Bizim gözümüzden Arnavutluk

12
EKİM 2014

 

D+162 – Km 6.360
Arnavutluk
Arnavutluk sahilinde Adriyatik ve İyonya denizleri manzarası eşliğinde güneş altında üç hafta

Unesco Dünya Mirası listesinden Butrint

Sabah yine mühendislikten nasibini alamamış yollarda pedallıyorduk. Coğrafya daha düzgün bir yola izin verirken, bu kadar alengirli yol yapmalarının sebebi ne acaba? Bugün hava durumu yağmurlu gösteriyordu. O iniş çıkışlarda yağmadığı için çok şanslıyız. Benzinlik bahçesinde yediğimiz öğle yemeğinden sonra varmak istediğimiz Sarrande’a son 5-6 km kala yağmaya başladı ama akşam bir hostelde kalacağımız için önemsemeyip “yaz yağmuru düşer durur yüreğime” diye mırıldanarak yola devam ettik. Sarrande’da biraz araştırmanın ardından indirim yaptırdığımız bir hotele yerleştik. Geceliği iki kişi 2500 lek (50 TL) ve kahvaltı da dâhil. Önümüzdeki günler yağmurlu olacak. O yüzden burada 3 gece kalacağız. İlk kez bir hotelde sebepsiz kalıyoruz. Daha önceki ıslanma, hastalık, kamp yeri olmaması gibi sebeplerle hostellerde kalmış olduğumuz için bu sefer kendimizi bir garip hissediyoruz. Bir yandan bütçemizi zorladığımız için suçlu hissediyoruz, bir yandan da aylardır pedallamanın verdiği yorgunluğa karşı ödül gibi görüyoruz. Sarrande’de geçirdiğimiz ilk gecenin ardından, ertesi gün sadece pazara gitmek için dışarı çıktık. O da zorunda olduğumuz için. Yoksa çıkmayacaktık çünkü deli gibi yağmur yağdı bütün gün. İyi ki pedallamayıp kalmaya karar vermişiz.

 Sarrande’daki 2. günümüzde şehir içi otobüsleriyle (kişi başı 100 lek) UNESCO Dünya Mirası listesindeki Butrint’e gittik. Butrint tarihi kentinin geçmişi milattan öncelere dayanıyor. O zamanlar deniz seviyesinden yüksekte olan Butrint, bir köprüyle karaya bağlanırmış. Şu an ise bir yarımada… Deniz, şehrin tabanındaki mozaiklere zarar vermesin diye bir örtüyle örtülüp üzerine kum yığılıyor. Yani yağmur döneminde giderseniz en çok görülmesi gereken kısım olan mozaikleri göremezsiniz. Butrint’i oyalana oyalana gezsen 3 saat sürmez. Otobüs saatleri sık olmadığından zamanımızı doldurmaya çalıştık. Balıkçı amcalarla konuşurken Türk olduğumu söyleyince “Kessen kanım Türk akar” gibi işaretler yaptı:) Bu Arnavutlar’ın Türk hayranlığını daha önce Bosna-Hersek’te bile görmedik. Bir de Nico üzerine “selamun aleyküm” derse, eriyorlar:)

Sarrande’da geçirdiğimiz 3 gecenin ardından ayrılırken otelde fiyatla ilgili sorun çıktı. Kocasından habersiz indirim yapan kadın ile kocası anlaşamadılar bir türlü. En sonunda kocası gelip bizden özür diledi ama yazık, aralarına kara kedi gibi girmiş olduk:( Sarrande’dan 20 km pedallayınca “Syri i Kalter” yani “Mavi Göz Kaynağı” denen mükemmel mavilikte bir su kaynağına geliyorsun. Girişi kaçırmak çok muhtemel çünkü minicik bir tabela koymuşlar. Anayoldan saptıktan sonra 2 km boyunca çok kötü bir yolda gidiyorsun. Bu su kaynağı, 15 metre derinlikte bir çukurdan yukarı fırlarcasına geliyor. “15 metre” deniyor çünkü bilim adamları sadece oraya kadar inebilmiş. Dahası da var yani! Nico durur mu? Atladı hemen suya:) Tabii çok tutunamadı. Tam deliğin üzerine geldiğinde su en az 10 metre ittiriveriyor birden.

