Chengdu gezi rehberi

Chengdu gezi rehberi

11

AĞUSTOS 2016

 

Chengdu, Çin

Chengdu’da 1 yıl yaşamaya karar verirken birçok parametremiz vardı. Bunlardan en önemlisi Çin kültürünü keşfetmekti. Tek bir yıl, yüzlerce yıllık bir kültürü anlamaya yetmese de en azından kendi çevremizdeki olanları anlamak için yaşadığımız şehrin derinliklerine daldık. Chengdu’yu keşfe çıkmak için bir tek bu yazı elbet yeterli olmayacak ama güzel bir başlangıç olacağını düşünüyorum.

Panda Yetiştirme Merkezi 

Chengdu ve hatta genel bir Çin seyahatinde ‘yapmadan dönme’ listesinin en başında gelen madde, görünce sarılma hissiyatı uyandıran bu tontik pandalar olmalı!

Tüm dünyada sayıları 2000’i aşmayan pandaların %70’i Chengdu’nun başkenti olduğu Sichuan bölgesinde bulunmakta. Sichuan bölgesinde 3 adet yetiştirme merkezi var; Chengdu, Dujiangyan ve Bifengxia. Bu merkezleri sadece ziyaret etmekle kalmayıp 1 hafta süren gönüllü olarak çalışabilirsiniz. Buradaki ‘gönüllü’ kelimesi sizi yanıltmasın çünkü para ödemeniz gerekecek! 2015’te pandalarda ortaya çıkan bir hastalık sebebiyle Chengdu’daki gönüllü çalışmaya son verilmiş. Bifengxia ise inşaat çalışmaları sebebiyle bu hizmete ara vermiş. Yani tek seçenek olarak Dujiangyan kalıyor.

‘Yok ben pandalarla içli dışlı olmak istemiyorum. Bir bakıp çıkacağım.’ diyorsanız Chengdu’daki merkez yeterli olacak. 58 yuan verip bir hayvanat bahçesine girer gibi girebilirsiniz. ‘Yok ama ben kucağımda panda ile selfie çektirmezsem ölürüm’ diyorsanız 1-2 dakikalığına 8-10 aylık yavruyu tutmak için önceden rezervasyon yaptırmanız (pandabase@panda.org.cn) ve geldiğinizde 2000 yuan vermeniz gerekiyor.

Burada bildiğimiz panda haricinde başka hayvanlar da yer alıyor. Bunlardan en ilginci ‘kedi ayısı’ olarak da bilinen kızıl panda. Bu hayvana neden panda demişler bilemiyorum, bence daha çok bir tilki edası var kendisinde.

07:30-18:00 saatleri arasında ziyarete aaçık olan merkeze sabahın köründe gitmek en iyisi çünkü kahvaltıda bambulara dalan pandalar, günün geri kalanında sızıp kalıyorlar. Uyuyan panda da pek tatlı ama bambu yerken ağaçtan düşüp sonra tekrar tırmananı daha bir mübah.

3 numaralı metro hattı ile ‘Panda Avenue’ durağında indikten sonra taksi, tuk tuk, otobüs ile ya da tabana kuvvet 5 km ötedeki merkeze ulaşabilirsiniz. Taksi 15 yuan civarında tutuyor.

Merkez çok büyük, o kadar büyük ki şu garip otobüs-tren karışımı araçlarla ulaşım sağlanıyor. Yürümeyi tercih ederek hiçbir hayvanı kaçırmamayı sağlayabilirsiniz.

Sichuan Mutfağı ve Yemek Müzesi 

2011’de UNESCO tarafından ‘Gastronomi şehri’ seçilen Chengdu’da yemek kısmına uzun bir vakit ayırmak mantıklı bir adım olur. Chengdu’nun başkenti olduğu Sichuan bölgesi, mutfağıyla tüm dünyada ün salmış. Bölge, emsalsiz tatdaki bir baharata ev sahipliği yapıyor; adı Sichuan biberi (Sichuan pepper / huajiao). Sichuan mutfağı 5 tatla tanımlanıyor; Sichuan biberi, sarımsak, kırmızı biber, zencefil ve yıldız anason. Acı olan Sichuan biberinin sıkça kullanıldığı mutfakta acılık, sarımsak ve kırmızı biberle daha da arttırılıyor. Acı ve baharatlı yemeklerle donatılan bir masada her zaman dengeyi koruyacak 1 adet acısız yemek servis ediliyor.

