada devreye giriyor. Yıkarken elimde çitiliyorum ama nehir kenarında kocaman kayayı görünce ‘dur bakayım üzerinde çitileyeyim, nasıl oluyormuş’ diyerek başladım çitilemeye. Ay leş gibi kahverengi su aktı. Kendimden iğrendim yeminle. Günlerdir tozun toprağın arasında yaşamaya normal gerçi!

D0495 (17)-FOW-Tajikistan

Bir rekor daha kırdım! Kendi rekorum tabii ki, öyle başkalarının rekorunu kıracağım diye strese giremem! Ne rekoru mu? 17 gün saç yıkamama rekoru… Tebrikleri özelden mesaj atın canım. Eriyen buzların oluşturduğu buz gibi suda ne kadar dayanabildiysem artık…

Bir ara geçitten inen 4 bisikletçi geldi yanımıza; biri Thorsten. Biraz muhabbetten sonra yola devam ettiler. Ferah, sessiz, huzurlu ve haliyle dinlendirici bir gündü.

Ertesi sabah yola devam ettiğimize yolun daha da iğrençleştiğini fark ettik. 14 km boyunca washboard (dalgalı) yol… Hoplaya zıplaya gidiyoruz. 15. kilometrede asfaltı ve dinginliği bulduk.

D0496 (17)-FOW-Tajikistan

Washboard yol

Zıplamaktan hepimiz yamulmuştuk. Manzara Karakul gölü’ydü. Git git sürekli dibindeydik, ne büyük bir gölmüş. Yolun göle en yaklaştığı yerde de Karakul kasabası…

D0498 (29)-FOW-Tajikistan

Karakul gölü

Buranın büyük bir kasaba olacağını ve yemek alabileceğimizi düşünmüştük ama yanılmışız. 45 dakika boyunca bakkal aradık. Küçücük köyde 45 dakika nasıl aradık derseniz; bakkal, bir evin odası ve dışarıdan anlaşılmıyor. Sora sora ve birçok kez yanlış yönlendirilerek sonunda bulduk. İşimize yarayan sadece pirinç vardı. Kadın da bir suratsız ayyy… Muhtaç olmasak bakmam yüzüne… Sonradan başka bir bakkal daha bulduk ve buradan da tozlu bisküvi ve tozlu makarna aldık; ölmesek bari! Homestay’in birinden de ekmek istedik. Zorla verdiler. ‘Burada kalırsanız ekmek veririz’ demeye getirdiler ama bizdeki ‘yok artık daha neler’ surat ifadesini görünce bir yarım ekmek veriverdiler, sağ olsunlar!

Karakul’u 5 km geçince durduk. Bu bölgede kamp yeri bulmak zordu. Her yer düzlük ama göl büyüyüp küçüldüğü için yerler çamur. Bir tutam ot bulunca üstüne attık çadırları hemen. 59 km pedallamışız. Çok tırmanış yoktu bugün; sadece 233 m…

D0498 (5)-FOW-Tajikistan

Dün akşama doğru bir yorgunluk vardı üzerimde; çok da çılgın pedallamamıştık aslında. Sebep neydi diye düşünürken gecenin bir köründe karnımdaki kramplarla uyanıp son hızla attım kendimi çadırın dışına. Biraz daha oyalansaydım benim uyku tulumu sizlere ömür olacaktı. Arkadaş buraya da yazılmaz da neydi o yaaaa..  Resmen midemde bağırsaklarımda bir şey kalmadı, hepsi çıktı. Daha fazla iğrençleşmeden toparlıyorum. Yan çadır çıkardığım seslere uyandı diyeyim, siz oradan anlayın! Geri yatsam da sabaha kalkamadım. Kramplar, sürekli tuvalete koşturmalar, öksürmeler derken bu çamurlu kamp yerinde bir gece daha geçirmek zorunda kaldık. Eric ve Charlotte da beklediler canlarım. Reklam gibi olmasın da Ogastro hapını alınca karnımdaki kramplar epey hafifledi. Son 2 haftadır gece uyurken burnum tıkanıyor ve nefes almak da zorlanıyorum. Yükseklikten mi yoksa grip gibi bir şey mi bilemiyorum ama gece yatarken burnuma viks sürüyorum; baya faydası oluyor nefes almaya.