D0195 (29)-FOW-Albania

Syri i Kalter’den sonra tırmanış başladı ama tabii ki insan evladına göre yapılmamış tırmanışlar bunlar. Çıktığımız geçit sadece 560 m yükseklikte ama biz mi geçidi çıktık, geçit mi bizim üzerimizden geçti, tam tanımlayamıyorum şimdi:/ Geçitten sonra, önceden su, şimdi ise verimli bir ova olan mükemmel manzaraya doğru saldık aşağı. İniş bitince yolumuza devam etsek Yunanistan’a gidecektik ama onun yerine yolumuzu uzatıp kuzeye yönelerek 2005 yılından beri UNESCO Dünya Mirası listesinde olan Gjirokastra’ya doğru pedalladık. Kuzeye giden bu yol dümdüz… Huzurlu bir manzara… Gjirokastra’ya varsak bile gezmemiz bugünlük mümkün olmadığı için Aranvutluk’taki 14. gecemizi geçirmek üzere Dervican’da bir benzinliğin arkasına attık çadırımızı.

Sabah 7 km anayolda sürüp, 1 km de şehrin tepesine doğru tırmandıktan sonra dilencilerle dolu sokaklardan kurtulmak için bisikletleri bir kafeye bıraktık. Daha doğrusu kafe sahibi yaşlı amca halimizden anlayıp “gelin buraya bırakın” dedi, sağ olsun. Şehrin tepeden manzarasını görebilmek için kaleye girmek istedik. Giriş 200 lek’ti. Buraya kadar her şey normal. Ama eğer kalede fotoğraf çekmek istiyorsak 1000 lek daha ödemeliymişiz. Tabii ki ilk iş, karşılığında bilet verip vermediklerini sordum. Giriş için bilet var ama fotoğraf için yok. Yani o 1000 lek hop amcanın cebe gidecek. Çakala bak ya, tek çakal sensin zaten! Biz de tabii ki vermedik 1000 lek’i ve içeride volta atan görevliye rağmen çat çat çektik fotoğrafları. Herkes bizim gibi yapıyordu. Kaledeyken, çantasından bisikletçi olduğunu anladığımız bir çiftle karşılaştık. İngiliz Sam ve İrlandalı Sheena… Onlar da bizim gibi uzun bir yolculuğa çıkmışlar. 2 hafta içinde Hindistan’a uçup, oradan pedallamaya devam edecekler… Ertesi gün Yunanistan’a geçeceğimiz için elimizde kalan lekleri bitirmemiz gerektiğinden öğle yemeğini çok uzun zamandan sonra bir restoranda yedik. Arnavutluk’a özgü “quifqi”… Pilav ve bir kaç farklı otu köfte gibi top hale getiriyorlar. Sebzeli pilav gibiydi yani… Yemekten sonra Sam ve Sheena’ya veda edip sabah geldiğimiz yolu geri döndük. Hatta dün akşam kamp kurduğumuz benzinlikte kamp kurduk yine.

Ertesi sabah ise geldiğimiz yoldan geri dönerek Yunanistan’a pedalladık. Arnavutluk’ta 15 gün boyunca toplam 564 km pedallamış olduk…

Llogara Geçidi

Her sabah müsli yemekten içi çıkan bizlere, Arnavutluk’taki 6. gecemizi geçirdiğimiz Berat’ta kaldığımız hosteldeki kahvaltı 3 gün yeter artık:)

D0188 (1)-FOW-Albania

Arnavutluk’ta her yerde görebileceğiniz bir sığınak sistemi var. Komünist Enver Hoca’nın 40 yıllık liderliğinde sırasında 4 kişi başına 1 adet düşen ve ülkenin her 1 kilometrekaresinde 24 tane olan toplam 700bin sığınak inşa edilmiş. Tepesine bomba düşse bile yıkılmayacak güvenlikte yapılan ve inşaatı ülkenin ekonomisini çökerten bu sığınaklar, 1990’da düşen komünizmin ardından hayvanlara barınak olmak gibi amaçlarla kullanılıyor.

