444 yıllık Drina Köprüsü

Her ülke başka ülkeyi kötülüyor yahu, bu ne böyle? Sırbistan’a girerken ‘Türkleri sevmezler, dikkatli olun’ cümlesini 50 defa duyduk ve ne kadar alakasız olduğunu kendi gözlerimizle gördük. Sırbistan’dan Bosna’ya geçerken ‘Sınırdaki polisler durduk yere sorun çıkarıp rüşvet isterler’ dediler; sınır kapısındaki polis, bayrağımı görünce Türkçe ‘merhaba’ deyip pasaporta bile bakmadı. Dinlemeyeceğiz bu boş konuşanları, zaten kendi gözümüzle görüp inanmak için yola çıkmadık mı?

Sırbistan’dan sınırından Bosna-Hersek’in Sırp Cumhuriyeti bölgesine girdik. Sırp Cumhuriyeti (Republika Srpska) ile Sırbistan Cumhuriyeti (Republika Srbija) arasındaki fark nedir? Ne yalan söyleyim, ben arada bir fark olduğunun farkında bile değildim oraya gidene kadar. Sırbistan Cumhuriyeti, bizim bildiğimiz ülke olan Sırbistan. Sırp Cumhuriyeti ise, Bosna Hersek ülkesinin 2 özerk cumhuriyetinden biri. Diğeri ise Bosna-Hersek federasyonu. Savaştan sonra Bosna Hersek ülkesi altında bu şekilde ikiye ayrılmışlar.

Savaş hakkında da haddim olmayarak minik bir özet geçmek isterim. Tarih bilgisiyle değil, sadece Sırbistan ve Bosna-Hersek seyahatimiz süresince tanıştığımız genç yaşlı insanların ağzından duyduklarımızla. Birçok etniği altında barındıran Yugoslavya’nın lideri Tito ölünce bu etnikler bağımsızlıklarını ilan etmek için uğraşırlar. Nisan 1992’de bağımsızlığı birçok ülke tarafından tanınan Bosna-Hersek bunun sevincini çok uzun süre yaşayamadı çünkü ‘Büyük Sırbistan’ı kurmak isteyen aşırı milliyetçi Sırplar, başta Saraybosna olmak üzere birçok şehri yıllarca kuşatma altında tutarak 100 binlerce insanın ölümüne sebep oldular. NATO’nun aracılığıyla aralık 1995’te imzalan anlaşmayla savaş bitmiş ve Bosna-Hersek ülkesi, yukarıda bahsettiğim 2 özerk cumhuriyete bölünerek kurulmuştur. Bu anlaşmanın bana göre en entresan maddesi ise şuan Bosna-Hersek’in biri Boşnak (Müslüman Bosnalı), biri Hırvat, biri Sırp 3 adet cumhurbaşkanıyla yönetilmesi.

Savaş döneminde 20 yaşlarında olan bir Sırpla sohbet etme fırsatı bulduk. Söyledikleri, olaya birçok açıdan bakmamız gerektiğini anlatıyordu: ‘Savaş sırasında 2 çocuğum vardı. Büyük Sırbistan’ı kurmak için savaşan milliyetçilerle aynı düşüncede değildim ve çocuklarımı korumak için hep saklandım. Savaş süresi boyunca aynı ülke vatandaşı olduğum askerlerden kaçmak, savaşın kendisinden daha yorucu ve korku doluydu çünkü yakalandığında ceza olarak savaşın en sıcak yaşandığı ön saflara konuluyordun.’

Savaştan ister istemez yazının ilerleyen kısımlarında da bahsedeceğim çünkü hala daha ülke her gün savaşla yatıp savaşla kalkarken; savaşın yerel insanlara etkisini, yerel insanların bize etkisini yazımda yansıtmamam imkansız.

Sınırdan geçerken bayrağımızı gören bir Türk kamyon şoförü hemen ‘Kamyondan bir ihtiyacınız var mı?’ diye sordu. Canım Türk insanım benim!