Yöresel mutfak, orta çağda doğu ülkelerden gelen fasulye, susam ve ceviz ile renklenirken; 16. Yüzyılda Meksika’dan gelen kırmızı biber, eski zaman biberlerinin yerini almış. Katolik misyonerler, tatlı patatesi tanıtmışlar bölgeye.

Acı kuru bakla (broad bean) sosu (dòubànjiàng) en çok karşılaşacağınız sos olacak. Her restoranda, her masada minik bir tabağın içinde servis ediliyor. Hazırlanışı ise kolay değil. Şarap gibi yıllandıkça tatlanıyor.

En ünlü yemekler ise kung pao chicken (tavuk), mapo tofu, ‘sos içinde kendin pişir kendin ye’ olarak tarif edebileceğim hotpot.

Normalde müze gezmeyi sevmesek de Sichuan yemek müzesi sadece bir müze olmaktan çok öte olduğu için bayıla bayıla gezdik. İngilizce konuşan rehber eşliğinde yukarıda yazdığım bilgileri öğrendiğimiz bir kısa müze turuyla başladık. Ardından kuru bala soslarının nasıl hazırlanıp bekletildiğini öğrendiğimiz açık hava deposunu gezdik ve en sonunda da bu ünlü yemekleri bir şef eşliğinde kendimiz pişirdik ve yedik.

İlk olarak profesyonel aşçı kıyafetlerimiz giydik ve tatlı yapımından başladık. Tatlı dumpling… Tatlı deyince aklınıza çikolata ya da meyveler falan gelmesin; burada kırmızı fasulye ile her şey tatlı hale getirilebiliyor. Bizim de panda şekilli tatlılarımızın içi kırmız fasulye dolu.

Sonrasında mapo tofu ve kung pao tavuğumuzu da ateş oyunları içerisinde profesyonelce yaptık. Herkes kendi yemeğini yiyecekti ama önce şefimiz hepimizin yemeğinden biraz tadıp olurunu verdi. Gurme edasıyla masaya otursak da sabahtan beri cezbedici kokuların içinde dolanmaktan akan salyalarımızı tutamayıp anında saldırdık yemeklere. 1 saatte pişen yemekleri 10 dakikada sömürdük ve gurme edamızı tekrar takınarak şefimizden plaketimizi aldık.

Eğer sizler de bu tecrübeyi edinmek istiyorsanız önceden rezervasyon yaptırmanız gerekecek.

wechat ID: xiaoxiaoshu326

Müze koordinatları; 30.78969, 103.963237

Sichuan sofrasında kullanılan baharat ve soslar

Acı kuru bakla sosu (dòubànjiàng) yapımı

Servise hazır, afiyet olsun !

Geleneksel bir Sichuan sofrası

Ateşle oyun

Çay ve Baharat Pazarı

Burnunuzu yakan, gözünüzden yaş getiren kırmızı biberler ve hapşurmaktan helak eden Sichuan biberlerininin arasından sağlam çıkabilenlerin çok seveceği bir ortam; baharat pazarı… Aklınızın alabildiği tüm baharatları bulabileceğiniz bu pazar, lokal insanlarla içli dışlı olmak için en ideal konumlardan biri çünkü turistik değil ve arada bir turist görünce özenle yaklaşıyorlar. Chengdu halkının baharat için burayı tercih etmesiyle kalite artarken fiyatlar azalmış. ‘Aa bu ne acaba?’ sorularınızın 1 dakika bile beyninize rahat vermeyeceği mistik bir ortam.

Hala baharat pazarının büyüsü altındayken ana yolun karşısındaki çay pazarı sizi kendine çekmeyi başarıyor. Sadece siyah ve yeşil çeşitlerden oluştuğunu sandığımız çay dünyasının aslında ne kadar da renkli olduğunu etraftaki kurutulmuş rengarenk çiçeklerinden anlıyorsunuz.

Baharatlar açık hava pazarında olmasına rağmen, çay pazarı bir binanın içinde. O hep filmlerde gördüğünüz narin el hareketleriyle yapılan çay servisinin baş konuğusunuz burada. Dükkan sahipleri birbiriyle yarış içinde en güzel çayı tattırmak için. Saatlerce en pahalı çayları deneyip hiç para harcamadan masadan kalkabilirsiniz. Ama bu o kadar da kolay değil çünkü bir daha asla tadamayacağınız lezzetler hala damağınızdayken illaki ona sahip olmak istiyorsunuz.