Arnavutluk’ta diğer sık rastlanan şey ise evlere ya da bitmemiş inşaatlara oyuncak bebek ya da oyuncak hayvan asılması. Arnavutluk’un “nazar boncuğu sistemi” olarak tarif edilebilir:) Asılan şeylerden bazıları o kadar korkunç ki, nazar değdirme ihtimali olan kişiyi korkutup kaçırır:)

Arnavutluk’ta meyve sebze çok ucuz. Makarnamızı artık mısırlı ton balıklı değil de sebze soteli yapıyoruz:)

D0186 (14)-FOW-Albania

Yol kenarlarında sürekli gördüğümüz minyatür kiliseler var. Orada daha önce bir trafik kazası olmuşsa hatırlansın ve dikkat edilsin diye uygulanan bir gelenekmiş. Eğer vefat eden olmuşsa içine vefat edenlerin resimlerini koyuyorlar.

D0195 (1)-FOW-Albania

Arnavutluk’taki 7. gecemiz yine bir benzinlikteydi. Sabahında kahvaltımızı benzinlikteki börekçide yaptık. Sırbistan, Bosna-Hersek ve Karadağ’daki börekler Türk böreğine benziyor; içlerinde sadece peynir, patates ya da kıyma var. Ama Arnavutluk börekleri pizza gibi… İçinde ne ararsan var; zeytin, soğan, domates, biber, peynir… Bizim gül böreği şeklinde yapılıyor ve tepside bir bütün olarak değil de her porsiyon ayrı ayrı kaplarda taş fırınlarda pişiriliyor.

Bugün yolumuz Vlore’ye doğru. Arnavutluk’ta sonunda denize girme fırsatımız oldu. Daha önce Durres’te karşılaşmıştık denizle. Ama oranın bir endüstri şehri olduğu, denizinden rahatlıkla anlaşılıyordu:( Vlore ise aksine berrak sularıyla ağırladı bizi. Artık yüzmekten ne kadar yorulduysam deli gibi uyumuşum. Kendi horlamama uyanınca devam ettik yola:)

Mükemmel ihtişamıyla Karaburun’a doğru ilerledik. O kadar kocamanki, yanından geç geç bitmedi. Karaburun, denizle ülkeyi ayıran kocaman bir dağ… Yarın 0 metre rakımdan, tek başına dikilen Karaburun’un, ülkenin diğer dağlarıyla birleştiği 1027 metredeki Llogara geçidine tırmanacağız. Yarınki yolun zorlu olacağını bildiğimizden bir yer aramaya erken başladık ve Dukat’a vardığımıza kahvede oturan ve “rakıja” içen yaşlı amcalara yer sorduk. Anlaşamayınca karşıdaki evin İngilizce bilen çocuğunu çağırdılar. Derdimizi anlayan çocuk bir gidip geldi ve babasının bahçelerine çadırımızı kurmamıza izin verdiğini söyledi. Çadırımızı kurduktan sonra ben yemek yaparken Nico, o yaşlı amcalar ve ev sahibimizle kahvede oturmaya gitti. Ardından ben de onlara katıldım. Kullanılan ortak kelimeler ve futbolcu isimlerinin ardından muhabbet bir yerde tıkanıyor. Burada İngilizce bilen çocuk karşıki evden tekrar çağrıldı. Kahvedeki muhabbetin ardından bu sefer de eve davet edildik ama evin erkeği Aryan, akşam mesaisine gittiği için anne Romelda ve çocuklarla oturduk. Bize bir kâse içinde bal ve beraberinde su ikram ettiler. Kahvedeyken şerbetten bahsettiğimiz için nasıl yememiz gerektiğini bilemedik ilk başta. Balı suyun içinde eritip içiyor muyuz? En sonunda balımı kaşıkla yiyip, ardından da suyumu içtim. Umarım öyle yapılıyordur:) İngilizce konuştuğumuz Valentino aynı zamanda Fransızca öğreniyormuş. Ödevinde yapamadığı yerleri Nico’yla birlikte yaptılar.