Ertesi gün hala tuvalete gidiş sıklığım değişmemiş olsa da en azından aşırı halsiz değildim. Yola çıkmaya karar verdik. Sabah kalktığımızda kar yağıyordu (24 Ağustos). Karakul gölü manzarasında bir süre pedalladıktan sonra gerimizde bırakıp ilk geçide vardık. Zorluydu fakat daha da zorlusu bekliyordu. Tabii ben baya arkadan geliyorum. 4232 m yükseklikteki Tacikistan sınırları içindeki son geçidimiz olan UyBulaq geçidine çıkmak hasta olduğumdan sanırım hiç de kolay olmadı; in çık in çık.

Uybulaq geçidi öncesindeki mini geçit

Uybulaq geçidi öncesindeki mini geçit

Geçit sonrasında hemen solumuzda harikulade görüntüsüyle 7134 m yüksekliğindeki Peak Lenin belirdi. Herkes büyülenmişti ve kimse bir vadiye çıktığımızı ve önümüzdeki platoda sağlı sollu her yerde oluşan oluşan hortumları görmemişti. O hortumlara sebep olan rüzgârı da hiç beklemediğimiz bir anda suratımızda tokat gibi hissettik. Aniden vurduğu için sarsıldık epey. Ama hiçbirimiz düşmedik bisikletten. Yolun bundan sonrası anamızı ağlatacaktı! Hem rüzgar hem de geçit sonrası washboard olan yol… Biraz daha ilerledikten sonra sol tarafta iyi saklanmış bir askeri sığınak / nöbet kulübesi gibi bir şey bulduk. İçi tozlu olsa da rüzgardan korunmak ve yemek yemek için uygun bir yerdi. Yemek sonrası minik bir tepenin arkasına sığınarak çılgın rüzgar altında çadırları kurduk. Gün boyu tuvalet molalarımı saymaya gücüm yetmedi, bitsin bu lanet hastalık! Gün boyu 52 km yapıp 422 m tırmandık.

Son gün… Tacikistan ve Pamir maceramızı bir geçitle sonlandıracağız bugün; 4336 m’deki Kızıl Art geçidi. Ama öncesinde washboard yolu tırmanıp sınır polisine varmamız lazım. Bu kontrol noktası en kolayı oldu. İnterneti geçtim, elektrik bile yok; deftere yazıyorlar. Khorog’da 1000 stresle aldığımız ’30 günden fazla kalma’ iznini sormadılar bile! Neyse ‘ya sorsalardı’ diyerek rahatlıyoruz. Kontrolden hemen sonra 17 km boyunca pedallayacağımız tarafsız bölgede bekliyor bizi geçit.

Geçide bir Marco Polo keçisi heykeli dikmişler! Her anlamda zorlu ama bir o kadar da güzel Tacikistan’ı geride bırakıp sıradaki ülkemiz Kırgızistan’a geçiyor olmamızı o şaşaalı duruşuyla selamlıyor adeta! Sana da selam olsun yüzünü göstermeyen Marco Polo keçisi… Belki başka sefere…

D0499 (31)-FOW-Tajikistan

Tacikistan’da kaldığımız 41 günün 27’sinde pedallayıp, 14’ünde dinlendik. 1477 km pedallayıp, 18334 m tırmandık.

Ve sıradaki ülke Kırgızistan…

Terkedilmiş gözlemevine yolculuk; Murghab

Alichur’da bir önceki günün verdiği yorgunlukla Marco Polo homestay’de kalmaya karar vermiştik. Sabah çay, ekmek ve şekersiz sütlaç vardı kahvaltıda. Şeker eklemezsek buram buram hayvanın kendi kokusu geliyordu. Homestay sahibi Taibek ile vedalaştıktan sonra çok uzun zamandır hasret kaldığımız güzellikte bir asfaltla karşılaştık. Manzara ise şimdiye kadarkilere bin basıyordu. Khorog’dan sonra direk M41’e girmeyip Wakhan vadisine yönelmekle hata mı yapmıştık. Tek manzaranın çamurlu nehir olduğu ve yolların delik deşik olduğu bir yerden gitmeyi tercih edip M41’in başlarındaki güzelliği kaçırmış mıydık? Bu soruların cevabını ancak başka bir Pamir turu paklar. Bir daha gelmek farz oldu!