‘Ee Çin’den çay aldım. Türk çaydanlığında mı demleyeceğim?’… Size yandan bakan binbir farklı desenle donatılmış çay setleri çokdan verdi cevabı sizin yerinize! Buzdolabı süsünden sıkılmış yakınlarınıza, eliniz kolunuz hediyelerle dönmek için güzel bir fırsat!

Peki buraya nasıl ulaşabilirsiniz? Chengdu’nun 1 nolu metro hattındaki Shengxian Lake durağında inerek 15 dakikalık bir tuktuk yolculuğuyla Wukuaishi bölgesindeki pazarlara ulaşanilirsiniz. Zaten pazarın adı da Wukuaishi çay pazarı.

Adres : Sect. 1st, Rongbei Shangmao Rd. 蓉北商贸大道一段

Dunhuang kum tepeleri ve Xian toprak askerler

Dunhuang kum tepeleri ve Xian toprak askerler

19

EYLÜL 2015

 

Gün: 524 – 13227 km
Dunhuang, Çin

En son yazımda gecenin köründe yolun ortasında ıssızlıkta kalakalmıştık. Yapım aşamasında olan yol sebebiyle hiç araç geçmeyeceğini düşünürken birden ‘yol olmasa da kocaman araçlarımızla nasıl ilerleneceğini biliriz biz’ dercesine bir karavan konvoyu biraz önce bizim yürüyerek çıktığımız otobandan çıktı.

Gün içinde birkaç kez gördüğümüz karavan konvoyunun arkasından içi bisiklet dolu bir minibüs takip ediyordu. Bisikletçi, bisikletçinin halinden anlardı ama maalesef şu anda biz otostopçuyduk. Yine de şansımızı denemek için yollarını kafa fenerimle kestim ve çat pat İngilizce konuşan birine derdimizi anlattım ve ‘Hadi atlayın’ işaretiyle şansımızın döndüğünü anladık. Bizi kendi gidecekleri otele götürdüler ve bizim için pazarlık bile yaptılar. Bu gece de ucuz yırttık. Hatta iyi bile oldu çünkü yarın onlar da Dunhuang’a gideceklermiş.

Sabaha güzel bir kahvaltıyla başladık. Minik hazır paketlerde sotelenmiş sebzeler ve manto denen puf ekmek yiyorlar. Türk usulü tuz ağırlıklı kahvaltı olması güzel ama akşam yemeği ağırlığındaydı. Sohbet esnasında onların da planının mağarayı gezip ertesi gün 1000 km uzaklıktaki bizim de gitmek istediğimiz yer olan Lanzhou’ya gitmek olduğunu öğrendik ve plana dâhil edildik. Çok şanslıydık, taa ki bütün terslikler bizi bulana kadar. Kahvaltıdan sonra ilk önce arabalarını çok uzun süren bir bakımdan geçirdiler, ardından otobana değil de yan yola girip uzunca gidip yolun sonunun olmadığını görüp geri gelip otobana girdiler, sonrasında birinin tekeri patladı ve 2 saat bekledik. Çölün ortasında tek bekleyebileceğimiz yer bir kavuncunun çadırıydı. Haliyle kusana kadar güneşte kurutulmuş kavun yedik. Sonunda saat 3 civarı Dunhuang’a varabildik fakat vardığımızda günlük 6000 kişi ile sınırlanan biletlerin bittiğini öğrendik. Ertesi sabah 8:30’a kalmıştık. Kişi başı 220 yuan yani 31 euro bayılıp aldık biletleri. Onların bekleyecek vakitleri olmadığından mağarayı gezmekten vazgeçtiler yani bugün vedalaşacaktık. Hem 1 günümüzden, hem 1000 km’lik bir ilerleyiş hayalinin verdiği mutluluktan olmuştuk. Biletleri aldığımız yer şehrin dışındaydı. Biletleri aldıktan sonra şehre doğru devam ettik. Talihsizliklerimiz henüz bitmemişti. Bir otele gideceklerini sanırken şehri geçip kum tepelerine doğru gittik. Bu kum tepelerini duymamıştık, meğer baya turist çeken bir yermiş. Kum kayağı, motor sürüşü, yürüyüş, düğün fotoğrafı çekimleri ve daha birçok aktivite var burada… Bizim karavanlılar da bu kum tepelerinin önünde sabahlayacakmış. Kaldık mı yine ortada, kör itin öldüğü yerde! Oradaki motorculardan birinin tanıdığının bir oteli varmış ve 10 dakika sonra bizi almaya gelecekmiş. Tabiiki bu Çin 10 dakikası! 1 saat onu bekledik ve karavanlılarla vedalaşıp 1 km ötedeki hostele gittik. Evet, otel sadece 1 km ötedeymiş! Bilseydik yürürdük! Ve tabii ki korktuğumuz başımıza geldi; otel pahalıydı ve internetten bulduğumuz 2,5 km uzaklıktaki ucuz otele yürüdük. Bugün güzel haberlerle heveslerin tavan yaptığı, sonra aksiliklerle ve iletişim sorunuyla saatlerce bekleyip hüsrana uğradığımız, yani genel olarak hüsran dolu bir gündü.  Bisikletlerimizle olsak yavaş ama bağımsız ve stressiz bir süreç yaşardık. Anladık ki otostop ve başkalarına bağımlı olmak bize göre değil!