D0189 (31)-FOW-Albania

Sabah aileyle vedalaştıktan sonra, bizi bekleyen 1027 metre yükseklikteki Llogara geçidine doğru pedallamaya başladık. Her çılgın eğim öncesine %10 eğim tabelasını yerleştirmişler ama bence ellerinde o tabeladan kalmış ve atıvermişler boş buldukları yerlere. Haritada eğim arttıkça < işareti konur ya, hah işte bizim haritamız utanmasa o işareti <<<< koyacakmış. % 15’ten fazla eğimlerle doluydu yol. 1027 m çok yüksek bir geçit olmayabilir ama zengin İsviçre’deki geçitler gibi öyle inci dizermiş gibi yapılmamış burada yollar. Döndüğü yerden dönüvermişler. “Biraz daha gidelim de yumuşak bir çıkış” olsun dememişler, basmışlar asfaltı. Şimdiye kadar ki en zorlu geçidimizdi yani özetle! Arnavutluk’ta bizi hiç yalnız bırakmayan, nereden çıktıklarını anlamadığımız ve yakalasa dişini geçirecek köpeklerin eşliğinde 2,5 saatte zirveye vardık. Gerçi tepedeki restoran olmasa geçide vardığımızı anlamayacaktık çünkü herhangi bir tabela yoktu. Mükemmel bir manzarayı arkamızda bırakıp, bir diğerine varmıştık.

Bu kadar zorlu bir yolun ardından iniş tabii ki muhteşem oldu çünkü harika bir deniz manzaramız vardı. Saat hala erken olsa da bugünlük salladığımız pedal yeterli dedik ve Dhermi sahilinde attık kendimizi denize. İniş yaptığımız yüksek tepelerdeki zigzagları izleyerek sahilde yürüyüş yaptıktan sonra zeytin toplayan bir amcadan bahçesine çadır kurmak için izin istedim. İzni kaptıktan sonra bisikletleri bıraktığımız yerden getirmeye gittim. Nico hala denizde olduğu için onun bisikletini de getirmek bana düştü. Ama onunkini süremediğim için ittirirken güvenlik görevlisi amca yardımıma koştu ve ertesi sabaha kadar korumamızı üstlenecek bu tatlı insanla tanışmış olduk. Sahilde gün batımını izleyerek, kayan yıldızları saydık:)

Ertesi gün, “Biraz daha yüzelim, biraz daha oturalım” derken öğlen 2’ye kadar yola çıkamadık. Dhermi’den Himara’ya kadar olan yol, dünkü geçit tırmanışımızdan çok daha zorluydu. Arnavut yol mühendisleri aralarında bahse girmişler bence; “hangimiz daha bol ve yüksek eğimli, çılgın virajlı bir yol yaparız” diye. Tabii her yerde %10 tabelaları… Ama bizim kilometre sayaçları hiç de öyle demiyor! Aslında planımız Himara çıkışında bir yere kamp atmaktı ama bu çılgın iniş çıkışlar yüzünden Himare’ye vardığımızda saat çok geç olmuştu. Karanlıkta bisiklet sürmüyoruz. Bu sebeple oradaki Himara Camping‘den bir gece ücretsiz kalabilir miyiz diye izin istedik ve “duş almayacağız” deyince izin verdiler:)

D0191 (20)-FOW-Albania

Berat "Never"

Mandalina ağaçlarıyla süslenmiş benzinlikte geçirdiğimiz ve kamyon gürültülerinden uyumakta zorlandığımız geceden sonra kendimizi Durres’e doğru giden ve yine kamyonlarla dolu olan bir yolda bulduk. 22 km boyunca gidip stres sınırlarımıza ulaşmamız gerekiyormuş ki “başka yol var mı acaba” diye haritaya bakmayı akıl edebildik ve böylece sessiz sakin paralel yolu fark ettik. Durres’e vardığımızda okuduğumuz rehber kitaplardan buranın bir endüstri şehri olduğunu biliyorduk ve şehre girmemek için o yoğun otoyala tekrar girmemiz gerekti. Ama bulduğumuz ilk delikte de aradan fırtıp deniz kenarına gidip biraz kafaları dinlendirdik. Mola verdiğimiz sahilden baktığımız Durres, kilometrelerce süren bir sahil boyunca yayılmış uzun uzun binalarıyla bana Mersin’i hatırlattı.