Sınırın hemen ilersindeki Visegrad, ilk durağımızdı. 1571 yılında Sokullu Mehmet Paşa’nın emriyle Mimar Sinan’a yaptırılan Drina ırmağı üzerindeki Drina köprüsü, şuan UNESCO Dünya Mirası listesinde. Sokullu Mehmet Paşa Köprüsü olarak da bilinen bu köprü, Ünlü Sırp yazar Ivo Andric’in, köprünün inşaasından beri çevresinde gelişen hayatları anlattığı ‘Drina köprüsü’ romanıyla daha fazla ilgi çekmeye başlamış. Bir önceki gün Sırbistan’da bir filmi için inşaa ettiği köyü ziyaret ettiğimiz yönetmen Emir Kusturica, bu kitaptan uyarlayarak çekeceği filmi için Visegrad’da Ivo Andric adına minik bir köy yarattmış; Andricgrad. Dünkü köyü gezdikten sonra karşılaştığımız Emir Kusturica’nın fotoğrafını çekemedim diye yanarken, Andricgrad çıkışında tekrar rastladık. Ama bu sefer elimde fotoğraf makinesi olmasına rağmen ‘yok artık Emir Kusturica’yı 2. kez mi görüyorum?’ şokunu atlatana kadar, adam bindi arabasına gitti; ben de elimde makinayla öylece kalakaldım:(

D0165 (68)-FOW-Bosnia

Visegrad çıkışında bir taraf nehir, bir taraf dağ olduğu için kamp yeri bulmak çok zor oldu. En sonunda ‘umarım akıntı geceleri artmıyordur’ umuduyla kurduk çadırı nehrin kenarına. Yerleşip yemeğimizi yedikten sonra fark ettik ki nehir 2 metre yanaşmış bile sinsice. Nehir sularının, daha önceden orada olan yapıyı alıp götürdüğü belli olan bir inşaat artığının yükseltisine ilk başta yırtılır korkusuyla kurmadığımız çadırı taşıdık. İnşaat artığından fırlayan demirler yüzünden yamçur yumçur kurmak zorunda kaldığımız çadırımızda, yükselen sulara kapılıp gidecek miyiz telaşıyla rahatsız bir gece geçirdik. Suyun, işaretlediğimiz yere göre konumuna saat başı birimiz kalkıp baktık. Çok şükür ilk başta 2 metre çadıra yanaşan nehir, gece 12’den sonra tekrar geri çekilmeye başladı.

D0165 (79)-FOW-Bosnia

2. günümüzde Drina nehri kenarından giden yolda ilerlerken uzunlu kısalı 39 tünelden geçtik. İlk başlarda tehlikeli olduğu için endişeliydik ama bir süre sonra tünel içindeki gürültüden patlayan kafamız sayesinde endişe mendişe kalmadı. Drina nehrinin bu kısmı, yolculuğumuz boyunca gördüğümüz en pis yerdi. Suyun üstü, çöpler yüzünden görünmüyordu. Özellikle de ara sıra karşılaştığımız köylere yakın olan kısımlarda.

Yolda soluklanmak için durduğumuz bir boşluktaki meyve tezgahının sahibi bizi görünce geldi yanımıza. Vücut diliyle yaptıklarımız anlatınca şaşkınlığını gizlemedi. Novak adındaki bu amca, ‘Nasıl ya?’ dediğini düşündüğümüz bir hareketi defalarca yaptıktan sonra, tezgahından birkaç elma alıp yıkayıp bize verdi.

Daha sonra mola verdiğimiz bir kafede, Sırbistan’da gördüğüm ama daha önce tatmadığım ve sürekli ‘tuhafiye’ diye okuduğum ‘tufahiye’ adlı tatlıyı denedim. Şekerli suda yumuşatılmış, soyulmuş, ortası delinmiş ve fındık rendesiyle doldurulmuş, üzerine krem şanti konulmuş bir elma kendisi.

DCIM100GOPRO

Çadırı kurmak için normalde yolun gürültüsünden kaçarız ama Bosna-Hersek’te işler farklı. Yol kenarlarında birkaç kez rastladığımız ‘dikkat mayın var’ yazılarından sonra mümkün olduğunca hemen yol kenarına kamp kurmaya başladık. Eskimiş, yıkılmış evlerden de uzak duruyoruz çünkü oraların da hala tehlikeli olduğu konusunda uyarıldık. Direksiyonumuz Saraybosna’ya doğru…