Bir Tarih; Mostar…

4
EKİM 2014

Gün 173 – 5947,05 km

Pocitelj, Bosna Hersek

Bosna Hersek; Bölüm 2

“Mostar… Ne denilebilir ki, aldığı darbelere rağmen hala tarihini bu kadar güzel koruyabilen bir şehir için? Büyülendik… ”
Bosna – Hersek’in başkenti olan Saraybosna, şimdiye kadarki favori yerlerimiz arasında yerini alıyor. Yüzyıllar boyunca bu topraklardan kimlerin gelip kimlerin geçtiği, mimari yapıdan çok net anlaşılıyor. İstiklal caddesi gibi bir cadde düşünün; kapalı çarşı gibi tek katlı minik minik dükkânlarla, zanaatkârların işlerini yaparken çıkardığı tak tuk sesleriyle başlayan, daha sonra birden kiliselere, Rönesans tarzı evlere geçen, en sonunda da cadde hiç kesilmeden devam ederken gökdelenlerin başladığı dümdüz bir yol. Kronolojisini tek bir caddede görebileceğiniz böyle kaç şehir vardır ki yeryüzünde?

Seyahatimiz boyunca, yıllarca tarih derslerinde öğretilmiş ama şimdi silik olan bilgiler teker teker canlanmaya başladı. Mesela 1. Dünya Savaşı’nın nedenlerinden biri olarak ezberlediğimiz ‘Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun veliahtının bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürülmesi’ Saraybosna’da gerçekleşmiş. Turistlerin katıldığı turlar, bu suikastın yapıldığı yeri merkez alarak başlıyor. Sanki koca bir tarih orada yazılıyor. O zamanlar Sırbistan’ın, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu himayesinden çıkmasını isteyenler suikastçıyı kahraman olarak gösterirken; bugünkü barış ortamında terörist olarak adlandırıyorlar. Suikasta kurban giden veliaht, ailesinin istemediği bir evlilik yaptığı için zaten tahta çıkamayacakken, ölümünü bahane eden Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Sırbistan’a savaş açarak 1. Dünya Savaşı’nı başlatıyor.
Saraybosna’da, daha önce Çek Cumhuriyeti’nde tecrübe ettiğimiz bahşiş üzerine çalışan, ücretsiz bir tura katıldık. Üniversite öğrencisi bir kız, okul harçlığını çıkarmak için kentin tarihini gezerek anlatıyor ve en sonunda katılımcılar gönüllerinden ne koparsa veriyorlar. Tatlı rehberimiz, bize çok verimli birkaç saat yaşattı. 4 dinin Osmanlı himayesinde yüzyıllarca özgürce yaşamış olması, şehrin mimarisinde büyük rol oynamış. Turumuza cami, sinagog, Katolik kilisesi ve Ortodoks kiliselerinin önünden geçerek başladık. Sırasıyla Osmanlı İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, 1. Dünya Savaşı, 2. Dünya Savaşı, komünizm ve Tito’nun izlerinin olduğu yapıları gördük. 2 saat boyunca 20 yıl önceki savaştan hiç bahsetmedi. En sonunda, birçok binada olduğu gibi hala mermi delikleri olan bir binanın önünde durdurup son savaştan bahsettikten sonra ‘O savaş hakkında konuşmadığımız bir günümüz yok. Nereye gitsek adımızdan önce savaşı soruyorlar. Bıktık artık. Biz geride bıraktık, lütfen dünya da geri de bıraksın artık’ diyerek neden o savaştan az bahsettiğini açıkladı. Bu işi yapmasının nedeni tabiiki para kazanmak ama aynı zamanda ülkesinin kötü günleri geride bırakmasında turistler aracılığıyla dünyaya iletebileceği mesajlar verebiliyor olması.

Saraybosna, yöresel yemekleri yemek adına güzel bir seçim oldu çünkü hem büyük bir şehir olduğu için her şeyi bulmak mümkün hem de ucuz. Biz de masamızı şenlendirelim dedik:) Soğan dolması: yerim seni, sen ne küçücük, ne tatlı bir şeysin. Maslanica: tavuk ve mantar, bir ekmek içinde bu kadar güzel kaynaşamazdı, üzerindeki sos da cabası. Börek: közde piş, gel ağzıma düş.
Saraybosna’da bir bisikletçi Fransız bir çiftle karşılaştık; Thomas ve Estelle. 2 aylık Balkan yolculuğuna çıkmışlar. Thomas da bizimki gibi yatay bisiklet kullanıyor. Bu bisikletiyle daha önce Güney Amerika’da seyahat etmiş başka bir arkadaşıyla. Thomas ve Estelle ile Saraybosna çıkışındaki tüneli gün sonunda beraber gezmek üzere sözleşip sabahtan ayrıldık.
Biraz daha merkezde dolaştıktan sonra sıra gelmişti şehirden çıkma kısmına. GPS’e tüneli yazdık ama zaman zaman yaptığı gibi bizi öyle bir yokuşa soktu ki bisiklete binmek ne kelime, bisikleti itmek bile nerdeyse imkânsız benim için. Nico önde yardırdı gitti bisikletini ite ite. Bisikletini park edip, geri gelip bana yardım edene kadar, yokuşta zaman zaman soluklanmak için duran yaşlı teyze kendini unutup benim bisikleti ittirmeye başladı. İman gücü geldi teyzeye birden. Sonra yolda karşılaştığı bayan komşusuna bir şeyler dedi, o da başladı itmeye. 3 kadın gücüyle pıt diye çıkardık bisikleti tepeye. Canım teyzem benim ya, kendisi zar zor çıkarken yardım elini uzattı bana. Unutmam seni, alnından şapur şupur akan terini, gülümsemeni. Senin gibi insanları tanımaya çıktık biz yola…