Durres’ten sonra girdiğimiz Kavaje’nin halkı, eskiden fabrika bacası olan uzun bir yapıyı başına takke geçirerek camii minaresine çevirmişler.

D0186 (10) b-FOW-Albania

Kavaje’nin çıkışında şehir merkezindeki yolun, otoyola yönlendiğini görünce durup alternatif yol var mı diye bir de GPS’ten bakmak istedik. İnşaat malzemeleri satan bir binanın önünde durur durmaz zincirlerle bağlanmış 2 köpek havlamaya başladı. Zincirli oldukları için ve GPS’e gerçekten bakmamız gerektiği için havlamalarına rağmen yerimizi değiştirmedik. İşimiz bitip de pedallamaya başladığımızda arkamda zincirin yere vurarak bize yaklaştığını duyduğum an, saniyede 0 km’den 30 km’ye çıktığım andır! Kısa süredeki bu hız artışımla rekorlar kitabına girmeye hak kazanmadığımı kimse söyleyemez! Söyleyenin üstüne o köpeği salarım, birinciliği paylaşırız! Bir de her zamanki gibi arkada olan benim, yani ilk önce benim baldırlar tatlandıracak köpeğin damağını! Köpekten nasıl mı kurtulduk? Tabii ki benim süper hızımla değil! Yol kenarında duraklayan ve durumu fark eden bir arabanın köpekle aramıza kırmasıyla kurtulduk. Allah razı olsun ismini bilmediğim süper kahraman!

Bir süredir her yer manadalina. Biz de kenarda mandalina satanlardan biraz mandalina alalım dedik. Tombiş tatlı bir teyzenin önünde durduk. Teyze, meyve ağaçlarıyla dolu evinin önüne açmış tezgahı. Mandalinaların üzerine durmayıp, bir sürü cennet elması verdi. İşaretlerinden önünde yememizi istediğini anlayıp başladık hapur hupur yemeye. Sanırım bu “hapur hupur” kısmıydı teyzenin görmek istediği:) Bu Arnavut teyzeler bayılıyor çat diye öpmeye. Her an her yerden öpülebilirsiniz!

D0186-12-b-FOW-Albania

5. akşamımız yine bir benzinlikte. Tuvalet ve sıcak-soğuk su veren makinemiz bile vardı bu akşam:) Ama sabah uyandırıldık çünkü çadırı kurmamıza müsait olan tek yer, kamyonların benzinlikte dönüş yaptıkları alana çok yakındı ve bir sıkıntı olması diye bizi uyandırmak istemişlerdi. Amcalar uyandırdıkları için kendilerini kötü hissetmişler ki kahvaltımızı yapmamız için bize masa falan getirdiler.

D0186 (13)-FOW-Albania

Bugünkü durağımız UNESCO Dünya Mirası listesinde olan Berat. Berat, bu özelliğinin yanında bize resmen ödül oldu çünkü oraya ulaşmak için tek yol olan yol aslında “yok”. “Yol” diye tanımlanmamalı orası! Aylardır güneş altında pedallamakatan kapkara olmama rağmen kat ettiğimiz “o yol” sonrasında tozdan topraktan bembeyaz olmuştum. 25 km süren bu yol inşaat halindeyedi ama inşaatı tam olarak nereye yapacaklarına karar verememişler ki yol bir sağa gidiyor, bir sola, bazen halka yapıp geri döndürüyor. Bisiklet bu yola dayandıysa, Asya yolları vız gelir!

