Acısıyla tatlısıyla elveda Özbekistan

Dün normale göre biraz erken mola vermiştik. Sebebi ise tırmanışın başlayacak olmasıydı. Sabah yaptığımız tırmanışlar daha verimli oluyor. Bir süre tırmandıktan sonra vardığımız minik köyde doluştu teyzeler amcalar başımıza ama sinir bozucu sorular yerine sadece gülümsemeleriyle karşıladılar. Biz de bu bulunmaz huzurlu fırsatı yakalayınca biraz molamızı uzatalım dedik ve kavun alıp yedik. Yaşadıkları dünyalarını merak ediyorum. Yaşamak ister miydim bilmiyorum. Kavun yiyor olmamızı hayretle karşıladıkları küçük bir dünyaları var. Muhtemelen çoğu bu minik dağ köyünden başka bir yere ayak basmamış. Dileriz kısa süreli varlığımız, çat pat muhabbetimizle güzel bir iz bırakmışızdır geride.

Tırmanmaya biraz daha devam ettikten sonra yine bir çayhanede mola verdik. Hem sıcak, hem yorgunuz, hem de Özbekistan’daki varlığımız boyunca sınır tanımak bilmeyen patavatsız soruların artmasının gerginliği var. Bisikletleri yerleştirip de masamıza oturmamız 20 dakika falan sürdü herkesin aynı soruları teker teker sorması sebebiyle.

Bir kişi aynı soruyu 5 farklı şekilde sorup cevabını alınca ancak rahatlıyor. Şöyle ki;

A: Nereden geliyorsun?

Nico: Fransa.

A: Paris ?

Nico: Evet.

A: Haaa Fransa!

Nico: Evet Fransa.

A: Avrupa?

Nico: Evet Fransa.

Ya da Özbek Türkçesiyle gayet rahat anlaşırken;

A: Nereden geliyorsun?

Gökben: Türkiye.

A: Rusça biliyor musun?

Gökben: Eee Türkçe anlaşabiiyoruz?!

Masamıza ulaştığımızda ise çayhane sahibi, karısı ve kızı geldi ve hiç sormaya gerek duymadan oturdular masamıza. Ne de olsa onların mekân. Belki onların kültüründe gelen misafire hal hatır sormak gereklidir. Bunu anlarım. Ama yorgunluktan öldükleri her hallerinden belli olan seferilere bir su ikram edilir eğer o kadar değerliyse misafirin. Bu sınır tanımazlığın tamamen meraktan olduğuna inanıyorum. Misafirperverlikle ilgisi yok.

Soru cevap kısmından sonra yemek siparişi verebildik. Sonrasında mekânda tesadüfen bulunan Türk tır şoförünü getirdi sahip. Gözünü yediğim şoför amcam ya… Yorgunluktan öldüğümüzü saniyesinde anlayıp ‘Siz dinlenin, ben bunlara söylerim durumunuzu biraz kafa dinlersiniz.’ dedi. Yolda olanın halinden ancak yolda olan anlıyor. Canım şoför amcam ya, sayesinde iki rekât uyuduk.

Uyandıktan sonra mekân sahibinin kızının yardımıyla şişelerimizi doldururken küpelerimin gümüş olup olmadığını sordu. Basit halka küpeler… Öyle şıngır mıngır podyuma çıkar gibi turlayacak halim yok zaten… Gümüşlerdi. 10 dakika sonra tekrar gelip aynı soruyu sordu ve aynı cevabı alınca koluna takılı olan saç lastiğini hediye etti bana. Bu satırları yazarken gidişatı net yazıyorum ama süreç o kadar net değildi ve ben bir hediye aldığım için mutluydum. 5 dakika sonra kulağımdaki küpelerden birini isteyince verdiği hediyenin o kadar da iyi niyet içermediğini anladım. Küpelerin benim için manevi ya da çok önemli maddi bir değeri yok ama yine de bu çakalca yaklaşım beni biraz üzüntüye gark etmedi değil. (Güncelleme: 1 yıldır hiç çıkarmadım lastiği kolumdan, hala taş gibi. Verimli bir takasmış!)

