Arnavutluk'un çılgın yolları

Arnavutluk’a girerken sınır kapısında 2 bisikletçi ile karşılaştık; Alman Arno ve Philippe. Üniversitede okuyan bu ikili, yaz tatillerini fırsat bilip 1 aylığına yola düşmüşler ve Selanik’e doğru pedallıyorlarmış.

D0182-2-FOW-Albania

Sınıra çok yakın olan Shkoder şehrini ziyaret etmeyecektik ama Arnavutluk’ta kullanmak üzere ‘leke’ çekmek için önümüzde başka büyük şehir olmadığından girmek zorunda kaldık. Her ülkede o ülkenin bayrağını alarak, kendi bayraklarımızın yanına asıyoruz ve her seferinde de bayrak bulmak için baya dolanıyoruz. Arnavutluk’ta ise öyle olmadı. Hemen hemen her dükkân ve evde asılı olan bayrak, alakalı alakasız bir çok dükkânda satılıyordu. Bayrağımızı aldığımız dükkânın sahibi, asacağımız yeri görünce pek bir sevindi ve kendi elleriyle taktı.

D0182-3-FOW-Albania

İlk gecemizi Barbullush’daki bir kampta geçiriyoruz: Camping Albania. Burası aslında yolumuzun üstünde değildi. Bizden 1 hafta önce Fransa’dan yatay bisikletleriyle yola çıkan Joel ve Irene, internet sitelerinde yayınladıkları yazılarında burayı çok övmüşlerdi. ‘Bir kampın neyi övülebilir ki?’ dedik ve meraktan gittik. Kamp, 17 araçlık Hollandalı bir karavan grubuyla doluydu. Budapeşte-Türkiye arası 2 aylık bir tur yapıyorlarmış. O kadar karavandan bize de bir köşe düşebildi:) Kamp yerinin bize göre diğerlerinden çok farkı yoktu ama havuzu görünce, geride bıraktığımız ve bir süre yüzemeyeceğimiz denizi hasretle anarak atladık hemen. Sanırım en çok vakti ortak mutfağında geçirdik. Kendi ocağımızda pişirmektense, mutfaktaki ocakta pişirip, mutfaktaki masada yemek biraz daha cazip geldi bize. Bazen biraz durmak gerekiyor. Biz de buranın o ihtiyacı karşılayabilecek yer olduğuna kanaat getirdiğimiz için 2 gece kaldık.

D0183 (14)-FOW-Albania

Bu kampa gelebilmek için E851 ana yolundan çıkıp SH29 yoluna girmiştik. Arnavutluk’a girmeden önce internette okuduğumuz bütün yazılarda yolların ne kadar feci olduğundan bahsediliyordu. Sınırdan kampa gelene kadar da yollar muhteşemdi, hatta ‘Nesi varmış ki yolların ayol, mis gibi yol işte’ diyerek pedallamıştık. Dereyi görmeden paçaları sıvamışız. Kamptan 10 km sonra, felaket bir yol başladı; çukurlar, tümsekler, göletler, çamurlar… Çok şükür ki kısa zamanda tekrardan E851 anayoluna çıkabildik. Yoğun trafiğe rağmen, emniyetten şeridi imkânımız olduğu için ‘Ay ne güzel yol, aman ne güzel yol’ diye diye giderken birden çat diye otobana çıktık. Önümüzdeki yolun, geride bıraktığımız yoldan çok da farklı görünmemesine rağmen her bisikletçinin yapacağı gibi telaşlandık; ‘Başka yol var mı? Bak bak haritaya bak’ vs. Ama zaten akşam olduğu için durmamız gerekiyordu ve yol seçimini yarına bırakalım dedik. Hemen oradaki ev ahalisinden, bahçeleri için izin istedik. Doğuya yaklaştıkça ‘evet’ cevabını duyma süresi kısalıyor:) Çadırımız için bahçelerinin en güzel yerini gösterdikten sonra kahve için çağırdılar. Ailenin reisi Argon, karısı, çocukları, annesi ve babası ile yaşıyor. Bu, Sırbistan’dan beri çok sık rastladığımız bir gelenek. Erkek çocuk, annesi ve babasıyla aynı evde kalıyor. Genelde evler 2 katlı; alt kat anne-baba, üst kat erkek çocuk ve yeni ailesi için. Bu sıcak karşılama, bize “Ne kadar da hoş geldik Arnavutluk’a” dedirtti. Fotoğraf çekilmek için yanına gittiğim yumuş yumuş yanaklı babaanne, çat diye öpüverdi beni. Duş almamız için banyolarını gösterdiler ama daha fazla yük olmak istemedik. Arkadaş tozdan yüzüm görünmüyor, hala daha Türk mantığından kurtulamadım; “Aman yük olmayalım!” Ortak dil olmadığı için, elimizdeki rehber kitabın yardımıyla Arnavutça bir şeyler söylemeye çalışıp, komik telaffuzumuzla eğlendirdik insanları bütün akşam. Burada herkes ya İtalyanca konuşuyor, ya da en azından anlıyor. İtalyanca, ses olarak Fransızca’ya biraz benzediği için oradan da yırtıyoruz:)