D0490 (145)-FOW-Tajikistan

Gün boyu yol civarına kurulmuş yurtların manzarasına, etrafımızı saran Aibek keçileri de eklenmişti. Dünyaca ünlü dev boynuzlu Marco Polo keçisinin nesli tükenmek üzere olduğundan maalesef sadece boynuzlarıyla karşılaşabildik dağda bayırda. Aibek keçileri bir Marco Polo olmasa da bildiğimiz keçilerden baya değişikler…

Yolda 3 bisikletçiyle karşılaştık. Marion, Etienne ve Virgin… Marion ve Etienne, 11 ay önce Singapur’dan başlamışlar pedallamaya. Virgin ise 4 yıldır yollarda… Kırgızistan Sarıtaş’tan beri beraberler çünkü Virgin yollarda hippiye dönüşmek ya da asosyalleşmek istemediği için zaman zaman başkalarıyla pedallamaya özen gösteriyor. Türkiye’de pedallayacağı için epey konuştuk. Hatta abarttık ve neredeyse 1,5 saat bisiklet üzerinde sohbet ettik.

Muhabbetten 5 km sonra kendini çok da belli etmeyen 4137 m yüksekliğindeki Neizetash geçidine vardık. Ne keskin bir tırmanış ne de bir levha vardı. Kilometre hesaplarından anladık vardığımızı.

Haritada yol boyunca görünen su kaynaklarının hepsi mevsimlik minik derelermiş. Susuz kalınca yine haritada görünen bir yurt ve birkaç evden oluşan Mamazair’deki homestay/yurtta durduk. Su sorunca çaya davet edildik. Bu davetin masum olmadığını ve orada kalmaya teşvik edici bir hamle olduğunu biliyorduk. Ama geçitten sonra başlayan ve ayakta kalmakta bile zorlandığımız rüzgârdan biraz soluklanmak için daveti kabul ettik. 10 dolarla başlayan pazarlık 7 dolar akşam yemeği ve sabah kahvaltısıyla noktalandı. Hayatında daha önce hiç yurtta kalmayan bizler için güzel bir tecrübeydi. Evin çocuklarıyla oynaşa oynaşa vakit geçirdik ve akşam yemeğinde verdikleri Lakman (patatesli sulu makarna) ile gevşeyip günü tamamladık. 63 km’de 475 m tırmanmıştık.

Sabah dünkü gibi sütlaç ile kahvaltı yaptık. Dün su bulamadığımız için burada durmaya karar vermiştik ve bu sabah yola çıkınca gördük ki 5 metre sonra dere akıyormuş. Kaldığımız yerden biraz su almış olduğumuz için ‘şimdilik yeter’ deyip su almadık buradan. Dün yeterince ders almamışız!

15 km içinde gitmek istediğimiz terkedilmiş gözlemevinin yol ayrımına geldik. Haritadaki bütün dereler kurumuştu. Ya uçsuz bucaksız yollarda susuz kalıp gözlemevine gidecektik ya da asfalttan direk Murgab’a gidip suya doyacaktık. Ama bu gözlemevini görmeyi çok istediğimiz için yol ayrımında bekleyip geçen arabalardan su istemeye karar verdik. Burası bir anayol olsa da ilk araba 20 dakika sonra geldi ve bize 1,5 lt su verdi. Ama sonra bir daha araba gelmedi. Biz de ‘hallederiz yaw’ diyerek çıktık yoldan, gözlemevine doğru. Ama yine de huzursuzduk. Çünkü artık bariz bir yol yoktu ve gözlemevinin nerede olduğunu bilmiyorduk. Khorog’da karşılaştığımız Solidream’in tarifine göre gidiyorduk. Sonra uzaklardan ilk önce tozunu gördüğümüz bir araba durdu yanımızda ve içindeki Kırgız aile suları olmadığı için 1 lt yoğurt verdi. Bu ıssızlığın ortasında arabanın nereden çıktığına mı yoksa arabalarında taşıdıkları keçiden olduğunu söyledikleri yoğurdu bulmamıza mı şaşırsak bilemedik. Biraz daha ilerleyince bu sefer de arkamızdan, bizim geldiğimiz yoldan 2 jeep çıkageldi. İçindeki turistleri bir dağa götürüyormuş. 1lt maden suyu ve 1lt pepsiyi de böylece sağlamış olduk.

