Bizim gözümüzden Avusturya

09

TEMMUZ 2014
D+87 – Km 2.828
Avusturya
Avusturya’da geçirdiğimiz bir ay… Tyrol’den Salzburg’a Alpin vadilerin arasından takip ettiğimiz rotamızdan kareler… Slovakya’dan Avusturya’ya kısa geri dönüşümüz ve Viyana ziyaretimiz de burada!

Gökben'in kene ile imtihanı

Sıradaki durağımız olan Hallein’de, tuz madeni Salz Welten’i ziyaret ettik. İlk önce tuz, su, çamurdan korunmamız için beyaz bir tulum dağıttılar. Sonra madencileri madene uğurladıkları söz olan ‘Glück auf!’ yani ‘iyi şanslar, eve sağlam dön’ ile bizi toplam 15 km uzunluğundaki tünellere eşeğe biner gibi bindiğimiz minik bir trenle yolladılar. Bu araçla 600 m ilerleyip, sonrasında 27 m ve 42 m uzunluğundaki 2 tahta kaydıraktan kayarak, gün ışığından 1100 metre derinlikteki tuz gölünden botla geçtik. Madenin 2/3’si Almanya sınırında olduğu için bir ara Almanya’ya girdik çıktık 🙂 Derinlere indikçe kendimi Jules Verne’ün “Dünyanın merkezine seyahat” kitabını yaşıyormuş gibi hissettim. Burası dünyada halka açık en eski tuz madeni. MÖ 400’de açılmış. 1500’lü yıllarda tuz, ‘beyaz altın’ olarak tanımlanıyormuş. Hatta Salzburg’da çıkan ve her şeyi yok eden büyük yangın sonrasında yapılan bütün saraylar, tuzdan kazanılan parayla inşa edilmiş. 1500-1600 yıllarında yüzyıllar önce yaşamış 2 maden işçisinin cesedi bulunmuş. Kahverengiye dönen deri dışında tuz, kıyafetler de dâhil olmak üzere her şeyi çok iyi korumuş. Dağdan çıkarılan tuzlu su, tahta borularla şehre indirilerek dev kazanlarda kaynatılıyormuş ve bu sayede tuz elde ediliyormuş. Madencilerin koruyucusu olduğuna inanılan Azize Barbara, 29 yıllık ömrünün son 3 yılını, uğruna savaş verdiği madenciler için hapiste geçirmiş ve orada vefat etmiş. Madenciler ise koruyucularını 29 düğmeli ceket giyerek ve son 3 tanesini açık bırakarak her gün anıyorlar.

Hallein sonrasında durağımız Salzburg’du. Tuz madeninden gelen parayla saraylara boğulmuş, aynı zamanda Mozart’ın doğup büyüdüğü bu şehirdeki ilk durağımız Stiegl bira yapım hanesi🙂 Giriş bileti alana 3 tane farklı tatlarda 200ml’lik bira ikram ediyorlar. Bilet parasını çıkardık yani, sıkıntı yok🙂 Ardından da Couchsurfing aracılığıyla tanıştığımız, bizi Salburg’da evinde ağırlayacak olan Clemens ile Augustiner bira yapımhanesine gittik. Sistemine bayıldım; bardak rafından istediğin büyüklükteki bardağı seçiyorsun, çeşmede çalkaladıktan sonra fıçıcı amcadan biranı alıyorsun. Masaların yanındaki duvarlarda bazı levhalar asılı. Belirlenen tarihlerde buluşan gruplar, bir levhaya her hafta ya da ay buluştukları günü ve saati yazarak istedikleri masanın yanına asıyorlar. Bu şekilde o tarihte o saat için rezervasyonlarını yaptırmış oluyorlar.

