Berat "Never"

Mandalina ağaçlarıyla süslenmiş benzinlikte geçirdiğimiz ve kamyon gürültülerinden uyumakta zorlandığımız geceden sonra kendimizi Durres’e doğru giden ve yine kamyonlarla dolu olan bir yolda bulduk. 22 km boyunca gidip stres sınırlarımıza ulaşmamız gerekiyormuş ki “başka yol var mı acaba” diye haritaya bakmayı akıl edebildik ve böylece sessiz sakin paralel yolu fark ettik. Durres’e vardığımızda okuduğumuz rehber kitaplardan buranın bir endüstri şehri olduğunu biliyorduk ve şehre girmemek için o yoğun otoyala tekrar girmemiz gerekti. Ama bulduğumuz ilk delikte de aradan fırtıp deniz kenarına gidip biraz kafaları dinlendirdik. Mola verdiğimiz sahilden baktığımız Durres, kilometrelerce süren bir sahil boyunca yayılmış uzun uzun binalarıyla bana Mersin’i hatırlattı.

Durres’ten sonra girdiğimiz Kavaje’nin halkı, eskiden fabrika bacası olan uzun bir yapıyı başına takke geçirerek camii minaresine çevirmişler.

D0186 (10) b-FOW-Albania

Kavaje’nin çıkışında şehir merkezindeki yolun, otoyola yönlendiğini görünce durup alternatif yol var mı diye bir de GPS’ten bakmak istedik. İnşaat malzemeleri satan bir binanın önünde durur durmaz zincirlerle bağlanmış 2 köpek havlamaya başladı. Zincirli oldukları için ve GPS’e gerçekten bakmamız gerektiği için havlamalarına rağmen yerimizi değiştirmedik. İşimiz bitip de pedallamaya başladığımızda arkamda zincirin yere vurarak bize yaklaştığını duyduğum an, saniyede 0 km’den 30 km’ye çıktığım andır! Kısa süredeki bu hız artışımla rekorlar kitabına girmeye hak kazanmadığımı kimse söyleyemez! Söyleyenin üstüne o köpeği salarım, birinciliği paylaşırız! Bir de her zamanki gibi arkada olan benim, yani ilk önce benim baldırlar tatlandıracak köpeğin damağını! Köpekten nasıl mı kurtulduk? Tabii ki benim süper hızımla değil! Yol kenarında duraklayan ve durumu fark eden bir arabanın köpekle aramıza kırmasıyla kurtulduk. Allah razı olsun ismini bilmediğim süper kahraman!

Bir süredir her yer manadalina. Biz de kenarda mandalina satanlardan biraz mandalina alalım dedik. Tombiş tatlı bir teyzenin önünde durduk. Teyze, meyve ağaçlarıyla dolu evinin önüne açmış tezgahı. Mandalinaların üzerine durmayıp, bir sürü cennet elması verdi. İşaretlerinden önünde yememizi istediğini anlayıp başladık hapur hupur yemeye. Sanırım bu “hapur hupur” kısmıydı teyzenin görmek istediği:) Bu Arnavut teyzeler bayılıyor çat diye öpmeye. Her an her yerden öpülebilirsiniz!

D0186-12-b-FOW-Albania

5. akşamımız yine bir benzinlikte. Tuvalet ve sıcak-soğuk su veren makinemiz bile vardı bu akşam:) Ama sabah uyandırıldık çünkü çadırı kurmamıza müsait olan tek yer, kamyonların benzinlikte dönüş yaptıkları alana çok yakındı ve bir sıkıntı olması diye bizi uyandırmak istemişlerdi. Amcalar uyandırdıkları için kendilerini kötü hissetmişler ki kahvaltımızı yapmamız için bize masa falan getirdiler.

D0186 (13)-FOW-Albania

Bugünkü durağımız UNESCO Dünya Mirası listesinde olan Berat. Berat, bu özelliğinin yanında bize resmen ödül oldu çünkü oraya ulaşmak için tek yol olan yol aslında “yok”. “Yol” diye tanımlanmamalı orası! Aylardır güneş altında pedallamakatan kapkara olmama rağmen kat ettiğimiz “o yol” sonrasında tozdan topraktan bembeyaz olmuştum. 25 km süren bu yol inşaat halindeyedi ama inşaatı tam olarak nereye yapacaklarına karar verememişler ki yol bir sağa gidiyor, bir sola, bazen halka yapıp geri döndürüyor. Bisiklet bu yola dayandıysa, Asya yolları vız gelir!