Aslında gözlemevi anayoldan sadece 20 km uzakta ama ortalıkta yol olmadığı için çok yorucu bir gündü. Bir de ’20 km ne ki, öğle molası vermeden devam edelim’ deyince gün bittiğinde biz de bitmiştik. Suyu kısıtlı içme, öğlen yemeği yememe, sıcak, yolun kötü olması… Tüm gün sadece 38 km (393 m tırmanış) yapıp da gözlemevinin olduğu tepenin eteklerine geldiğimizde bacaklarımda hissettiğim ağrıyı daha önce hiç yaşamamıştım. Bir ben değilmişim. Varır varmaz herkes kendini yerlere attı.

D0491 (41)-FOW-Tajikistan

Tepenin dibinde av kulübeleri var. Camı kırık olanlardan birinin içine girdik. Restoran gibi bir şeydi. Her yer 90’lı yıllarda Marco Polo keçilerini avlamaya gelen turistler ve yanlarında öldürdükleri hayvanların resimleriyle doluydu. Pislikler, al işte bitirmişsiniz hayvanın neslini!

Kulübelere şöyle bir göz atıp kimsenin olmadığından emin olduktan sonra bisikletleri bırakıp yürüyerek çıktık gözlemevine. Beyler gözlemevinin yanında uyumak istiyorlardı fakat kendi vücudumu taşımak bile bu kadar zorken, tutup da bisikleti buraya çıkaramayacaktım. Gözlemevinin içi dağılmış olsa da 1972 yılına ait günlükler görünce bir ‘vayyy’ çekiyorsun. Hele bir de kurulduğu manzaraya dikkatle bakınca daha da mest oluyorsun. Ha yorgunluğa değdi mi dersen, ona yarın sabah cevap vereyim!

Tekrar kulübelere dönüp yemek işine giriştik. Suyumuz az olduğu için makarna yerine patates kızartması yaptık. Ekmek bulamıyorsan pasta ye arkadaş! Günümüzün geri kalanını kulübedeki yemek salonunda oyun oynayarak geçirdik. Pamir’de 90’lardan kalma terkedilmiş bir av kulübesinde bir gece…

Ertesi gün anayola varana kadar ki 20 km o kadar kolay geldi ki bu sefer; kendini çok belli etmese de minnak minnak aşağı doğru iniyordu ve dünden tecrübeliydik.

Anayola varışımızla Murghab’a varmamız arasında minik ama sert tırmanışlar olsa da asfaltta olduğumuzdan tırmanıyormuş gibi hissetmedik bile. Ayrıca ne de olsa Murghab’a varıyor olmanın verdiği heyecan vardı. 53 km’nin ardından vardığımız Murghab, Alichur’dan çok daha büyük ve Pamir’in ana mola noktalarından biri.

D0492 (140)-FOW-Tajikistan

Murghab platosuna varış

Normalde burada birkaç gün kalmayı planlamıştık ama 1 gece Alichur’da, 1 gece de Mamazair’de homestay’de kaldığımız için daha fazla para harcamak istemedik. O sebeple 1 gece kalacağız. 2 gün önce karşılaştığımız bisikletçilerin önerisi üzerine direk Pamir Hotel’e gittik. Burada Pamir’in en güzel yemekleri yapılıyormuş. Ördek şaşlık mesela! Ha bu arada Murghab ördek dolu! Bu kadar yükseklikte görmeyi beklediğim hayvan kesinlikle ördek değildi! Hotelde en son Khorog’da gördüğümüz İtalyan bisikletçi Mirko ile karşılaştık. Yüksek irtifa hastalığına yakalandığı için 5 gündür burada bekliyormuş. Bu hastalığa yakalandığında en son yapacağın şey, yakalandığın irtifada kalmaktır! Bir an önce irtifa kaybetmen gerekir. Bir diğer yapmaman gereken ise yatmaktır. Mümkün olduğunca hareket etmelisin ki vücudun irtifaya uyum sağlasın. Kendi tercihi…

