Bağdaş kurmak spormuş!

Çek’deki 7. günümüzde Prag’a, Couchsurfing’den bulduğumuz ev sahibimiz Todd’un evine varıyoruz. Todd Amerikalı ve ‘Doctors without borders’ için çalışıyor. Hazır olduğunda arayıp ‘çalışabilirim’ diyor ve yollara düşüyor. Bazen Afrika’da iç savaş olan bir ülkede, bazen bir deprem bölgesinde, bazense bir sel bölgesinde… Hangi ülkenin o anda ihtiyacı varsa 48 saat içinde oraya hastane inşa edip, yardıma muhtaç olanlarla ilgileniyorlar. Ama başta da söylediğim gibi ‘hazır’ olduğunda çalışıyor çünkü çok riskli bir iş. Çalıştığı bir ülkede 2 İspanyol hemşire kaçırılıp 1.5 yıl sonra serbest bırakılmış. Şimdi son işindeki stresini geride bırakıp rahatlama döneminde ve Prag’da 3 katlı kocaman bir ev kiralamış. Odalarını gezginlere kiralıyor. Ama her zaman Couchsurfing üyelerine ücretsiz ayıracak 2 gecelik yeri var. Biz de bu sayede değişik ülkelerden gezginlerle tanışma fırsatı yakaladık. Prag’da kaldığımız 3 gün boyunca Todd’un evinden çıkıp da şehir merkezini gezmek istemedik resmen. Hem Todd hem de misafirleri çok değişik insanlar… Todd, bizim camiadan pek uzak değil; 1983 yılında Londra’dan Yunanistan’a 6 aylık bir bisiklet turu yapmış. Bu 6 ayın 1 haftasını, geçmemesi gereken sınırlardan geçtiği için hapiste yatmış; biraz kaçık kendisi:) Misafirleri ise genelde otostopla Avrupa’yı gezenler…

3 gece kaldığımız Prag’da Todd’un önerisiyle merkezde hiç yemek yemedik. Hem daha güzel hem de yarı fiyata yöresel yemekler sunan ‘bira bahçeleri’nde yemek yedik. Smazeny syr; kızarmış peynir, her insan evladının göçüp gitmeden önce yemesi gereken mükemmel ötesi bir şey. Diğer bayıldığımız yemek ise svickova adındaki et yemeği ve yanında sunulan houskovy knedlik adındaki değişik ekmek. İkisi her zaman birlikte sunuluyor ve birçok ülkede gulaş olarak adlandırılıyor. Tatlı olaraksa Çekçe adını öğrenemediğim ama İngilizce ‘dumpling’ denilen içi reçelli, üstüne yoğurt dökülen bir hamur tatlısı; mımmmm mis:)

Yolculuğumuz başından beri gezdiğimiz müzeler, kiliseler yetti bize; şehrin o kısımlarını atlıyoruz genelde. Daha çok sokaklarında kaybolmayı, yerel insanlarıyla temas etmeyi, değişik bir aktivite varsa onu yapmayı seviyoruz. Prag’da da karşımıza farklı bir tur çıktı; ‘Hayalet efsaneleri’. Hava karardıktan sonra düzenlenen turdaki rehber, pelerini ve şapkasıyla gizemli bir havada şehrin tarihine ait gizemi çözülmemiş hikayeler anlatıyor ve bunları, hikayelerin çıktığı binaların önünde yapıyor. Bu sayede hem rehber kitaplarda bulamayacağımız gizemli bir tarihi öğrendik, hem de şehrin gitmeye gerek duymadığımız ama aslında mükemmel yerlerini keşfettik. Nico daha önce Kanada’da böyle bir tura katılmış fakat benim için bir ilkti ve kesinlikle bu ilginç geceden çok memnun kaldım.

Prag’dan sonraki durağımız yine UNESCO Dünya Mirası listesinde bulunan Kutna Hora. Kutna Hora’ya yakın bir kasaba olan Kolin’de Warmshowers’dan tanıştığımız bir ailede konaklıyoruz. Jiri, Dana, 5 çocukları ve bizim gibi bisikletle seyahat eden bir başka misafir Rus Dmitry ile. Jiri, ilkokul değişim programında çalışması sebebiyle bir çok kez Türkiye’ye gelip gitmiş. Bazılarında ailesini de götürmüş. Bu sebeple herkes biraz Türkçe biliyor. Çek Cumhuriyeti’nin bir kasabasında Türkçe bilen birilerini bulunca keyfim tavan yapıyor haliyle:) Jiri ve Dana’nın bizim gibi misafirleri sürekli oluyormuş. Duruma aşırı derecede alışıklar: o kadar ki geldiğimiz akşam evi bize bırakıp önceden planları olan sinemaya gittiler. Tanımadığın bir adama bu derecede güvenebilecek kadar iç huzuru nerede bulduysan, lütfen benimle paylaş! İşte biz böyle koca yürekli insanlarla tanışmak için düştük yollara! Bu muhteşem aileyle geçirdiğimiz günü hiç unutmamak üzere yazdık beynimizin bir kıvrımına… Garip bir bilgi: Çek’deki beden eğitimi derslerinde ‘Türk oturuşu’ adlı bir esneme hareketi öğretiliyormuş: kendisi bizim ‘bağdaş’ oluyor:)