Zorlu yolların ardından Thomas ve Estelle ile Saraybosna Havaalanı’nın altındaki kuşatma sırasında kullanılan tünelde buluştuk. Beraber gezdikten sonra şehirden ayrıldık ve beraber kamp yapabileceğimiz bir yer ararken bir eve sorduk. Kapıdaki bayan, 4 tane bisikletliyi görünce şaşırdı ama hemen bahçelerini gösterdi. Bahçedeki çeşmede abdest alan Bersad’la tanıştırdı bizi ve o bayanı ertesi sabaha kadar görmedik. Evin damadı Bersad, karısının hayvancılıkla uğraşan ailesine Kurban bayramında yardım etmek için Sırbistan’dan gelmiş bir süreliğine. Ortak dil olmasa da anlaşabildik. Biz çadırları kurarken, Bersad yemek yiyebilmemiz için çardaklarını düzenledi. Hatta yemek yerken koca koca taze keçi peyniri ve süt getirdi. Gördüğümüz bu misafirperverlik ve edindiğimiz bisikletçi dostlarımız sayesinde Saraybosna’dan mutlu mesut ayrıldık.

Saraybosna’dan sonra, 2. Dünya Savaşı sırasında üzerinden tren geçerken patlatılan köprüyü görmek için Jablanica’ya doğru pedalladık. Bu olayın anısına, sağlam kalan lokomotif kısmının sergilendiği bir müze yapmışlar. Köprüye bakan bir kafede bir çay molası verdik ve kalkamadık. Bazen öyle oluyor, pedallarken birden durmak ve sadece oturmak istiyor insan. Bu molanın ardından daha fazla ilerlememeye karar verdik çünkü yol bütün gün olduğu gibi, bir taraf nehir bir taraf dağ şeklinde ilerliyor ve çadırı koyacak yer bulmak çok zor oluyor. Bir de kafenin bahçesini gözümüze kestirmiştik zaten:) Garsona sorduk, o da kafenin üst katında yaşayan patronuna sordu ve iznimi kapmış olduk:) Çadırdan kafenin interneti çekiyordu; daha ne ister ki insan:)
Saraybosna – Mostar arası yol mükemmeldi. Sürekli nehir ve dağlar eşliğinde ilerlediğimiz için gözlerimizin bayram ettiği rota, Bosna’nın bize hediyesi oldu. Tren de bu rotadan geçiyor, hatta bazen bizden daha güzel açılar yakalayabileceği rakımlardan geçiyordu. Eğer buraları ziyarete gelecek birileri varsa, Saraybosna – Mostar arasını trenle geçmesini tavsiye ederim.
Ben besin zehirlenmesi yaşadığım için, Nico ise hasta olduğu için Mostar’da bir pansiyonda kalmak zorunda kaldık. Yolculuğumuzun 3. pansiyonu oldu burası. 24 saat boyunca ikimiz de yataktan çıkamadığımız için Mostar’ı ertesi gün gezebildik. Yolculuk boyunca ikimiz de bu kadar feci hastalanmamıştık.

Mostar… Ne denilebilir ki, aldığı darbelere rağmen hala tarihini bu kadar güzel koruyabilen bir şehir için? Büyülendik… Mostar köprüsü, Mimar Sinan’ın öğrencisi Mimar Hayreddin tarafından 1566 yılında yapılmış. Köprünün adı olan ‘Stari Mostar’, ‘eski köprü’ anlamında. Normalde köprülere inşa edildikleri şehrin adı verilirken; burada tam tersi gerçekleşmiş. Mostar köprüsünün inşasından sonra, çevresindeki yerleşim yerine ‘köprünün koruyucusu’ anlamındaki ‘Mostar’ denmeye başlanmış. O kadar güçlü inşa edilmiş ki; 2. Dünya Savaşı’nda üstünden Nazi tankları geçmesine rağmen hiç sarsılmamış. Köprü, 1993’te Sırp bombardımanına direnemeyip tamamen yıkılmış. 2004 yılında ise birçok ülkenin desteğiyle tekrar inşa edilip açılmış.

