Ağrı Dağı'nın öteki yüzü

Erivan’da bizi ağırlayacak birini bulamadığımız için hostele yerleşmek zorunda kaldık: Envoy hostel. 4 kişilik odaya kişi başı 7500 dram yani yaklaşık 50 TL ödedik istemeye istemeye. Odamıza yerleşirken garip bir olay yaşadık. Odamızı paylaştığımız gençle muhabbet ederken nereli olduğunu sordum ve Kanadalı olduğunu söyledi ama taktığı altın kolye, bilezik vesaireden ‘kesin bir tarafı Türk’  diye düşünmeden edemedim. Nico’nun benimle olduğunu anlamayan çocuk gerçek hikâyesini anlatmış ona. Anneannesi ve dedesi 1915’te Gaziantep’ten Kanada’ya göç etmişler. 100.yıl törenleri için gelmiş. Ona bir Türk’e gerçek hikâyesini anlattırmayan, bana Ermenistan’da Türk olduğumu söylemekte tereddüt ettiren dünya batsın mümkünse!

Hostel yöneticisinin sıkıcı işlerinden kurtulmak için düzenlediği ücretsiz şehir turuna katıldık. Erivan, Ermenistan’ın 12. başkenti imiş. Bundan öncekiler arasında Kars ve Ani var. Erivan’ın en ünlü yeri Cascade denilen devasa merdivenler… Amerika’da yaşayan zengin ve sanatsever bir adam yaptırmış fakat vefat edince yarım kalmış. Merdivenlerin tepesine ulaştığında bulutsuz havayı yakalamışsan Büyük ve Küçük Ağrı’yı görüyorsun. Erivan’da olduğunu bildiğimiz bisikletçi Fransız çift Charlotte ve Eric ile ve onları ağırlayan Avi ile buluştuk. Pazar günleri kurulan ünlü Vernisage pazarını ziyaret ettik. Soykırım müzesini gezdik. 4’lü olarak Erivan’dan ayrıldık. Şehirden ayrılmadan ünlü nar şarabını tatmadan edemedik:) Büyük şehirlerde yaptıklarımızı yazarken bile sıkılıyorum. Bu sebeple detay vermeden geçtiğim için kusura bakmayın.

Erivan’dan ayrıldığımızda Ağrı’nın eteklerinde pedallayıp kartpostalların bir diğer olmazsa olmazı olan Khor Vrap Manastırı’na vardık. Ağrı manzarasına kurulmasının dışında bir numarası yok, o da bize bulutlardan ötürü nasip olmadı:( Khor Vrap, ana yoldan 4 km içeride. Manastırı gezdikten sonra o 4 km’yi geri gitmektense paralel köy yolundan devam edip anayola bağlanmaya karar verdik. İyi mi yaptık kötü mü yaptık hala net bir fikrim yok! Yolda Türk sınırına yaklaştık baya, tam oraya dikmişler camiyi bizimkiler… Müezzinin sesi Ermenistan topraklarında yankılanıyor. Biraz ilerledikten sonra askeri bir kamyonet durdurdu bizi. Ermenistan sınırları, yıllar önce yapılan bir anlaşma gereğince Rus askerler tarafından korunuyor. Kamyonetten inen askerler ellerine oyuncak geçmiş çocuk gibi sevinçli; doyasıya oynamak istiyorlar can sıkıntılarını gidermek için. Yarım yamalak İngilizcesi ve sert tavrıyla pasaportları istedi öndeki zebella komutan. Arkadakilerse gülmemek için beyazdan kırmızıya sonra da mora döndüler resmen. ‘Pasaportlar çantanın dibinde’ deyince çok zorlamadı. Nereli olduğumuzu sordu. Nico hepimiz adına cevap verdi. Türk olduğumu söyleseydim zebellayla daha uzun vakit geçirmek zorunda kalacaktım. Bu macera, o köy yolunda yaşayacaklarımızın başlangıcıydı.

D0386 (34)-FOW-Armenia

Yola devam ederken, mola vermiş çiftçiler tarafından konyak içmeye davet edildik. Tarla sahibi Gregor ve yanında çalışan işçilerin ilk sorusu nereli olduğumuzdu. Bizimkiler hep bir ağızdan ‘Fransa’ derken benim sessiz kaldığımı gören Gregor ‘senin Ermeni gözlerin’ var dedi ve ekledi ‘Türk müsün?’. Alnımda mı yazıyor yoksa? Minik bir gerginliğin ardından konyağın da etkisiyle şakalar komiklikler… Tatlı teyzelerle birlikte garip otlar toplayıp yemeler… Eğlencenin ardından işlerini bitirip köye döndüler ve biz de oradaki kulübenin yanına attık çadırımızı.