DCIM100GOPRO

Ertesi gün Kutna Hora’ya Dmitry ile pedalladık. Kutna Hora’da görmek istediğimiz yer, içi insan kemikleriyle döşenmiş bir kilise. Mesela, insan vücudundaki bütün kemiklerin kullanıldığı bir avize salonun ortasında gezenlerin kafasına kafasına sallanıyor. Burada da Cesky Krumlov’da gördüğümüz Türk kafasını simgeleyen armayı görüyoruz ama bu sefer cidden kafatasından yapılmış:)

Kutna Hora’dan ayrıldıktan sonra Dmitry ile beraber kamp kurduk. Yollarımız buraya kadardı, yarın ayrılacağız ama mükemmel bir dost edindik. Dmitry, yatay bisikletle dünya turuna çıkmaya karar verdi:) Dmitry’nin flütü, Nico’nun ukulelesi ile en güzel gecelerimizden birini geçirdik.

D0119 (78)-FOW

Kutna Hora’dan birkaç gün sonra Brno’ya vardık. Burada Couchsurfing’den tanıştığımız Michael’in evinde kalacaktık. Michael, İsrail’de din adamı olarak yetiştirilirken birden her şeyi geride bırakıp Çek Cumhuriyeti’ne taşınmış bir Amerikalı. Tanıştığımız adamlar hep böyle enteresan olmak zorunda mı ? 🙂

Brno, yüzlerce çay çeşidi olan onlarca çay evine sahip bir şehir. Cidden sadece çay evleriyle ünlü! Çay yetişmeyen bir ülkede biraz garip bulduk biz:)

D0123 (8)-FOW

Brno’dan ayrılınca, normalde planımızda olmayan ama Michael’in önerisiyle gitmeye karar verdiğimiz Çek Cumhuriyeti’nin şarap diyarlarına doğru pedalladık. Mikulov, Valtice, Lednice adlarında birbirine çok yakın, aralarında üzüm bağları olan minik kasabalar…Lednice ve Valtice, 1996 yılından beri UNESCO Dünya Mirası Listesinde. Valtice’de “Çek Cumhuriyeti’nin Şarap Salonu” adındaki Çek’in en güzel şaraplarının olduğu şarap tatma yerine gittik. 355 Çek kronu yani 13€ karşılığında 2 saat boyunca sınırsız şarap tadabileceğin bir salon burası. Girerken ’13€ çok ya’ diyorduk ama o 2 saati çok verimli kullandığımız için verdiğimiz paraya değdi be:) Şansımıza o gün Valtice’de dans festivali varmış. Yöresel kıyafetler içindeki Çeklerin, folklorik danslarını izleme fırsatımız oldu.

Lednice ise kalesi ve kalenin kocaman bahçesiyle meşhur. Bahçedeki camiyi görünce bir an şaşkınlık yaşadık. Cami 1800’lerin başlarında inşa edilmiş ve minaresi, 60 metrelik uzunluğuyla, devrinin Müslüman dünyası dışındaki en uzun minaresiymiş. Sahibinin İslam ile alakası yokmuş; sadece çevresindeki kalelerden farklı motifler kullanmak istemiş!

Lednice kalesinden sonra hemen yakınlarındaki ‘çakma harabe’ye pedalladık. Çakma çünkü arazi sahibi arkadaş, komşu arazilerin hepsinde olan ama kendi arazisinde olmayan yüzlerce yıllık harabeleri kıskanıp kendisine harabe görünümlü bir kale inşa ettirmiş: Janohrad yani John’un kalesi:)

D0126 (40)-FOW

Çek Cumhuriyeti’ndeki turistik amaçlı gezilerimizi bitirdik sonra bisikletlerimizin memleketi olan Uhersky Brod’a geldik. Bisikletlerimizin markası olan AZUB’un kurucusu Ales, eşi Hanka ve 3 yaşındaki oğulları Jakup, bisikletlerimizin bakımda olduğu 2 gün boyunca bizi evlerinde ağırladı. Nico, ukulelesiyle; Jakup, minik gitarıyla bize konser verdi.

Bisikletlerin genel bakımına ek olarak bazı eksiklerimizi de tamamlama fırsatı bulduk. Benim bisikletime sağ ayna ve 3. bagaj taşıyıcısı eklendi. Bakım yapılırken dükkandaki diğer yatay bisikletleri deneme şansımız oldu. Ayrıca AZUB bisikletleriyle dünya turuna çıkan bisikletçilere ayrılmış duvara bayraklarımızı asıp, bir şeyler yazdık: “If frogs had wheels, they wouldn’t bump their butts”.

Çek’deki son günümüzde vücudumda bir keneye daha rastladım. Avusturya’da ısıran kenenin aksine bu pek küçüktü. Kaşınmasa fark etmezdim kesinlikle. Nico, Avusturyalı keneden edindiği tecrübeyle bu keneyi de ustaca çıkardı. Diğer keneyi taşıdığım şişenin içine attık; kardeş kardeş takılsınlar orada:)

19 günlük Çek Cumhuriyeti maceramız, farklı bir dile adapte olmak, batı Avrupa’dan sıyrılmaya başlamak, kendimizi biraz daha turumuzun içinde bulmak hissiyatlarıyla geçti. Şimdi sırada 5. ülkemiz Slovakya var.

error: Content is protected !