Çok aç olduğumuz için hemen restorana gittik. O kadar zorluktan sonra kendimizi ödüllendirmemiz gerek! Bizimkiler pilav söylediler. Onlara hala ilginç bir tat bu pilav. Ben tavuk kızartma söyleyip kendimi harika bir sos altında saklanan ördeği yerken buldum. Yanlış getirmişler ama süper olmuş! Günlerdir makarna ve bisküvi yemekten içimiz kurumuştu. Gerçekten de aylardır yediğim en güzel yemekti.

Yemek sonrası Charlotte ile alışverişe çıktık. Önce para bozdurduk; 70 dolar, 455 somoni ediyor. Bundan sonra para bozdurma imkânımız olmayacak. Karakul’a kadar da alışveriş yapacağımız başka durak olmayacaktı. Alışveriş listelerimizle daldık Murgab’ın meşhur konteynır pazarına. Sıra sıra dizilmiş konteynır-dükkanlar… Murghab 3900 m yükseklikte ve yere eğilip alışveriş poşetini kaldırırken bile nefes nefese kalıyoruz. Bisiklet sürmekten daha yorucuydu alışveriş.

D0493 (6)-FOW-Tajikistan

Murghab konteynır pazarı

1,5 ay önce meydana gelen toprak kayması sebebiyle Murghab’da elektrik yokmuş. Hotel ise 4’ten sonra jenaratörünü çalıştırıyor. Duşanbe’den aldığımız Tcell marka telefon hattı Pamir’de hiçbir yerde çekmedi, lanet. Gerçi Megafon markasını seçen arkadaşlar da aynı dertten mustaripti. Ekipman sponsorumuz olan Globalstar Avrasya’nın verdiği uydu telefonu sayesinde ailemizle ve diğer gerekli yerlerle konuşabildik bütün Pamir boyu!

Pamir Hotel, bahçesinde ücretsiz çadır kurmamıza izin verdi. Ee adamlar akıllı; öğle yemeğini ve akşam yemeğini restoranlarında yedik, daha ne olsun! Ama duş almak istersen 10 somoni. Charlotte ve Eric hava kararınca çaktırmadan aldılar duşlarını; biz ise çok üşengeçtik, alıştık zaten kendi kokumuza…

Misafirperverlik ve yitirilmiş masumiyet; Tacikistan – Alichur

Önceki yazımda Nico bisikletini kırmıştı. O yazıyı henüz okumadıysanız şuan geri dönüp okumak için güzel bir zamanlama; biz Alichur’da bekliyoruz.

Uğruna girdiğimiz garip gurup yollarda bisikleti kırdığımız sıcak su kaplıcalarında 2 günlük molamız sebebiyle aklimatizasyonumuzu biraz kaybettiğimizi fark ettik; kampı attığımız nehir kenarından, yolumuzun devam edeceği platoya bisikletleri daha kolay ittirmek için henüz çantaları yüklememiştik. Yine de herkes nefes nefese kalmıştı.

D0489 (7)-FOW-Tajikistan

Çantaları bisikletlere yüklemeden çıkarsak da zorlandık

 