Bu yorucu ve tozlu yoldan sonra kamp olmadığını bildiğimiz Berat’ta bir hostelde kalmaya karar verdik. Daha doğrusu banyo yapmak için “hostelde kalmak zorundaydık” da denebilir. Henüz kararımızı bile vermemişken Berat girişinde bekleyen tursit avcıları “la la la la” diye üstümüze atladılar bir atmaca edasıyla. “Bizim otelimiz 10 numara 5 yıldız”. Yok efendim “Bizim otelimizde Fransızlar var, gelin, arkadaş olun”. En az yırtık olanını seçtik. Zaten yolda beynimiz patlamış tozdan sıcaktan, bir siz eksiktiniz be ya! Sıkı bir pazarlıkla 3000 lek olan odayı, 2500 lek’e oda+kahvaltıya dönüştürdük. 2 kişi toplam 50 TL yani. Böylece Sırbistan’da 1 gece (herşeyimiz sırılsıklam olmuştu), Bosna-Hersek’te 4 geceden (ikimiz de hastalanmıştık) sonra turumuzun başından beri ilk kez bir hostelde kalmış oluyoruz. “Hostel”den çok “homestay” demek lazım aslında çünkü kendilerinin yaşadığı evin odalarını turistlere kiralıyorlar. Bir duş alıp üzerimizdeki 1 kilo tozdan kurulduktan sonra bahçede öğle yemeğimizi yiyelim dedik. “Öğle yemeği” dediysem her zamanki domates peynir ekmek üçlemesi yani. Ama bu Arnavutların misafirperverliklerini unutmuşum. Domatesi kesen Nico’yu gören Lili teyze uçarak geldi ve elini kesme tehlikesine rağmen Nico’nun elinden bıçağı kapıp kendi kesmeye başladı. Tabiiki bunu yaparken bir yandan da yeni evli bir çiftte kadının kocasına nasıl hizmet etmesi gerektiğini falan anlatıyordu. Neymiş? Arnavutluk’ta erkekler iş yapmazmış, hele ki misafir erkekler hiç hiç iş yapmazmış! Türkiye’den geliyoruz biz teyze bana mı diyosun ya? Ama teyze olayı erkek misafirle sınırlamayıp beni de dahil etti. Zeytin bahçelerinden geçerken aldığımız zeytin yağını dökmeye yeltenmiştim ki onu da benim elimden kaptı ve kendi döktü. Madem çok misafirperversin, hiç ücret alma teyze. Ya da kocama nasıl davranmam gerektiğini anlatmayı kesip, bizi öğle yemeğimizle baş başa bırak, lütfen! Yemek boyunca sessiz duran ve yemeğimizi bitirince bize Türk kahvesi yapıp getiren kocası Vangjel, bu söyledikleriyle tam bir tezatlık oluşturuyordu.

Öğle yemeğimizi yedikten sonra Berat’ı gezmeye başladık. Berat, bizim Safranbolu evleri gibi evlerden oluşuyor. Aşağıdan bakıldığında bütün evlerin bütün pencereleri göründüğü için buraya “1000 pencereli şehir” deniyormuş. UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde olan bu alanın içinde bir de kale var ve giriş 100 lek. Şimdiye kadar gezdiğimiz yerler arasında bu listeye dahil olan mekanlarla karşılaştığımızda burası çok sönük kaldı. Çünkü camları kırık, terk edilmiş, üstü sanatsal değeri olmayan graffitilerle kaplı evlerle doluydu. Ülkenin fakir olması dolayısıyla buraya para harcayamamasını anlıyorum ama UNESCO, burayı listeye ekliyorsa biraz da destek olmalı diye düşünüyorum. İçerisi turistten çok evlenecek çiftlerle doluydu çünkü burası bizim Ankara’nın Seğmenler Parkı gibi düğün öncesi fotoğraf çekimi için ideal bir yer. Bu arada her yerin “Arnavut kaldırımı” olduğunu tahmin edersiniz sanırım:) Bu geziden sonra Arnavutluk’ta hep gördüğümüz ama henüz tadına bakmadığımız “sufflaqe”yi yemeğe gidiyoruz. Bizim dönermiş meğer:)

Berat kalesine çıktığınızda etraftaki dağ manzaralarıyla karşılaşıyorsunuz. Bu dağlardan birinde kocaman “Never” yazılı; Türkçe “asla demek”. Bu yazının hikayesi ise çok ilginç. Kalabalık bir köylü ordusu, 1968 yılında komünist diktatör Enver Hoca’ya doğumgünü hediyesi olarak ismini 1 hafta süren bir çabayla dağa yazmış. Harfler 100 metre uzunluğunda, 60 metre genişliğinde. 1985’te Hoca’nın ölümünün ardından, 1990’da komünizm çökmüş. Bunun ardından 58 yaşındaki bir çiftçi, yeğeninin yardımıyla “Enver” yazısını, “Never”a dönüştürmüş.