Bu yorucu ve tozlu yoldan sonra kamp olmadığını bildiğimiz Berat’ta bir hostelde kalmaya karar verdik. Daha doğrusu banyo yapmak için “hostelde kalmak zorundaydık” da denebilir. Henüz kararımızı bile vermemişken Berat girişinde bekleyen tursit avcıları “la la la la” diye üstümüze atladılar bir atmaca edasıyla. “Bizim otelimiz 10 numara 5 yıldız”. Yok efendim “Bizim otelimizde Fransızlar var, gelin, arkadaş olun”. En az yırtık olanını seçtik. Zaten yolda beynimiz patlamış tozdan sıcaktan, bir siz eksiktiniz be ya! Sıkı bir pazarlıkla 3000 lek olan odayı, 2500 lek’e oda+kahvaltıya dönüştürdük. 2 kişi toplam 50 TL yani. Böylece Sırbistan’da 1 gece (herşeyimiz sırılsıklam olmuştu), Bosna-Hersek’te 4 geceden (ikimiz de hastalanmıştık) sonra turumuzun başından beri ilk kez bir hostelde kalmış oluyoruz. “Hostel”den çok “homestay” demek lazım aslında çünkü kendilerinin yaşadığı evin odalarını turistlere kiralıyorlar. Bir duş alıp üzerimizdeki 1 kilo tozdan kurulduktan sonra bahçede öğle yemeğimizi yiyelim dedik. “Öğle yemeği” dediysem her zamanki domates peynir ekmek üçlemesi yani. Ama bu Arnavutların misafirperverliklerini unutmuşum. Domatesi kesen Nico’yu gören Lili teyze uçarak geldi ve elini kesme tehlikesine rağmen Nico’nun elinden bıçağı kapıp kendi kesmeye başladı. Tabiiki bunu yaparken bir yandan da yeni evli bir çiftte kadının kocasına nasıl hizmet etmesi gerektiğini falan anlatıyordu. Neymiş? Arnavutluk’ta erkekler iş yapmazmış, hele ki misafir erkekler hiç hiç iş yapmazmış! Türkiye’den geliyoruz biz teyze bana mı diyosun ya? Ama teyze olayı erkek misafirle sınırlamayıp beni de dahil etti. Zeytin bahçelerinden geçerken aldığımız zeytin yağını dökmeye yeltenmiştim ki onu da benim elimden kaptı ve kendi döktü. Madem çok misafirperversin, hiç ücret alma teyze. Ya da kocama nasıl davranmam gerektiğini anlatmayı kesip, bizi öğle yemeğimizle baş başa bırak, lütfen! Yemek boyunca sessiz duran ve yemeğimizi bitirince bize Türk kahvesi yapıp getiren kocası Vangjel, bu söyledikleriyle tam bir tezatlık oluşturuyordu.

Öğle yemeğimizi yedikten sonra Berat’ı gezmeye başladık. Berat, bizim Safranbolu evleri gibi evlerden oluşuyor. Aşağıdan bakıldığında bütün evlerin bütün pencereleri göründüğü için buraya “1000 pencereli şehir” deniyormuş. UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde olan bu alanın içinde bir de kale var ve giriş 100 lek. Şimdiye kadar gezdiğimiz yerler arasında bu listeye dahil olan mekanlarla karşılaştığımızda burası çok sönük kaldı. Çünkü camları kırık, terk edilmiş, üstü sanatsal değeri olmayan graffitilerle kaplı evlerle doluydu. Ülkenin fakir olması dolayısıyla buraya para harcayamamasını anlıyorum ama UNESCO, burayı listeye ekliyorsa biraz da destek olmalı diye düşünüyorum. İçerisi turistten çok evlenecek çiftlerle doluydu çünkü burası bizim Ankara’nın Seğmenler Parkı gibi düğün öncesi fotoğraf çekimi için ideal bir yer. Bu arada her yerin “Arnavut kaldırımı” olduğunu tahmin edersiniz sanırım:) Bu geziden sonra Arnavutluk’ta hep gördüğümüz ama henüz tadına bakmadığımız “sufflaqe”yi yemeğe gidiyoruz. Bizim dönermiş meğer:)

Berat kalesine çıktığınızda etraftaki dağ manzaralarıyla karşılaşıyorsunuz. Bu dağlardan birinde kocaman “Never” yazılı; Türkçe “asla demek”. Bu yazının hikayesi ise çok ilginç. Kalabalık bir köylü ordusu, 1968 yılında komünist diktatör Enver Hoca’ya doğumgünü hediyesi olarak ismini 1 hafta süren bir çabayla dağa yazmış. Harfler 100 metre uzunluğunda, 60 metre genişliğinde. 1985’te Hoca’nın ölümünün ardından, 1990’da komünizm çökmüş. Bunun ardından 58 yaşındaki bir çiftçi, yeğeninin yardımıyla “Enver” yazısını, “Never”a dönüştürmüş.

error: Content is protected !