En yakındaki kasaba olan Alichur’dan 30 km uzaktayız.  Yol şimdiye kadar ki en kötü yol; sürekli minik minik inip çıkıyor ve taş dolu. Biz bile zorlanırken Nico kırık direksiyonla ne yapsın? Direksiyonun hareket kabiliyeti epey azalmış olduğu için taşlardan sıyrılamayan Nico sürekli düştü durdu. Hepimizin morali çok kötü, suratlarımız asık… Hele bir de 10 metre mesafede 2 defa düştüğünü görünce hepimizde ipler koptu. Nico’nun düştüğünü görmeye dayanamıyorum. Charlotte ve Eric de öyle ve bu sebeple onlar önden sürdü bütün gün. Biraz ara açılınca oturup beklediler Nico’yu. Ben de aynı şekilde Nico’yu göremeyene kadar pedallayıp, durup, tekrar görebilince sürdüm yine. Yardım da kabul etmediği için bundan başka yapabileceğim bir şey yok; sadece düştüğünü görmememi istiyor. Öğle molasını verdiğimizde tişörtündeki deliği görünce zorla açıp baktım ve o an yıkıldım; tüm sırtı sıyrılmış ve kanıyordu.  O ise bizi telaşlandırmamak için hiçbir şey söylememişti. Görmüş olmam da bir şey değiştirmedi zaten; dokundurtmadı. 30 kilometrede defalarca düşüşün ardından sonunda Alichur’a vardık. Belki 3 gün önce M41 anayoluna devam etseydik ve Bulunkul’a hiç dönmemiş olsaydık bunların hiçbiri olmayacaktı. Bulduğumuz kaplıcaya ve güzel anılarımıza sevineyim mi, yara bere içindeki Nico’ya üzüleyim mi bilemiyorum.

D0489 (20)-FOW-Tajikistan

Charlotte ve Eric beklerken

30 km pedallayıp 464 m tırmandıktan sonra Alichur’a varır varmaz Marco Polo Homestay’in güzel İngilizce konuşan sahibi Taibek sayesinde bir tamirhane bulduk. Toplamda 20 haneyi geçmeyen bir köy burası ama tamirhane var. Tamirci amca gayet şaşırmamış bir yüzle karşıladı bizi. Sonradan sohbette öğrendik ki Wakhan vadisinden çıkıp da bu tamirci de durmayan bisikletli yokmuş… Bir tek biz değilmişiz!!! Bizim bisikletler alüminyum ve kaynakçısını Orta Asya’da büyük şehirlerde bile bulmak nerdeyse imkânsız iken bu küçücük köyde bulmayı zaten beklemiyorduk. Ama tamirci amca aşırı titizlikle ve birkaç farklı metot deneyerek geçici olarak da olsa tamir etmeyi başardı. Osh’a kadar gider diye düşünüyoruz. Kırgızistan-Osh’da Nico’yu yeni bir gövde bekliyor olacak; sponsorumuz Globalstar Avrasya’nın verdiği uydu telefonu sayesinde, bisiklet sponsorumuz AZUB’u dağın tepesinde arayabildik ve ücretsiz yeni bir gövde göndermeyi kabul ettiler.

D0489 (87)-FOW-Tajikistan

Pembe şapkalı kurtarıcımız

Bütün tamirat boyunca başımızda bekleyen ve tercüme eden Taibek’e bir nevi teşekkür, ayrıca biraz da bu yorucu günü güzel sonlandırmak amacıyla onun homestay’inde kalmaya karar verdik. Akşam yemeği, sabah kahvaltısı dahil kişi başı 10 dolar.

Beyler tamirhanedeyken biz de Charlotte’la bakkala gittik. Köyün çocuklarının sayesinde minik kasabaya yayılmış 3 bakkalı da bulduk. Bakkaldan aldığı şekerlerden çocuklara dağıttı Charlotte. Sonrasında homestay’e gidince fark ettik ki Charlotte’un kilometre sayacı, kablosunun ortasından koparılarak alınmış! Çalınma ihtimalini düşünmek istemeyen saf ve temiz Charlotte bütün geçtiğimiz yollara tekrar bakmak istedi. Ben de yalnız bırakmadım tabii ki. Bulamayınca homestay’e geri dönüp Taibek’e olayı anlattık. Adamın bir telefonuyla 5 dakika içinde bizimle en çok vakit geçiren çocuk, annesiyle ve Charlotte’un kilometre sayacıyla geri geldi. Yerde bulduğunu söyledi ama oradaki herkes biliyordu ki o kablo öyle kendiliğinden asla kopmaz! Üzerine gitmedik ama geride bıraktığımız hayattan uzaktaki bu diyarda da masumluğun yitip gitmiş olmasına gerçekten çok üzüldük! En çok da bu masumluğun kaybolmasına, yaşamlarına girmekte inat eden biz turistlerin sebep olmuş olması çok sarstı bizi. Böyle bir duyguyu sözcüklere dökmek çok zor…