Mostar; Müslümanların, Sırpların, Hırvatların savaş sonrasında bile beraber yaşadığı bir şehir. El sanatlarının satıldığı dükkânlarla dolu, durup o sanatın icra edilişini kolaylıkla izleyebileceğiniz, rengarenk bir merkezi var Mostar’ın; ortasında da köprü.

 

 

Mostar geleneklerine göre, erkekler nişanlılarına cesaretlerini kanıtlamak için köprüden atlarmış. Şu an ise turistlerden para kazanmak amaçlı atlıyorlar. Yeterli para toplanmazsa nazlanıp atlamıyorlar. Sen de verdiğin parayla kalıyorsun.

 

 

Köprünün çevresinden ayrılıp çok da turistik olmayan ara sokaklara daldığımızda savaşın bıraktığı izleri gördük. Nerdeyse her binanın girişinde asılı levhalarda ‘Bu bina savaş sonrasında bıtbıt ülkesi tarafından yaptırılmıştır’ yazılıydı. İsviçre, Almanya, İspanya vs. Yaptırılmayan binalar ise mermi delikleriyle doluydu ve hala patlamamış cisim bulunma tehlikesine karşı demir parmaklıklarla çevriliydi.

Mostar’dan sonra 600 yıllık Alperenler Tekkesi’ni ziyaret etmek için Blagaj’a gittik. Tekke, Buna nehrinin kaynağının dağdan çıktığı yere inşa edilmiş. Çevresi çay bahçeleriyle dolu; suyun sesiyle huzura ermek için mükemmel bir ortam:)

Suyun sesiyle huzura erdik ermesine ama oradan ayrıldıktan 10 km sonra yolculuğumuzun şimdiye kadarki en kötü anını yaşadık. Yolun kenarında pedallarken, bir araba yavaşladı. Bu tarz olaylara alışkınız. Araba yavaşlar, ‘süper’ falan der, biz o dilde teşekkür ederiz ve herkes yoluna devam eder. Ben de arabanın yavaşladığını görünce, teşekkür etmek için hazırlandım ama penceresini açan adam Türkçe ‘Allah belanı’ dedi ve yüzüme tükürdü. Ama öyle bir isabet ettirdi ki bütün balgamı çat diye yapıştı yüzüme. Sonra uzaklaştı gitti. Amaç neydi? Bunu hiç bir zaman bilemeyeceğiz. Bisikletimin arkasında beraber dalgalanan Bosna-Hersek ve Türk bayrağını gören milliyetçi bir Sırp desem; onlar pek ‘Allah’ kelimesini kullanmıyorlar. Beni tek gören ve kız başıma bisiklet tepesinde ne yaptığımı sorgulayan aşırı Müslüman biri desem; Bosnalı Müslümanlar yüzyıllarca başka dinlerle birlikte yaşamışlar, bir ben mi battım yani? Başka da bir neden düşünemiyorum. Bir şeye karşı nefretini kustu ve bastı gitti adam. Biz de yolumuza devam ettik.

Bu pis ve sulu olaydan sonra Pocitelj adındaki tamamen taş yapılardan oluşan minik köye geldik. Buranın varlığından haberimiz yoktu, tamamen tesadüfen oldu. 1400’lerin başında kurulan bu köyde hamam, cami, medrese gibi Osmanlı dönemine ait yapılar ağırlıkta. Bosna’daki savaş sonrasında boşalan köy, turistler çekerek canlandırılmaya çalışılıyor. Bir Mostar olmasa da biz pek beğendik bu nehir kenarındaki şirin köyü:)

Bosna-Hersek’te geçirdiğimiz günler bize ‘meğer hiçbir şey bilmiyormuşuz’ dedirtti. Bosna-Herseklilerle her sohbetimiz bize farklı bir hikâye, farklı bir bakış açısı kattı. Yolculuğumuzun en kötü anısı bu ülkede olsa da, bunu tüm ülkeye genelleştirmeden, sadece o insan için ‘oksijen zayiatı’ deyip geçtik. Bu ülkede kaldığımız 9 günü çok iyi özümsedik; mükemmel hikâyeler, mükemmel insanlar biriktirdik. Tekrar görüşmek üzere Bosna-Hersek!

Sıradaki maceramızı okumak için tıklayınız.

Bir önceki yazımıza dönmek için tıklayınız.

error: Content is protected !
Bültenimize abone olun!

Bültenimize abone olun!

Şu anda nerede olduğumuzdan, hakkımızdaki gelişmelerden, ülkelere dair son yazılarımızdan ve son fotoğraflarımızdan haberdar olmak için lütfen bültenimize abone olun!

Teşekkür ederiz!

Pin It on Pinterest

Share This