Ertesi sabah hava ağarmadan düştük yola… Şehir içinde uzunca bir yürüyüşten sonra bizi alan araç, mağara kompleksinin girişine kadar bıraktı. Bir gün ‘çantalarımızı bırakabileceğimiz bir resepsiyon olması’ gibi basit bir duruma bu kadar sevineceğimizi nereden bilebilirdik? Kaç gündür çantaları taşımak bir zulüm olmuştu!

8:30 bileti olanlar hep beraber 2 film izledik. Biri Dunhuang şehri, diğeri Mogao mağaraları hakkında… Sonra otobüslerle bu alana dâhil olan yolda 25 km gittik. Özel araçla girmek imkânsız… Yabancılar olarak, İngilizce konuşan bir rehber liderliğinde toplandık. İlk olarak içeride fotoğraf çekilmemesi konusunda uyarıldık.

Bir dağa kazılmış 700’den fazla küçüklü büyüklü mağara… Bu mağaralar yüzyıllar boyunca zenginler tarafından ibadet için kiralanmış ve el değiştirmiş ama çoğu ilk günkü renklerini koruyor. Dünyada tek kadın elbisesi giydirilmiş Buddha heykeli burada. Sebebi ise; yaptıranın çok güçlü bir kraliçe olması… Güçlü bir kraliçe olmuşsun ama adam olamamışsın, ne diyeyim ben sana?

Anayolda olmayan, uğruna uzun yollar teptiğimiz, stresli günler geçirdiğimiz Mogao mağaraları; sizin sayenizde Çin ve Budist kültürüne harika bir giriş yaptık. Umduğumdan fazlasıyla etkilendim!

Otobüslerle merkez müzeye döndükten sonra otostop maceramıza kaldığımız yerden devam ettik. 2 farklı araçla 375 km yaparak Jiayuguan’a vardık. Burada 10 kişilik son model bir minibüs durdu. Almati’den Şangay’a giden biz Kazak… Yani %80 anlaşabiliyoruz ve kendisi de bizim otobüsle Chengdu’ya devam edeceğimiz Lanzhou’dan geçiyor. Uzun kilometreleri arkada bırakınca fark ediyoruz ki arabanın GPS’i Lanzhou’dan değil Xian üzerinden geçiyor. Bu bir işaret! Xian’a gidip gitmemek konusunda kararsız kalmıştık vizemizde geriye kalan gün sayısı sebebiyle. Meğer kaderimizde yazılıymış.

Akşamüzeri bindiğimiz araçta sabah 4’e kadar adamı uyutmamak için bizim de uyanık kaldığımız ve en sonunda ısrarlarım sayesinde mola verip 2,5 saat uyuduğumuz bir garip serüven yaşadık. Ertesi gün öğlen 3 gibi Xian’a varmıştık. Şehir dışındaki benzinlikte bıraktı bizi. Burası şehre girmek için çok kötü bir nokta olmasına rağmen şanslıydık ve bir araç bizi alıp metroya kadar bıraktı. İnternetten bulduğumuz otelin yerini bulmak için epey yürüdük ama sonunda güzel bir yere denk geldik. İnternette özellikle yurtlarda kız-erkek ayrımı yapmayan otel aramış ve burayı bulmuştuk. Ama internetteki ilanda hata olduğunu ve pahalı olan 2 kişilik özel odada kalabileceğimizi söylediler. Ha oldu, bi’ zeki sensin zaten! ‘Sizin hatanız’ konseptli çingeneliğim sonucunda 4 kişilik odayı bize özel tahsis ettiler. Otele ulaşma, çalışanları ikna etme, yerleşme derken akşam olmuştu.