Yemek hazırlamaya girişecekken Gregor’un arabası göründü uzaktan. Güzel bir vakit geçirmiş olmamıza rağmen hepimiz gerildik çünkü giderken fazlasıyla sarhoştu. Arabadan inip arka koltuktaki torbaları indirdi. Bizim için mangal ekipmanı getirmiş; et, patates, domates, salata, ekmek, lavaş, çikolata, içki ve ben ve Charlotte için 2 devasa orkide! Minnet, korku, sevinç, yorgunluk ne ararsan çıktı o torbalardan… 2 saniyede ateşi yakıp etleri dizdi şişe. Dizerken yardım ettik, kuzu etini gösterip ‘senin için aldım, Müslümanlar domuz yemez biliyorum’ dedi. Sohbet eşliğinde yemekleri yedikten sonra ‘İyi güzel de hadi biz bi yatalım artık’ işaretlerini vermeye başladık ama Gregor alacak durumda değildi. Sohbet esnasında Charlotte’a ‘5 dk seni bir yere götüreceğim’ dediği için Eric hayli gerilmişti. Nico, gerginliği Gregor’a çaktırmamak için şebeklik yaparken birden Gregor’un gündüz 5 dakika yanımıza uğrayan at hırsızı kılıklı abisi geldi. Azerbeycan’la olan savaşa katıldığında Azerice öğrenmiş ve tabii Türk olduğumu duyunca başladı klasik Ermenistan – Türkiye muhabbetine. Bu muhabbet için geç bile kalınmıştı. ‘Kaç gündür Ermenistan’dayız? Neden kimse sormuyor yahu?’ diye bi kıllanmaya başlamıştım zaten, iyi oldu… Tam zamanında geldi. Bir an hangi ülkede olduğumu unutmuştum. Tövbe tövbe… Ben zaten sadece dinliyorum. Herhangi bir yorum yapacak bilgiye sahip olduğumu düşünmüyorum. Adamın yorumlarından onun da bilgi seviyesinin çok şahane olmadığı anlaşılıyor ama bir türlü susmak bilmiyor. Bir de sürekli beni dürtüp ‘Onlara da söyle’ deyip duruyor. Nedense Gregor birden ayıldı muhabbet üzerine ve konuyu kesmeye çalıştı. Ama nasıl? ‘5 dakika bi gel’ muhabbetini abartarak… Tabii adamlarda herhangi bir özel alan mantığı yok. Suratının dibinde konuşuyorlar. Gregor Charlotte’a yaklaştıkça Eric kafayı yiyor. Bir ara Nico 2 dakikalığına tuvalete gittiğinde Gregor gelip çat diye yanağımdan öptü. Noluyo be? Charlotte’a yazıyorduk? Nico’ya söylemedik tabii ama Eric kontrol edilemez hale gelmişti. Bacısına saldırdılar tabi, Türkiye’de fazla kalmış da etkilenmiş çocuk, napsın? Ama Fransız beyefendiliğinden de ödün vermiyor. ‘Senin beynini dağıtırım’ bakışları altında ‘Şey biz çok yorgunuz da, yatacağız artık’ diyebiliyor sadece. Ay ortam gergin olmasa ölecem gülmekten, çok şeker:) Gregor ve abisinin tepkisi ise ‘ee o zaman hepiniz gelin’ oldu. Ama evde kalmaya çağırmıyorlar. Bizi arabayla getirip bırakacaklarını söylüyorlar. Bu muhabbet yalan olmasın 2 saat daha aynen böyle devam etti. Sonunda abi gitti, Gregor arabasının içinde uyumaya başladı. Nedeni ise KGB gelip bizi sorgulayabilirmiş, eğer böyle bir şey olursa bize yardım edecekmiş. KGB mi kaldı yaw bu devirde? Ha bu arada ateşe alkol dökerken suratını falan yaktı. Gecenin bir köründe uyanıp yanlışlıkla arabasını çadırların üzerine sürer mi acaba endişesiyle yattık. Sabah kalktığımızda araba da arta kalan yiyecekler de gitmişti. Arkada kalan tek şey ise ‘acaba bizi nereye götüreceklerdi?’ sorusu idi. Ben şahsen eğlendim yakın olduğum iki kültürün birbirine uzaklığını incelerken:) Biri misafirperverliğin dozunu ayarlayamaz, diğeri dişlerini sıkmaktan kırar ama ağzından laf çıkmaz.

Daha fazla fotoğraf için: Fotoğraf albümü

Parz Gölü - Khor Vrap arası profilimiz

Parz Gölü – Khor Vrap arası profilimiz

error: Content is protected !