Akşam sekize kadar tırmanmaya devam ettik. Geçide 3 km kala çok güzel manzaralı bir çayhane bulunca burada günü sonlandırdık. Dağların tepesinde püfür püfür esiyor. Moladaki iki kamyoncu amca bizi divanlarına çaya davet etti. Yardımlarıyla restoran sahibinden burada kalmak için istedik. Alışılmışın dışında soruları vardı bu kamyoncu amcaların. Benim Müslüman bir ülke, Nico’nun ise Hristiyan bir ülkeden gelmemiz sebebiyle çocuğumuzun hangi dinden olacağını kendi aralarında tartışırken biz yemek pişirme hazırlıklarına giriştik. Bunu gören kamyoncu amca burada yemek yapılıyor hatırlatmasında bulundu. Bütçemizin kısıtlı olduğunu söyleyince hemen siparişleri verdi bizim için… Bugün 3 tane süper kamyoncu amcayla günümüz şayeste anlarla doldu. Yemekte ‘katık’ adında yoğurt – çökelek karışımı bir yiyecek vardı. Ekmeğin üzerine sürüp yemelik… Uzun süredir Özbekistan’da olmamıza rağmen ilk kez karşılaşıyorduk. Bu taraflara yolu düşenlere tavsiye edilir. Yemekten ziyade bizi mutlu edense hoş sohbetti. Garip garip sorular cevaplamak zorunda kalmadığımız, isteyerek sohbete dahil olduğumuz hoş bir geceydi. Nico’nun doğum günüydü bugün ve öğlenki kavundan başka hediyem olamadı maalesef kendisine çölün ortasında olmamız sebebiyle… Ama bu hoş sohbet, bu güzel insanlar bizim için en güzel hediye… Sıcak olduğu için uzun zamandır kullanmadığımız tulumlarımızı kullanma vaktiydi bu gece. Dağların tepesinde püfür püfür…

D0456 (1)-FOW-Uzbekistan

Sabahın ilk ışıklarıyla Derbent’teki geçidin geriye kalan son 3 kilometresini de tamamlayıp saldık aşağı… Yol yer yer güzel, yer yer taş toprak, toz bulutu… Yokuşun bittiği yerde de pasaport kontrolü yapan polisler… Kayıt yapıyorlar yolda sık sık durdurup… Ardından uzun bir tırmanış geliyordu. Tekrar iniş ve tırmanış sonunda öğlen 11:30’da 38 derece sıcağın altında suyumuzu çoook önce bitirmiş olduğumuz için son nefesimi vermeden hemen önce bir kasaba belirdi ufukta! Durduğumuz çayhanenin çeşmesine ulaşmaya çalışırken zorla kollarımdan tutup da fotoğrafımı çekmeye çalışan adama biraz atarlanmış olabilirim. Ama suyumu içince gidip verdim pozumu. Molayı 5’te bitirip inişe devam ettik. Buradaki vadi tabanında da polis kontrol noktası vardı. Polisler bizi kavunla karşıladı. Alman bisikletçi arkadaşlar Anselm ve Thorsten’in sabah buradan geçtiğini öğrendik. Kontrolden sonra harika bir kum vadisinde 4 km’lik son tırmanışımızı yaptık. Buradan sonra yapacağımız iniş, şimdiye kadarki bütün tırmanışları nötrleyecekti. Guzar-Tangimush arasının bu kadar çılgın tırmanışlı olduğunu duymamıştık.

Güneşin batmasına yakın, bir evden bahçelerine çadır kurmak için izin istedik ve akşam yemeğine davet edildik. Evin büyük kızı Hafize rehberimiz oldu. Annesi Nurzuhal çok uzun zamandır hasret kaldığımız patates kızartması pişirdi bizim için. Ailenin bütün bebişleriyle çocuklarıyla oynadık oynaştık. Sofrayı sadece bizim için ayırdıkları köşeye hazırladılar. Yemeğimizi yerken Hafize bütün çocukları uzaklaştırdı rahat yiyelim diye. Yarın Özbekistan’daki son günümüz ve bu kadar zamandır gün içerisinde iletişim bizi zorlasa da akşam hep güzel yürekli insanlara denk geldik. Hep huzurla kapadık gözlerimizi yıldızlara. Ama bu geceki gibisi olmamıştı hiç. Bizi bağırlarına basan bu ailenin hiçbir ferdini tekrar görmeyeceğiz ama o gülümseyen gözleri hep hafızamızda kalacak.