Her köşe başında çalan Mozart eserleriyle, kendinizi birden yıllar öncesinde yaşarken buluyorsunuz bu eski ve yaşlı şehirde. Bütün saraylarını gezmek için uzun zaman ayrılması gereken bu şehrin bize en ilginç gelen sarayı olan Hellbrunn’u seçip oraya gitmeye karar verdik. Rehber eşliğinde gezmesi zorunlu olan saray, ziyaretçilerini şaşırtan ve ıslatan hileli çeşmelerle dolu; gezmek kolay olmadı; çıktığımızda sırılsıklamdık:)

 

D0100 (21)-81

Salzburg’dan sonraki durağımız, doğal güzelliğiyle 1997 yılında UNESCO Dünya Mirası listesine girmiş Hallstatt idi. Hallstatt’a yaklaştıkça kamp yapabilecek yer bulma olasılığının azaldığını fark ediyorduk. Çünkü Hallstatt, göle dalıyormuş gibi görünen dağların arasında minik bir kasaba ve kenarındaki gölün çevresi çok da serbest kamp yapmaya müsait değil. Biz etrafa bakınırken arkamızdan bisikleti ve köpeğiyle gezmeye çıkmış bir amca imdadımıza yetişti. Sürekli gittiği restorantta bize ısmarladığı kahve eşliğinde yaptığımız yolculuktan, onun gençliğinde yaptığı benzer yolculuklardan bahsettik. Bu çılgın tatlı amcayla ettiğimiz sohbet sonrasında bizim için restoranttan bahçesine çadırımızı kurabilmemiz için izin istedi ve böylece 100 günlük turumuzun en güzel kamp alanı olarak seçtiğimiz Hallstatt ve önündeki göl manzaralı mekanımıza kurulduk🙂

Hallstatt, geçimini yüzyıllarca tuz madenlerinden sağlamış, şimdi ise çoğunlukla Çinli turistlerden sağlayan minik bir kasaba. Hallstatt, dağlar ile göl arasına sıkışmış minik bir alanda kurulu olduğu için mezarlığa yer ayıramamışlar. Bu sebeple ölenlerin kemikleri 10 yıl gömülü kaldıktan sonra çıkarılıyormuş. Kafatası ve en uzun kemik ayrılıp geri kalanlar bir kutuya konuyormuş. Bu iki kemik birkaç hafta güneş ışığı ve ay altında bırakılıp beyazlaştırılıyormuş ve sonra da üzerine isim ve ölüm tarihi yazılarak ‘Beinhaus’ denen yerde saklanıyormuş. Beinhaus’a en son 1995’te kemik konmuş. Artık sadece isteyen olursa buraya konuluyormuş. Beinhaus’tan sonra Hallstatt’ın tepesine inşa edilen ve tüm manzaraya hâkim balkon sayesinde Hallstatt’a kuş bakışı baktık. Gerçekten de Avusturya’daki en vurucu noktalarımızdan biri oldu Hallstatt! Minik bir ayrıntı; Çinliler burayı o kadar çok sevmişler ki tıpatıp aynısından Çin’e inşa etmişler. Hatta buranın belediye başkanı ve bazı ileri gelenleri, Çin’deki açılışa gitmiş.

Hallstatt gezimizin ardından gölünde yüzmeden, kenarında uyuklayıp dinlenmemek olmazdı. Yaptık tabii ki atlamadık🙂 Ama keşke ben kıyıda uyuklarken o sevgili, minik, kırmızı renkli kene beni ısırmasaymış:/ Akşam kampta otururken sırtımda kaşınan yere elimi attığımda normalde orada olmayan bir çıkıntı geldi elime. ‘Aaa ben çıktı galiba’ diye düşünüp baktığımda, kafasını gömmüş poposunu sallayan kene arkadaşla karşılaştık. Tabii telaş kıyamet… Ölecek miydim? Dım dım dım… Nico hemen ‘Cevat Kelle’ çantasından kene çıkarıcısını çıkarıp imdadıma yetişti ve bir kaç hamlede koca popolu yaratığı çıkardı derimden. Attık boş şişemize…Hatıra diye torunlara göstereceğim🙂 Sonrasını merak edenlere; aşımız var, sıkıntı yok, yola devam🙂

D0103 (89)-2

Augustinian Manastır’ı birçok turistin listesinde yer almayan bir nokta. Bizim de yolumuzun üstünde değildi aslında. Rehber kitabımızda burada Türklerle dalga geçen resimler olduğu yazıyordu. “Kimmiş o dalga geçen” demeye gittik:) Uzun süre Osmanlı kuşatması altında kalan bölge, Osmanlılardan o kadar bunalmış ki, kurtulduklarında ilk iş kendilerini zevke sefaya vermişler. Bu zevk ve sefa sahnelerini de resmetmişler ve resimlerin aralarına Osmanlı mahkûmlarını serpiştirmeyi de ihmal etmemişler. Osmanlı kuşatmasını defeden prensin yatağı ise bu manastırın en görülmeye değer parçalarından biri ve bu yatakta bile Türk mahkûmlarının heykellerini kullanmışlar.