Ertesi günü, UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndeki, çocukluğumdan beri görmek istediğim toprak askerlere ayırmıştık. Otelden nasıl gidileceğini öğrenmeye çalışırken oradaki bir kız çat pat İngilizcesiyle ‘beni takip’ edin dedi. Otelden çıkıp belediye otobüsü durağına geldik. Sadece otobüsü göstereceğini düşünürken, bizimle birlikte tren istasyonuna geldi. Akşam Chengdu’ya gidecek trenin biletini almamıza, eşyalarımızı bugünlüğüne depoya yerleştirmemize, savaşçılara gidecek otobüsü bulmamıza yardım etti, bir de marketten su ve meyve suyu aldı bizim için. Sonra da iyi günler dileyip gitti. Nasıl ya? Anlayamadık olan biteni… Cidden anlamadık çünkü çok İngilizce konuşamıyordu. Otelde karşılaştığımız için savaşçıları ziyarete gidecek bir turist olarak yorumlamıştık biz kendisini. Koca yüreğini de aldı gitti kız tek bir teşekküre…

Xian tren istasyonunun hemen dibindeki otobüs terminalinden toprak askerlere otobüs var. 20 km’lik yol için kişi başı 7 yuan yani 1 euro ödüyorsun. Otobüste yabancı olarak bir biz bir de sonradan tanıştığımız Macar Gabriel vardı. Gabriel’in işi, günün geri kalanında gezdiğimiz toprak askerler kadar ilginç. Henüz bitirdiğimiz ve çok beğendiğimiz ‘Lie to Me’ (Bana yalan söyle) dizisindeki ana karakterlerin işini yapıyor. Hatta şirketi, diziye yardım ediyormuş. İşi ne? Jestlerden, mimiklerden her türlü davranıştan bir kişinin yalan söyleyip söylemediğini ve hatta bütün psikolojisini analiz etmek! Tam anlamıyla müthiş!

Konumuza geri dönüyorum; Toprak askerler ya da diğer adıyla Terrakotta ordusu, MÖ 210 yılında yapılmış topraktan heykellerden oluşuyor ve ‘devletler’i bir araya getirip Çin İmparatorluğunu kuran Qin Shi Huang’ın mezarında bulunuyor. Keşfeden ise bir çiftçi! 1974 yılında keşfedilmiş olmasına rağmen kazı çalışmaları hala devam ediyor. 1500 asker gün ışığına çıkarılmışken, toprak altında hala 8000 civarında asker olduğu tahmin ediliyor. Her bir askerin yüz ifadesi farklı!

Gelmeden önce iyice araştırmış ve nasıl gezeceğimizi öğrenmiştik. Komplekste bir müze ve 3 hol bulunuyor ve eğer doğru sırayla gezmezsen hüsrana uğrayabiliyorsun. Hol 3, heykeller ve resimlerle konuya giriş yapıyor. Hol 2, hala toprak altında bekleyen askerlere ait. Hol 1 ise en ihtişamlısı çünkü şimdiye dek çıkarılmış bütün heykeller burada bir arada. Hol 1’den başlayınca turun sonlarına doğru hayal kırıklığına uğrayabiliyorsun. O sebeple müze-hol3-hol2-hol1 olarak gitmek daha verimli ve heyecanlı. İtiraf etmek gerekirse toplamına baktığımızda hayallerimde canlandırdığım sahnelerle karşılaşmadım. Biraz hüsran ve bolca kalabalık buldum. Adını hiç duymadığım Mogao mağaraları ile karşılaştırdığımda, mağaraların ihtişamı yanında bıdık askerler pek de etki yaratmadı!

Toprak askerlerden, Xian şehir merkezine dönüp Chengdu’ya gidecek trenimize bindik. Otostop çekmek çok yorucu ve stresli olduğu için ve ayrıca Çin’de tren tecrübemiz de olsun istediğimiz için treni seçmiştik. Çin’de trenlerde 4 farklı koltuk çeşidi var; yumuşak ve sert koltuk, yumuşak ve sert yatak. Bilet alırken hangisini istediğini belirtiyorsun. Biz yumuşak koltuk seçtiğimizi sanırken, kalkışa 10 dakika kala yanlışlıkla sert koltuk aldığımızı anladık. Çünkü farklı kapılardan geçiş yapıyorsun. Ama trene bindiğimizde gördük ki sert koltuklar, bizim Türk trenlerindekiyle aynı. Metal falan sanmıştık; süngermiş. Yumuşak koltuklar kuş tüyünden sanırım! Aldığımız sürüsüne bereket abur cubur ve birkaç bölüm ‘Mad Men’ ile 21 saatlik tren yolculuğumuzu gayet güzel atlattık. Lama gibi oraya buraya tüküren Çinlilere rağmen!