Sabah Hafize ve ailesiyle vedalaşıp Özbekistan’da son kilometrelerimizi pedallamya başladık. Öğlen sıcağına denk gelmemek için verdiğimiz geleneksel molamızı bugün atlayıp, sınıra çok yakın olan kasabaya kadar pedalladık. Vardığımızda 70 km olmuştu. Normalde Tacikistan’a girebilirdik ama günün ortasında girip de 45 günlük Tacikistan vizemizden 1 gün harcamak istemedik. Sınır kasabasının içinde vakit geçirecek bir çayhane ararken önünde durakladığımız kafeden dondurma verdiler ve çayhanenin yerini tarif ettiler. Bugün yola çıkışımızın 15. ay dönümü ve son Özbek paralarımızı harcamamız gerek bahaneleriyle kendimize bir güzellik yapıp bira aldık. O sıcakta bira üzerine, gölgede uyku paha biçilmezdi. Kalkınca bir salata sipariş ettik ama çayhanenin sahibi kadın yanında patates kızartması ve çay da yolladı müesseseden. Servisi ise kızları yapıyor. Tam bir aile mekânı… Bu tatlı kızlarla ve anneleriyle vedalaştıktan sonra sınıra biraz daha yaklaştık. Yoldaki marketten Thorsten’in yarım saat önce geçtiğini öğrendik. Anselm ile ayırmışlar yolları. Kesin önümüzdeki derede yüzüyordur diye bakındık. Adamın tarzı bu; bir gıdım su buldu mu atlıyor. Ama haritadaki dere kurumuştu, bulamadık. Sınıra gelmiştik. Sınırdaki Türk kamyonlarından burada bir bisikletçinin bir süredir konakladığını öğrendik. O bisikletçi en son Tiflis’te buluştuğumuz ve sonrasında internetten yazıştığımız Cemal abi‘den başkası değildi. Vize firmasının azizliğine uğrayıp 30 gün olarak başvurduğu vizeyi 26 günlük almış fakat kontrol etmemişti. Sınırdan çıkmakta gecikmiş ve pasaportuna el konulmuştu. 15 gündür buradaydı (Güncelleme; 4-5  gün daha kaldı.). 15 gündür pasaport ofisine gidip gelmekten, araya aracılar sokmaktan ve sonuç alamamaktan bitkin düşmüştü. Çadırının oraya doğru gidip de ‘Cemal abiiii’ diye bağırınca o kocaman gülümsemesi ve şoktaki suratıyla çıktı karşımıza. Bu uzak diyarlarda bildik bir yüz bulmak kadar hasretlik gideren bir his daha olduğunu düşünmüyorum. Burada onu yalnız bırakmayan Türk kamyon şoförlerinin akşam yemeğine davetliydik. Kamyonun altındaki mutfak kapısı açılıp da amcalar maharetlerini döktürmeye başlayınca değmeyin keyfimize… Sarmalar, zeytinler, çoban salata, Türk çayı… Öleceğim mutluluktan… Ailenden bilmem kaç bin kilometre uzaktasın. Bilmediğin bir ülkeden bilmediğin başka bir ülkeye geçmek için sınırda bekliyorsun ve ‘abi’ dediğin birisiyle karşılaşıp, en çok sevdiğin ve özlediğin yemekleri buluyorsun. Daha ne isteyebilirsin ki?  

D0457 (11)-FOW-Uzbekistan

Ertesi sabah, Cemal abiyle vedalaşarak ve pasaportunu bir an önce almasını dileyerek sınır kontrol binasına girdik. Kıl bir kadın polis, şimdiye kadar hiçbir sınırda olmadığı kadar kontrol etti beni. Bütün çantalarımı boşalttırdı. Telefonumdaki bütün fotoğraflara baktı.  Fotoğraftaki kişileri sordu. ‘Ablaların mı?’ Napıcan? Oğluna mı alıcan? Tövbe tövbe… Biz kontroldeyken Thorsten de peşimizden girdi. Meğer dün akşam geçmişiz de görmemişiz onu.

Özbekistan’da 16 gece geçirdik. 16 günün 10’unda pedallayıp, 6’sında dinlendik ve toplamda 830 km pedalladık ve 4787 m tırmandık.

Özbekistan benim için şimdiye kadarki en zor ülkeydi. Sıcaklar, yemek alışkanlıkları, en çok da insanların yaklaşımları yordu beni. Ama misafirperverlik tam da umduğumuz gibiydi; 1 kez bile açmadık çadırımızı çünkü sürekli bir yerlere davetliydik. Günün her anlamdaki yorgunluğunu, bize evini açan yemeğini paylaşan güzel insanlarla sohbet ederek attık. Acısıyla tatlısıyla elveda Özbekistan… Sırada sabırsızlıkla beklediğimiz Tacikistan

Bültenimize abone olun!

Bültenimize abone olun!

Şu anda nerede olduğumuzdan, hakkımızdaki gelişmelerden, ülkelere dair son yazılarımızdan ve son fotoğraflarımızdan haberdar olmak için lütfen bültenimize abone olun!

Teşekkür ederiz!