Bu üzücü olaydan sonra homestay’de soluklanırken birden önümüze çay, ekmek ve yağ geldi. Akşam yemeğine daha vakit olduğu için atıştırmalık iyi gitti. Taze ekmek bulmak çok zor… Taş gibi bir şey; çaya bandırmadan diş geçirmek imkânsız! Bu ikramdan sonra minik köyün sokaklarında dolanmaya çıktık. Bir evden çay daveti geldi. Burada yaşayan insanları ve yaşamlarını daha yakından tanımak için bulunmaz fırsat. Para verdiğimiz homestay’den çok daha fazlası getirildi önümüze; yak yoğurdu, yak kaymağı, yak yağı, bekletilmiş yak yağı (daha sarı) ve taze ekmek! Daha 2 gün önce hayatımda ilk kez yak görmüş ve ‘Acaba ne zaman yak ürünü yiyebileceğiz?’ diye konuşmuştuk. Daha yarım saat önce ‘taze ekmeği çok özledik’ demiştik. Bütün dileklerimizi yerine getiren bu ailede muhatabımız evin oğlu… Bize servis yapansa yaşlı annesi… ‘Aman dur teyze, zahmet etme’ derken çat çut 2 dakikada döşedi sofrayı süper anne!

Homestaye geri döndüğümüzde Mongol Rally’e katılan araçlardan birinin ekibinin de burada kalacağını öğrendik. Son günlerde çok sık karşılaşır olmuştuk bu araçlarla. Avrupa’dan çıkıp istedikleri rotayı kullanıp Moğolistan’a varıyorlar. Tam olarak bir yarış değil.  Yarışa katılma şartlarından biri eski ve küçük araba kullanmak. Diğer bir şartsa her takımın çeşitli hayır işleri için 1000 pound bağış toplamış olması… 2004’ten beri devam eden bu ralli, ‘dünyadaki en büyük motorlu macera’ olarak tanımlanıyor.

Homestayda duş macerası… Dağın başında, ıssızlığın ortasında bu insanlar nasıl temizleniyor? Buranın dağlarında yetişen bir otu ya da hayvan dışkısını ateş yakıyorlar ve su kaynatıyorlar. Banyoda duvara yerleştirilmiş 2 kutu var. Siz duşunuzu alırken, Bu kutuların yerleştirildiği duvarın öteki tarafında kaynayan suyu kutuya boşaltan biri bekliyor. Tasla kaynamış suyu, normal suyla ılıştırıp tepenizden döküyorsunuz. Yani banyo 2 odadan oluşuyor; biri otların depolandığı ve ateşin yakıldığı kısım, diğeri ise duş aldığınız yer. Duşa girmek için tek hazır olan bendim ve ilk girdim. Sistemi görünce; ‘Ay yazık adam uğraşmasın suyu kaynatmak için’ diyerek 3 dakikada çıktım banyodan. Benden sonraki 7 kişi ise hamama gitmişçesine durdular da durdular. Ee adam da yazık suyun başında dikildikçe dikildi. Arkadaş bende mi sorun acaba?

Banyosunu yapan, akşam yemeğine katıldı. Yemekte patatesli pilav vardı. Daha 2 saat önce ölesiye yediğimiz için yemeğe gömülme performansım düşüktü. Bugün, kaplıcalardan başladığımız, Nico’nun düşmeleriyle devam eden, Alichur’a varıp bisikleti tamir ettirebildiğimiz, Charlotte’un kilometre sayacını çaldırtıp hemencecik bulduğu, hayatımda ilk kez yak ürünü yediğimiz, Mongol Rally gibi enteresan bir maceranın katılımcılarıyla tanıştığımız, kutucuklarla banyo yaptığımız çok uzun, yorucu, hüzünlü, heyecanlı, keşifli ve güzel bir gündü.

 

D0490 (33)-FOW-Tajikistan

Marco Polo Homestay’in sahibi Taibek