Avcı çadırı bastı!

Şimdiye kadarki ülkelerde Nico’nun ana dilinin Fransızca, benim ortaokulda gördüğüm yarım yamalak Almanca ve Allah’ın emri İngilizce ile mutlu mesut pedalladık. Ama Çek Cumhuriyeti, hem tamamen farklı dili hem de alışık olduğumuz batı Avrupa kültürü ve yaşam standartlarından çok farklı oluşu ile bizi ilk başta gerdi. “Diyene bak, sanki doğma büyüme Parisli haspam” dediğinizi duyar gibiyim ama alıştık işte be 3 ayda:)

Sınır kapısında bir Allah’ın kulu olmayan Çek’e girdiğimizde günün ilk yarısını yağmur altında pedallayarak geçirdiğimiz için kendimize ödül verip bir restoranda öğle yemeğimizi yiyelim dedik ama bankamatiği olmayan minik bir kasaba olduğu için ve bizde de Çek kronu olmadığı için restoran çalışanlarını € almaya ikna etmemiz gerekti. Ama aptallığımıza doymayalım “nasıl olsa Çek’de €’ya gerek yok” deyip bütün €’ları harcadığımızı unutmuşuz. Restoranda yemek yemeği geçtim, bakkaldan ekmek alacak paramız yok. Mecburen eski patronumun yola çıkmadan bereket getirsin diye verdiği ve şimdiye kadar hep sakladığım 100 €’yu kullandık. Hesabı ödemeden son bir fotoğrafını çekip öyle verdim bereket paramı:) Ama değdi! Biranın sudan ucuz olduğu ülkeye hoş geldik:) Mataraları birayla mı doldursak?

Ülke değiştirdiğimizi bisiklet yollarından anladık zira EuroVelo 7, paramparça olmuş asfalt ve her 5 kilometrede bir %13 eğimiyle geride bıraktığımız EuroVelo rotalarından çok farklıydı.

İlk durağımız Çek Cumhuriyeti’nin Bohemya bölgesinin merkezi Cesky Krumlov oldu. Bohemya’nın merkezi olduğundan pembeli yeşilli, yer yer altın kaplamalı, arada bir çiçek desenli, bol cümbüşlü bir şehir burası. Ayrıca UNESCO Dünya Mirası listesinde… Burayı sadece bahşişlerle kazanç sağlayan ücretsiz şehir içi yürüyüş turu düzenleyen Andre’nin rehberliğinde kalabalık bir grupla gezdik. Belediye binasına resmedilmiş bir armayı gösterdi Andre. Osmanlı kuşatması sonrasında savaş alanında gezen kral, bir Türk’ün kesik başını didikleyen kargayı görür ve bu sahneyi krallığının arması haline getirir. Sonra Cesky Krumlov’un arka arkaya yangına maruz kalan birahanesinde tesadüfen keşfedilen tütsülü birasıyla tanıştırdı Andre bizi; Nakoureny Svihák. Tabii ki denemesek olmazdı ve harikaydı! Bohem kültürün ardından gelen Rönesans’ın izlerini eğlenceli bulduk. Rönesans biraz obsesif bir dönemmiş zira pencerelerle dolu bir duvarda tehlikeli olacağı için pencere konmayan kolona simetrik olsun diye pencere resmi yapılmış. Allah’tan kafayı kırıp zorla pencere deliği açmamışlar kolona! Andre’den Ağrı dağından bahseden Çekçe bir şarkı öğrendim: KOCÁBKA, JA MAM KÓCABKU NARAMNOU… Buraya yazıyorum ama umarım kötü bir şey demiyordur:) Sonrasında dünyanın en eski ve en iyi korunmuş barok tiyatrosunu gezdik. 1600’lerden kalma bir tiyatro. En etkileyici kısmı; sahnenin altındaki halatlar ve tahta ekipman sayesinde 10 adam bütün sahneyi 10-12 saniyede değiştirebiliyormuş. Cesky Krumlov, sevecen rehberimiz Andre ve cümbüşü bol mimarisi sayesinde ‘favori şehirlerimiz’ listesindeki yerini alıyor. Ha bir de Çek’in ünlü tatlısı ‘trdelnik’e bayıldık. Silindir bir metalin etrafına dolanarak pişirilen hamurun içinde oluşan deliğe çikolata, reçel vs. koyuyorlar. Gezi defterine not: Tütsülü bira ve trdelnik dene:)

 