Chengdu’da Couchsurfing’den bulduğumuz bir evde kalacaktık. Ama ilk iş, Kaşgar’dan trenle yolladığımız bisikletlerimizi almaktı. Birkaç gündür bizi bekleyen sevgili bisikletlerimizin bulunduğu depo, hemen istasyonun yanındaydı. Bu uzun yolculuktan tek hasar, su şişemi koyduğum kafesin kırılmış olmasıydı. Yenisini almamız gerekecek; tamir edilecek gibi değil. Ama kadrosunu kıranların hikâyelerinden sonra çok da büyük bir sorun değil!

Kuzeydeki tren istasyonundan, güneydeki kalacağımız eve gitmek neredeyse 2 saatimizi alınca ne kadar da büyük bir şehre vardığımızı anladık! Ev sahiplerimiz Sırp Nick ve Nenad, Hong Kong’lu Elise… Beyler, otostopla dünya turu maceralarına 1 yıllığına ara vererek burada İngilizce öğreterek para kazanmaya karar vermişler. Elise ise Çince-İngilizce çeviri ve kısa dönemli işler yaparak para kazanıp dünyayı geziyor.

Chengdu’da birkaç gün kalıp Tibet platosuna doğru pedallamaktı planımız ama Nick ve Nenad ile geçirdiğimiz birkaç günden sonra Chengdu’da 1 yıl yaşamaya karar verdik. Bu karar öyle tek cümleyle anlatılmaz. Kısmetse başka yazıya…

Çin'de otostop çekmek

Çin’de otostop çekmek

16

EYLÜL 2015

 

Gün:521 – 13227 km
Xinhe, Çin

1,5 yıldır bisikletle seyahat ettikten sonra bir süre de olsa otostopla yola devam edecek olmak tamamen farklı bir tecrübe ve heyecan. Tabii ki hayatımızda daha önce otostop çekmişliğimiz var ama Çin gibi tamamen farklı bir ülkede yapacak olmanın şapşallığı var.

Kaşgar’da geçirdiğimiz 6 geceden sonra kaldığımız hosteldeki tecrübeli arkadaşlardan aldığımız tüyolarla karton kutulardan kestiğimiz parçalara güzergâhımızdaki bazı ana şehirleri yazdık. Havaalanına giden belediye otobüsüne binip şehrin dışına çıktık. Biraz yürüyünce anayola vardık. Kısa sürede bir araba durdu. 30-40 km gidecek olsa da bindik. Uygurların yaşadığı Sincan bölgesinde olduğumuzdan dil olarak az da olsa anlaşabiliyoruz.

Otobana paralel giden ek bir yol var bütün bölge boyunca. İşte bu yol bizi zorlayacaktı çünkü o yolda araç sayısı az ve köyden köye gidiyorlar. Yani her bir araçla çok kısa mesafe kat edebiliyoruz. İlk arabanın bizi bıraktığı yerde çitlerden atlayıp otobana geçip orada devam ettik otostopa. Çok beklemeden duran arabayla 200 km yaptık ama sonunda otobandan çıkıp da bir köyde durunca otobana geri yürümek zorunda kaldık. Sıradaki aracımız olan meyve-sebze kamyonetiyle 250 km yaparak Aksu şehrinin girişine vardık. Araç bizi burada bıraktı ama biz anayola yürüyene kadar geri gelip tekrar aldılar ve 30 km daha götürüp şehir çıkışına bıraktılar ki şehirden çıkan araçlarla olasılığımızı arttıralım. Canlarım benim…