Arnavutluk'un çılgın yolları

Arnavutluk’a girerken sınır kapısında 2 bisikletçi ile karşılaştık; Alman Arno ve Philippe. Üniversitede okuyan bu ikili, yaz tatillerini fırsat bilip 1 aylığına yola düşmüşler ve Selanik’e doğru pedallıyorlarmış.

D0182-2-FOW-Albania

Sınıra çok yakın olan Shkoder şehrini ziyaret etmeyecektik ama Arnavutluk’ta kullanmak üzere ‘leke’ çekmek için önümüzde başka büyük şehir olmadığından girmek zorunda kaldık. Her ülkede o ülkenin bayrağını alarak, kendi bayraklarımızın yanına asıyoruz ve her seferinde de bayrak bulmak için baya dolanıyoruz. Arnavutluk’ta ise öyle olmadı. Hemen hemen her dükkân ve evde asılı olan bayrak, alakalı alakasız bir çok dükkânda satılıyordu. Bayrağımızı aldığımız dükkânın sahibi, asacağımız yeri görünce pek bir sevindi ve kendi elleriyle taktı.

D0182-3-FOW-Albania

İlk gecemizi Barbullush’daki bir kampta geçiriyoruz: Camping Albania. Burası aslında yolumuzun üstünde değildi. Bizden 1 hafta önce Fransa’dan yatay bisikletleriyle yola çıkan Joel ve Irene, internet sitelerinde yayınladıkları yazılarında burayı çok övmüşlerdi. ‘Bir kampın neyi övülebilir ki?’ dedik ve meraktan gittik. Kamp, 17 araçlık Hollandalı bir karavan grubuyla doluydu. Budapeşte-Türkiye arası 2 aylık bir tur yapıyorlarmış. O kadar karavandan bize de bir köşe düşebildi:) Kamp yerinin bize göre diğerlerinden çok farkı yoktu ama havuzu görünce, geride bıraktığımız ve bir süre yüzemeyeceğimiz denizi hasretle anarak atladık hemen. Sanırım en çok vakti ortak mutfağında geçirdik. Kendi ocağımızda pişirmektense, mutfaktaki ocakta pişirip, mutfaktaki masada yemek biraz daha cazip geldi bize. Bazen biraz durmak gerekiyor. Biz de buranın o ihtiyacı karşılayabilecek yer olduğuna kanaat getirdiğimiz için 2 gece kaldık.

D0183 (14)-FOW-Albania

Bu kampa gelebilmek için E851 ana yolundan çıkıp SH29 yoluna girmiştik. Arnavutluk’a girmeden önce internette okuduğumuz bütün yazılarda yolların ne kadar feci olduğundan bahsediliyordu. Sınırdan kampa gelene kadar da yollar muhteşemdi, hatta ‘Nesi varmış ki yolların ayol, mis gibi yol işte’ diyerek pedallamıştık. Dereyi görmeden paçaları sıvamışız. Kamptan 10 km sonra, felaket bir yol başladı; çukurlar, tümsekler, göletler, çamurlar… Çok şükür ki kısa zamanda tekrardan E851 anayoluna çıkabildik. Yoğun trafiğe rağmen, emniyetten şeridi imkânımız olduğu için ‘Ay ne güzel yol, aman ne güzel yol’ diye diye giderken birden çat diye otobana çıktık. Önümüzdeki yolun, geride bıraktığımız yoldan çok da farklı görünmemesine rağmen her bisikletçinin yapacağı gibi telaşlandık; ‘Başka yol var mı? Bak bak haritaya bak’ vs. Ama zaten akşam olduğu için durmamız gerekiyordu ve yol seçimini yarına bırakalım dedik. Hemen oradaki ev ahalisinden, bahçeleri için izin istedik. Doğuya yaklaştıkça ‘evet’ cevabını duyma süresi kısalıyor:) Çadırımız için bahçelerinin en güzel yerini gösterdikten sonra kahve için çağırdılar. Ailenin reisi Argon, karısı, çocukları, annesi ve babası ile yaşıyor. Bu, Sırbistan’dan beri çok sık rastladığımız bir gelenek. Erkek çocuk, annesi ve babasıyla aynı evde kalıyor. Genelde evler 2 katlı; alt kat anne-baba, üst kat erkek çocuk ve yeni ailesi için. Bu sıcak karşılama, bize “Ne kadar da hoş geldik Arnavutluk’a” dedirtti. Fotoğraf çekilmek için yanına gittiğim yumuş yumuş yanaklı babaanne, çat diye öpüverdi beni. Duş almamız için banyolarını gösterdiler ama daha fazla yük olmak istemedik. Arkadaş tozdan yüzüm görünmüyor, hala daha Türk mantığından kurtulamadım; “Aman yük olmayalım!” Ortak dil olmadığı için, elimizdeki rehber kitabın yardımıyla Arnavutça bir şeyler söylemeye çalışıp, komik telaffuzumuzla eğlendirdik insanları bütün akşam. Burada herkes ya İtalyanca konuşuyor, ya da en azından anlıyor. İtalyanca, ses olarak Fransızca’ya biraz benzediği için oradan da yırtıyoruz:)

