Bisikletle çöllerin ötesine; Buhara

19. ülkemiz Özbekistan…

Ermenistan’da tanıştığımız Fransız Eric ve Charlotte (PLQA) ile Tahran’a kadar beraber pedalladık fakat benim Özbek vizesinde problem olunca onlar yola devam etmek zorunda kalmışlardı. Hemen sonrasında Meşed’de Alman Anselm ve Thorsten ile pedallamaya başlayıp Türkmenistan’a girdikten 2 gün sonra ben hastalanıp da mola vermek zorunda kalınca onlar devam etmişlerdi yola. Nedir sebebi bütün uyduruk problemlerin ben kaynaklı olması bilemiyorum. Ama sonuç itibariyle uzun zamandır ilk kez bir ülkeye sadece ikimiz giriyoruz ve sadece ikimiz beraber pedallayacağız.  Kim bilir başka bisikletçilerle ne zaman ve hangi ülkede karşılaşacağız?

Türkmen sınırından çıkar çıkmaz, yeni ülkenin heyecanıyla başladık giriş işlemlerine. Önceden biliyorduk ki Özbekistan’ın çok ciddi ilaç ve porno kontrolleri var. İlaç tamam da porno nedir yahu? İnternette kolayca bulabileceğiniz ‘Özbekistan’da yasaklı ilaç içerikleri’ listesi ile yanımızdaki ilaçlarımızı doktor olan ablama karşılaştırtmıştım. Kendi ablam diye demiyorum, her eve bir doktor lazım. Bizdeki tek kıllık çıkarabilecek ilaç ‘A-ferin’ ilacıydı. Zaten onu da -6 derece pedallarken buzlanan suları içmekten hasta olunca tam Türkiye çıkışında almıştım.  Yani olmazsa olmaz değildi. Sakladık onu bir köşeye. Küçük bir eczane boyutundaki ilaç çantamıza bakmak baya zamanlarını aldı. Salimen bu faslı atlattıktan sonra porno bulmak amaçlı bilgisayarımızı açmamızı istediler. Türkçe anlaşabildiğimiz için ‘Aman abi ne yapıcan bizim bilgisayarı, bisikletçiyiz biz, yazık bize’ konseptli klasik konuşmamı yapıp bu detaylı süreçten yırttık. Ama sonradan gelen bir kadın bisikletçi arkadaş, poposundaki sivilcenin fotoğrafını annesine gönderdikten sonra bilgisayardan silmeyi unutunca baya bir sorun yaşamış porno taşımış olduğu için. Ay gülsem mi ağlasam mı bilemedim. Yazık kıza ya…

Fellik fellik su alacak yer ararken, sınırdaki onlarca Türk kamyonundan ilk sıradakinin şoförü, bize zekice saklanmış (!) restorandan 2 tane su aldı ve burada çok fazla para çevirtmememizi söyledi. Sınırda 1 $, 4000 som iken Buhara’da 4500 som… Yine de Buhara’ya ulaşana kadar harcamak amacıyla biraz çevirttik. Türkmenistan’da yaptığımız hatadan ders almışız!

Türkmenistan’ın çölünü geride bırakmış olsak da sıcaklardan kaçmaz imkânsız. Sınırdan 10 km pedallayıp öğle sıcakları için 3 saat mola verdik ama molada durduğumuz yerde daha çok kıpçındık. Rüzgâr aşırı sıcak ve etraftaki bütün kum tanelerini bilumum deliklerimize tıkıyor.

Moladan sonra su alacak bakkal ararken bir yere girdim. Nico bisikletlerin başında bekliyordu. Ben kapıdan kafayı uzatıp da ‘su var mı?’ sorusunu sormaz ‘Gösterelim abla’ sahnesindeki suratlarla karşılaştım. Yuh lan… Ben suyu alırken Nico da geldi. İçine doğdu herhâlde. Erkekim benim… Onu gören suratlar düştü hemen… Ve benimle diyalog kesildi. Benim adımı, yaşımı bile Nico’ya sordular. ‘Gelinin güzelmiş’ falan dediler ya gözle beni gösterip. Pazarlık yapacaklar herhâlde sonrasında da… Lanet olsun suyunuza da size de yaa!

Biraz daha pedalladıktan Do’rmond’a vardık ve bahçe işleriyle uğraşan amcayı gözüme kestirip bahçesinde çadır kurmak için izin istedim. Yaşasın Türkçe konuşabilmek! Çadıra gerek kalmadı; Alek ve Nodra bahçedeki divanlarını açtılar bize, yemeklerini paylaştılar. Hava çok sıcak olduğu için evin içinde değil de bu divanda uyuyorlarmış normalde. Bu divanı bize verip bahçede yerde yattılar. Sizi seviyorum!