Karşımıza minibüsleriyle seyahat eden bir aile çıktı. Yayıla yayıla 200 km yaptık. Kendi köylerine gidiyorlardı ve hava kararmıştı. Yolculuk esnasındaki sıcak sohbet dolayısıyla gece için bizi evlerine davet edeceklerini düşünmüştük ama maalesef öyle olmadı. Anayoldan çıkıp köylerine dönüp bizi bir benzin istasyonunda bıraktılar. Gün boyunca güzelce yaklaşık 690 km ilerlemiş ama gün sonunda çuvallamıştık. Yanımızda çadır ya da tulum yoktu çünkü eşyaları trenle yollarken planımız otobüsle Chengdu’ya gitmekti. Benim matım vardı kutuya sığdıramadığımız için yanımıza aldığımız. Benzin istasyonuna sorduk bizi ağırlayabilecekler mi diye. Elektrik odası gibi bir yer gösterdiler ve yemeklerine davet ettiler. Her şey süper ilerliyor derken, orada çalışan kızlardan biri arkadaşlarını çağırdı mekânındaki turistleri göstermek için. Gelenlerden biri genç bir polisti. Uygur bölgesi, Çin’in geri kalanı gibi kafana göre gezebileceğin bir yer değil! Hükümet elinden geldiğince turistlerle Uygurların iletişimini kesmeye çalışıyor. Mesela turistler sadece kayıtlı otellerde kalabiliyor. Öyle her kafana esen otelde kalamazsın. Ee durum böyle olduğundan  polis görünce geriliyoruz. Biraz muhabbetten sonra genç polis gayet iyi niyetle bizi ‘bir yerdeki yatağa’ götürmek istedi. O yerin ne olduğunu anlayamadık. ‘Gerek yok’ desek de bütün çabamıza rağmen 5 dakika sonra bir polis arabasındaydık! Geldiğimiz yeri görünce ürperdik, burası bir polis istasyonuydu!

Varır varmaz bizi nöbetçi odasına götürüp yatağı gösterdi ve çıktı. ‘Vay be telaşa gerek yokmuş’ derken patronuyla birlikte çıkageldi. Bu adam da Çinliydi. Yemek getirtti odaya bizim için. Ama burada kalmamızın uygunluğu konusunda endişeleri vardı ve İngilizce konuşan birini getirtti! Bu kadın 10 yıl öncesine kadar İngilizce öğretmeniymiş ama evlenince bırakmış ve şu an sıfıra yakın bir İngilizcesi var. Türkçe-Uygurca daha iyi anlaştık yani öyle deyim. Gece 12’ye kadar boşuna beklemişiz gelmesini. Sonuç olarak bize söylenen; bu kasabanın liderinin (!), kasabayı bize daha güzel tanıtmak istemesi sebebiyle bizi otele yerleştireceğiydi. Artık yorgunduk ve olaylar kontrolümüzden çıkmıştı. Paramız olmadığını defalarca vurgulayarak ‘ücretsiz kalacaksınız’ cevabını almıştık ve sonunda bizi son model bir minibüse bindirdiler. ‘Bu da otostop sayılır mı?’ diye aramızda şakalaşa şakalaşa ilerledik.  Kasabadan biraz daha ilerideki Xin He şehrinde 5 yıldızlı bir otelin kapısına getirdiler. İçerden çıkan kadınların kıyafetinden yıldızların ayık kafayla verilmediği anlaşılıyordu. Burada da bu şehrin polisini bekleyip gece 2’yi ettik. Sonunda nazik kasabalı polisler bizi agresif şehirli polislere devrettiler. Vahşi şehirli polis, ilk önce çantalarımızı açtırdı sonra çantalarımızı gece lobide bırakmamızı emretti. Suratımızdaki ‘yok artık’ ifadesini görünce geri adım attı ama bu sefer de pasaportlarımızı sabah geri vermek üzere alıp resepsiyona verdi. O şaşalı otele değil de hemen yanındaki otelimsi yere yerleştirdiler bizi. Olanların üzerine düşünecek takatımız kalmamıştı ama yinede kameradaki fotoğrafları boşalttık. Sonra da vurduk kafaları yattık. Ama macera bitmemişti.