Girdiğimiz her yeni ülkede ilk birkaç gecemizde kamp atarken telaş yapıyorum. “Ya şöyle olursa, ya böyle olursa”… Klasik kız işte:) Boşuna yapmıyormuşum telaşı arkadaş! Çek’deki 2. gecemizde çadırı avcı bastı! Çadır kurarken genelde acil durum ihtimaline karşı köy yakınlarını tercih ediyoruz. Köylülerin bizi göremeyeceği ama bizim onların varlığını yakında hissedebileceğimiz herhangi bir yer. Ama bu sefer uzaktan yöresel kıyafetleri, artistik şapkası ve elinde kocaman tüfeğiyle salına salına gelen avcı amcaya yakalandık. Uzun uzun ve agresif bir şekilde burada kalamayacağımızı, geride kamp yeri olduğunu, oraya gitmemiz gerektiğini söyledi. Tabi biz bunları vücut dilinden anladık:) Çek’deki kamp yerleri, festival alanı gibi; sürekli yarışmalar ve hoparlörden yeri göğü inleten bir müzik! Biz yaşlıyız arkadaş, o kadar harekete gelemeyiz. Saat 9 oldu mu uyuruz. Haliyle bu kamp yerlerini geride bırakıp üzerine birkaç tane %13 eğimle tırmanış yapmıştık bile. “O % 13 eğimleri kolaysa sen tırman amca! Amca ve tüfeği, biz çadırı toplayana kadar tepemizde dikildi. Yapacak bir şey yok. Nico bir koşu köye gitti. Birilerinin bahçesinde çadır kurmak için izin istemeye… Bu amcadan başka türlü kurtuluş yok! Allah’ın şanslı kullarıymışız ki bu köyün delisi amca sayesinde şimdiye kadarki en güzel akşamlarımızdan birini geçirdik. Bahçesine çadırımızı kurmamıza izin veren Tom, Karolina, Katerina isimlerinde 3 çocuklu aile, 1 ay sonra Katerina’yı lise değişim programıyla Fransa’ya hatta Nico’nun doğup büyüdüğü Lorient’e yollayacaklarmış. Tesadüfün böylesi! EuroVelo 7 bisiklet rotası üzerindeki köyde yaşayan bu aile, bisikletçilere krep satarak para kazanıyormuş. Misafirleri olarak o mükemmel sarımsaklı peynirli kreplerin ve hayatımızda ilk kez sıcak beyaz çikolatanın tadına bakma şansımız oldu.

Ertesi sabah bu tatlı aileden ayrıldıktan sonra her şey dün akşamki kadar parlak gitmedi. Dün o %13 eğimlerin bol delikli inişlerinde frenlerim pırtlamıştı. Cart curt sesleriyle “beni değiştir, ölüyorum” diyerek bizi uyardı. Nico, fren bulabileceğimiz ilk şehre kadar idare edebilmem için sabah biraz onardı. Üzerine kilometre sayacım bozuldu. Canı istediğinde ekranında yarım yamalak bir şeyler gösteriyor. Fazla yağmura maruz kaldığından böyle olduğunu düşünüyoruz. 1 sene önce Kırşehir – Adana yolculuğumuz için almıştık. Senede bir kilometre sayacı alacaksak yandık! Günün üçüncü tatsızlığı, fren pabucu almak için durduğumuz Cesky Budojovice’de bir kırmızı ışıkta bizi buldu. Etrafa baktığı için kırmızı ışıkta durduğumu görmeyen Nico arkamdan geçirdi ve farımın yarısı tuzla buz oldu:) Parçaları topladık, yapıştırmayı deneyeceğiz. Allah’tan ışık hala çalışıyor. Son tatsızlık ise normalde EuroVelo 7 bisiklet rotasının bizi Prag’a kadar götüreceğini bilmemize rağmen rotayı bir türlü bulamamamız oldu çünkü birçok bisiklet rotası olmasına rağmen, o rotaları adlandırma sistemleri çok kötü. Mesela 12 numaralı rotayı takip ederken birden 12 kaybolup 12A beliriyor ve haritada olmayan, %13 eğimlerden kurtulamadığımız, dümdüz nehir kenarı dururken dağ tepe tırmandıran yollara sokuyor. Ve Çek Cumhuriyeti’ndeki 3. günümüzdeki en son talihsizliğimiz olarak anılarda kalıyor. Tabii öğleden sonra tepemizden eksik olmayan yağmuru saymazsak!

Bu ülkedeki 4. günümüzde kurbağalı bir göl kenarındaki bir kamp yerinde kalmaya karar verdik çünkü artık duş almamızın vakti geldi, sinekler yolda peşimizi bırakmıyor:) Ertesi gün de durmadan yağmur yağdığı için buradaki istirahatimiz 2 geceye uzuyor. Yağmurda pedallamak yolculuğumuzun şimdiye kadarki en can sıkıcı kısmı çünkü hava aslında sıcak ve yağmurluk giydiğinde içten terliyorsun; yağmurda ıslanmış kadar oluyorsun.

Prag şimdiye kadarki rotamızın çok kuzeyinde kalıyor ama ikimizin de görmek istediği bir şehir olduğu için rotayı uzatmayı göze alıp pedallıyoruz Prag’a doğru. Ah o Çek bisiklet parkurları… ‘Bisiklet için’ demeseler sesimi çıkarmadan güzel güzel pedallayacağım, acısı varsa onu da çekeceğim ama kilolarca yüklü bisikleti kaldırıp mükemmel bir dengede geçmemiz gereken 20 cm genişliğindeki, altından güldür güldür dere akan bir köprü, bisiklet yolunda olunca yetkilileri nazik sözlerle anmadan edemiyorum. Köprü üstünde dengede durmaya çalışırken bir yandan da Asya’da ‘yol’ olarak tanımlanan yerlerden geçerken “aman Avrupa’da da ne prensesmişim” diye kendimle dalga geçeceğimi düşünüyorum:)

 

D0114 (4)-FOW

error: Content is protected !