 

Muhteşem sabah kahvaltısının ardından vedalaşıp düştük yollara. Yol boyunca evler sıra sıra dizilmiş, köyler hiç bitmiyor. Ee haliyle bisikletiyle motoruyla bizi takip edenler de… 8 yaşındaki bebeye vermişler motoru, bizi hafif önden takip ederken motorunda taşıdıklarının ipi koptu ver her şey patır patır tekerimin önüne döküldü. Nasıl bir refleks gelişmişse böyle saçmalıklara karşı, son anda yırttım ama kalbim güm güm… Bak şimdi yazarken bile öyle ya…

D0442 (15)-FOW-Uzbekistan

Çölde tozun, toprağın, sıcağın, develerin, deve örümceklerinin arasında geçen 8 günden sonra, girişinden itibaren ‘Zalim yüzyıllara rağmen hala taş gibi buradayım’ diyen Buhara’ya vardık. Varır varmaz şehir girişinde yan yana bizi bekleyen iki medrese vardı; Modarixon ve Abdulloxon… Aralarındaki ağacın altında dinlenip kavunumuzu yerken Hollandalı bir aile geldi yanımıza; Wolfpack on Tour … Hollanda’yı sevmedikleri için her şeylerini satıp 3 çocukları ve 2 köpekleriyle düşmüşler yollara (Güncelleme; 4. çocuk da yolda oldu). Altlarında eski bir itfaiye aracı… Çocuklardan biri lise, diğeri ortaokul, diğeri de ilkokul çağında. Bisikletlerimize yapıştırdığımız ülke bayraklarını görünce nerede bulduğumuzu sordular. Bulmanın zor olacağını bildiğimiz için Türkiye’de yaptırmıştık. Yedeklerini verince çocuklar sevinçten çılgına döndüler. Onların kaldığı otelde kalmaya karar verince otelde görüşmek üzere vedalaşıp ayrıldık. Otelin geceliği 10 $. Normalde internetten 4 saatliğine 5000 som alıyorlar ama internete para vermeyecek şekilde pazarlık ettik. Ve çölde geçen 8 günün ardından banyo zamanı…

D0444 (5)-FOW-Uzbekistan

Wolfpack on Tour

Daha sonra gezmek için dışarı çıktığımızda, Türkmenistan’da ayrıldığımız bisikletçiler Anselm ve Thorsten ile karşılaştık. Yanlarında da Warmshowers’dan yazmamıza rağmen bize dönmeyen Rahima vardı. Arkasından baya saydırmıştık ama meğer mesajımızı almamış, kadının günahını almışız. Hemen eve çağırdı ama bugünlük otele yerleştiğimizi söyleyip yarın için sözleştik. Aslında zaten otelde kalmak zorundayız çünkü Özbekistan’a girdikten sonra 3 gün içinde kayıt yaptırman gerekiyor. Otelde kalırsan bunu ücretsiz yapıyorlar. Rahima’nın otel işleten tanıdığı Anselm ve Thorsten için yapacak ama yine de kişi başı 25  $ vermeleri gerekecek.  Bu durumda otelde kalmak daha ucuz.

Akşam şehirde dolaşırken 2 tane Türk motorcuyla karşılaştık; Serkan Söğüt (Rüzgarın İzinde) ve Özhan Ünverdi… Ay görünce nasıl bir gurur duydum anlatamam. 2 tane Türk, sen çık motorla dünyayı gez. Sonra döndüm kendime baktım. Durumun komikliğini anlamam birkaç saniyemi aldı.

Ertesi gün taşı toprağı tarih olan şehir merkezini gezmeye çıktık. Medrese girişleri genelde kişi başı 4000 manat. Ayrıca fotoğraf makinesine de para alıyorlar ama ölü sezon olduğu için güzellik yapıp almadılar. Girişte para toplayan teyze yanda sepette çiçek satıyor olsaydı yadırgamazsın, yani hiç öyle müze bekçisi bir tipi yoktu. Bizim paralar mahallenin delisine mi gitti acaba?

Kalyan minaresinin yanındaki Khan Camisi’nin giriş ücreti 6000 manattı. Ayıp olmasın, tarihi falan önemli tabi ama girmeseymişiz ölmezmişiz. Zaten Avrupa gezerken kilise gezmekten şişmiştik. Burada da medrese ve cami gezmekten şişince vazgeçtik diğerlerine girmekten. Ama o ara sokaklarda kaybolmaca yok mu, ah ah…  ‘Günlerce ara sokaklarda boş boş dolan’ deseler gam yemem, dolanırım.

(Devamı Özbekistan: Bölüm 2‘de)