Sabah sözleştiğimiz gibi resepsiyona gidip pasaportlarımızı istedik. Odanın parasını ödeyince vereceklerini duyunca ağzımız açık kaldı. Nasıl yani? En 30 kere ücretsiz olacağı söylenmişti. O sırada Uygur kadın polisle, Çinli erkek polis geldi. Uygur kadın polis, Türk olduğumu duyunca sevindi ve muhabbete başladı ama olayın detaylarını öğrenince ilk çirkefleşen de o oldu. Laf atışmaları, konsolosluğu arama girişimleri ve yoğun bir gerginlikle birlikte haddi ve izni olmadan çantalarımızı açıp para aramaya başladı. Artık o noktada verdik istenilen 85 yuanı. Allah’tan da belalarını sesli bir şekilde diledim. Bunu anlayınca kızardı bozardı ama geri adım atmadı. Burada bir kez daha Allah’tan belasını diliyorum. Parayı verir vermez polisler bastı gitti. Olay paramız olması ya da olmaması değil; biz bir şekilde başımızı sokacak bir yer bulmuş olmamıza ve paramız olmadığını söylememize rağmen bizi zorla ve yalan söyleyerek otele yerleştirdiler.  Üzerine bir de biz yalan söylüyormuşuz gibi hayvanca davrandılar. Çin’e gelirken o kadar çok kişi uyarmıştı ki bizi; ‘Çinliler hiçbir şeye hayır demez, kafa sallayıp, gülümserler sırf yüzlerini kaybetmemek için’ . ‘Yüz kaybetmek nedir ya?’ deyip çok umursamamıştık ama bizim de başımıza gelen bu; akşam ‘he he’ deyip, sabah 90’dan gol attılar pislikler. Çin’e hoş geldik!

Otelden çıkıp şehrin dışına yürüyüp bir araç bulduk. Tüm gün bir kaç araç değiştirerek Kucha’dan Turpan’a kadar 730 km yol geldik. Son araçla epey yol kat ettik ve kalacağımız hostelin önüne kadar bıraktılar. ‘Ne kadar iyiler’ diye düşünürken son anda para istedi şoför. Zaten sabahtan sinirlerimiz tepemizde, bir sen eksiktin! Ama iplemediğimizi görünce ısrar etmedi. Şansını denedi aklınca…
Turfan’da White Camel Youth Hostel’de kaldık. Zaten çok da bir opsiyon yok. Burada da şöyle bir durum var; 2 kişilik odalar dolu, yurtlar kız-erkek ayrı. Normalde bu tarz gençlik hostellerinde böyle bir ayrım yapılmaz. Kaşgar’da böyle bir ayrım yoktu mesela. Ama Çin’in genelinde ayrım olduğunu sonradan öğrenecektik. Biz de girişteki divanda, herkesin ortasında kişi başı 30 yuan verip uyuduk.

Ertesi gün dinlenmeye karar verdik çünkü çok stresli ve yorucu 2 günü geride bırakmıştık. Turfan -155 m ile dünyanın en derin 2. kara noktası… En derini İsrail’deymiş. Burada yılda 2-3 kere meyve-sebze alınabiliyormuş. Hatta bizdeki ‘turfanda’ kelimesi buradan geliyormuş! Çin’deki en uzun minare buradaymış. İçine girmeye gerek yoktu, dışarıdan görülecek kadar uzundu. Sanırım şehir gezmekten yorulmuşuz, biz bisiklet üstünde daha iyiyiz…

Ertesi gün, belediye otobüsüyle şehir dışına çıktık. Elimizi bile kaldırmadan bir araç durdu ve bizi yol üstündeki ‘Flamming mountains’ a kadar götürdü. Gökkuşağı dağı… Renkli toprakları sayesinde birçok turist çekiyor ama Tacikistan ve Kırgızistan’ın harika doğasından geçip geldiğimiz için fotoğrafını çekme gereği bile duymadık! Ardından birkaç araba değiştirerek devam ettik. Amacımız Dunhuang’daki Mogao mağaralarına ulaşmaktı. Duran araçlardan biri çok yavaş bir kamyonet olunca epey vakit kaybettik. En son araç ise üzüm kasalarıyla dolu başka bir kamyonetti. Arka koltukta, yarım kişilik yerde, uyuşan bacaklarımı açmak için 5 dakikada bir pozisyon değiştire değiştire 330 km yol gittim. Ama üzümler şahaneydi…

Dunhuang sapağına vardığımızda hava kararmıştı. Işıkların çalışmadığı, karanlık bir noktada üzüm kamyonetinden indik. Normalde burada direk Dunhuang’a giden kocaman bir yol olması gerekiyordu. En azından harita öyle gösteriyordu. Epey yürüdükten sonra otoban çıkış gişelerine geldik. Birkaç polis görünce kalacak yer sormaya bile yeltenmedik. Yürüyüp devam ettik. Kimse ‘Otobana nasıl yürüyerek girebildin?’ demedi. Haritada olan yol aslında yapım aşamasındaydı ve bu sebeple kimsenin geçmediği bir garip yerde gecenin bir köründe kaldık dımdızlak.

Heyecanı burada kursakta bırakıp sıradaki yazıya saklıyorum.