Bahçelerinde kaldığımız aileye otoban haricinde başka yol olup olmadığını sorduk ve polisin ceza kesmesinden duyduğumuz endişeyi dile getirdik. Kahkahalarla gülerek Arnavutluk polisinin böyle şeylerle ilgilenmediğini söylediler. Biz yine de ilk başta biraz endişeli girdik otobana. Ama sonra bizim kullandığımız emniyet şeridinden ters yönde bize doğru gelen aracı görünce ‘polisin 2 bisikletliden daha önemli uğraşacak işleri vardır muhtemelen’ deyip, attık endişeyi üzerimizden.

D0185 (10)-FOW-Albania

Otobanda 21 km gittikten sonra gezmek istediğimiz Kruje’ye doğru anayoldan çıkıp, başladık dağları tırmanmaya. Bir süredir saçlarını kestirmek isteyen Nico, sonunda muradına Kruje’de erdi. Sanki o kadar yokuşu berbere gitmek için tırmanmışız gibi oldu çünkü Kruje’de geçirdiğimiz 3 saatin, 2 saatini berberle sohbet ederek geçirdik:) Berber Gezim; çektiğim fotoğrafları internet sitemize koyacağımı söyleyince hemen önlüğünü giyerek bir poz daha verdi. Şehri gezerken bisikletleri dükkânının önüne bırakabilir miyiz diye sorduğumuzda, güvenli olmadığını belirtip, dükkânının içine koymamızı söyledi. Biz gezip gelene kadar, o da öğle molasını verecekmiş zaten. İçimiz rahat gezdik Kruje’yi.

D0185 (23)-FOW-Albania

Kruje, hayatının 20 yılını, onu rehin alan Osmanlılara hizmet ederek geçiren, daha sonra da Osmanlılar’a ihanet ederek vatanına dönen İskender Bey’e adanmış. Geri kalan yaşamı boyunca Osmanlılardan koruduğu ve öldüğü anda da Osmanlı hâkimiyetine geçen Kruje’nin halkı, şehrin ortasına yerleştirdikleri heykeli ile ve kaledeki müzeye onun adını vererek yaşatıyor. 1979 yılında Nobel Barış Ödülü alan Arnavut Rahibe Terasa, kendisi Katolik olmasına rağmen, çoğunluğu Müslüman olan bu şehirde büyük saygıyla anılıyor.

Kamp yeri, bir evin bahçesi derken 4. gecemizde bir benzinlikte kalıyoruz. Türkiye’deki turlarımızdan alışık olduğumuz bir durum ama yurt dışında ilk kez denedik şansımızı ve büyük bir sıcakkanlılıkla kabul ettiler bizi. Türkleri çok seven Bosnalılarla karşılaştırdığımızda Arnavutlar, çok daha çılgınca seviyor Türkleri. Birkaç kelime Türkçe biliyorlar; özellikle ‘çok güzel’ demesini hemen herkes biliyor… Bisikleti görenler Karadeniz şivesiyle ‘çok güzel’ diye bağırıyor arkamızda… Karadeniz şivesi nereden geliyor diye tarih sayfalarına bir bakmak lazım:)

error: Content is protected !