Bahçelerinde kaldığımız aileye otoban haricinde başka yol olup olmadığını sorduk ve polisin ceza kesmesinden duyduğumuz endişeyi dile getirdik. Kahkahalarla gülerek Arnavutluk polisinin böyle şeylerle ilgilenmediğini söylediler. Biz yine de ilk başta biraz endişeli girdik otobana. Ama sonra bizim kullandığımız emniyet şeridinden ters yönde bize doğru gelen aracı görünce ‘polisin 2 bisikletliden daha önemli uğraşacak işleri vardır muhtemelen’ deyip, attık endişeyi üzerimizden.

D0185 (10)-FOW-Albania

Otobanda 21 km gittikten sonra gezmek istediğimiz Kruje’ye doğru anayoldan çıkıp, başladık dağları tırmanmaya. Bir süredir saçlarını kestirmek isteyen Nico, sonunda muradına Kruje’de erdi. Sanki o kadar yokuşu berbere gitmek için tırmanmışız gibi oldu çünkü Kruje’de geçirdiğimiz 3 saatin, 2 saatini berberle sohbet ederek geçirdik:) Berber Gezim; çektiğim fotoğrafları internet sitemize koyacağımı söyleyince hemen önlüğünü giyerek bir poz daha verdi. Şehri gezerken bisikletleri dükkânının önüne bırakabilir miyiz diye sorduğumuzda, güvenli olmadığını belirtip, dükkânının içine koymamızı söyledi. Biz gezip gelene kadar, o da öğle molasını verecekmiş zaten. İçimiz rahat gezdik Kruje’yi.

D0185 (23)-FOW-Albania

Kruje, hayatının 20 yılını, onu rehin alan Osmanlılara hizmet ederek geçiren, daha sonra da Osmanlılar’a ihanet ederek vatanına dönen İskender Bey’e adanmış. Geri kalan yaşamı boyunca Osmanlılardan koruduğu ve öldüğü anda da Osmanlı hâkimiyetine geçen Kruje’nin halkı, şehrin ortasına yerleştirdikleri heykeli ile ve kaledeki müzeye onun adını vererek yaşatıyor. 1979 yılında Nobel Barış Ödülü alan Arnavut Rahibe Terasa, kendisi Katolik olmasına rağmen, çoğunluğu Müslüman olan bu şehirde büyük saygıyla anılıyor.

Kamp yeri, bir evin bahçesi derken 4. gecemizde bir benzinlikte kalıyoruz. Türkiye’deki turlarımızdan alışık olduğumuz bir durum ama yurt dışında ilk kez denedik şansımızı ve büyük bir sıcakkanlılıkla kabul ettiler bizi. Türkleri çok seven Bosnalılarla karşılaştırdığımızda Arnavutlar, çok daha çılgınca seviyor Türkleri. Birkaç kelime Türkçe biliyorlar; özellikle ‘çok güzel’ demesini hemen herkes biliyor… Bisikleti görenler Karadeniz şivesiyle ‘çok güzel’ diye bağırıyor arkamızda… Karadeniz şivesi nereden geliyor diye tarih sayfalarına bir bakmak lazım:)