 

D0106 (44)-110

Avusturya’daki son durağımız, 2. Dünya Savaşı’nda toplama kampı olarak kullanılan Mauthausen’di. Burası 1938’de Avusturya’nın Alman güçlerine katılmasından 5 ay sonra mahkûmlarla dolmaya başlamış. Mauthausen’da hâlihazırda taş ocağı bulunması, buranın kamp yeri olarak seçilmesinin nedeniymiş. Mahkûmlar ilk geldiklerinde bomboş bir tepeyle karşılaşmışlar ve taş ocağında çalışarak kendi hapishanelerini inşa etmişler. Yakalanan mahkûmlar ilk önce Mauthausen’e getirilip, buradan iş gücü ihtiyacına göre uydu kamplara dağıtılıyorlarmış. Birçok uydu kampın bağlı olduğu Mauthausen zamanla, uydu kamplarda çalışamayacak kadar güçsüz düşen mahkûmların ölmesi için geri gönderilen bir kampa dönüşmüş.

Son durağımız Mauthausen’den sonra Viyana’yı ziyaret etmek için geri döneceğimiz Avusturya’yla bir süreliğine vedalaşıp Çek Cumhuriyeti’ne geçtik.

Silvretta ve Gerlos Geçitleri; 77 km hızla gidiyoruz…

Avusturya: Bölüm 1 (Gün 87-98)

 

İsviçre’de geçirdiğimiz 17 günden sonra, turumuzun 3. ülkesi olan Avusturya’ya yağmur altında girdik. “Yağmur” kısmını bastırarak hatta bağırarak belirtiyorum çünkü bu ülkede kaldığımız 22 günün sadece 3’ünde yağmur yağmadı. Dağlara yakınken “bulutlar dağlara takıldığı için yağmuru bırakıyor yaa, normal normal” diye kendimizi avuturken; dağlardan uzaklaşmamıza rağmen hala yağmur yağınca birkaç nahoş söz sarf etmiş olabilirim belki:)

Sınırdan girer girmez İsviçre bayrağımızla değiştirmek üzere Avusturya bayrağı aramaya başladık. O kadar çok yere sorduk ki, ilk öğrendiğim Almanca sözcükler ‘Avusturya bayrağı’ anlamına gelen ‘Österreich flagge’ oldu. Avusturya, İsviçre gibi bayrağına düşkün değil. “Buralarda bayrak satılmaz” cümlesini birkaç kez duyduktan sonra aramayı bıraktık. Sınırdan geçişimizden 4 gün sonra girdiğimiz bir dükkânda tesadüfen rastlaşacaktık kendisiyle.

Avusturya’daki ilk durağımız Bludenz oldu. Bludenz’deki Milka çikolata fabrikasının girişinde minik bir müze ve müze çıkışında da bir outlet mağazası var. Outlet mağazasından gelen kokular sebebiyle müzeyi biraz hızlı geçmek durumunda kaldık:) Milka eskiden ‘Suchard’ adını taşıyormuş. 1900’lerin başında adını reklam amaçlı olarak Almanca ‘süt’ ve ‘kakao’ anlamına gelen ‘Mİlch’ ve ’KAkao’ kelimelerinden kısaltılan Milka’ya çevirmişler. “Art nouveau“ yani ‘Yeni Sanat’ın en favori renklerinden olan lilayı, marka rengi olarak seçmişler. Çikolatanın yapımında kullanılan sütün, %100 Alp ineklerinden geldiğini vurgulamak için de amblem olarak Alpler’de otlayan bir inek kullanmışlar. Bu üç reklam adımıyla yerel bir çikolatayı, dünyanın en çok akıllarda kalan çikolatası haline getirmişler. 1970’lerde de ineği lilaya boyayarak en kalıcı adımlarını atmışlar. Müzede bu bilgileri edindikten sonra şöyle bir düşündüm de hakikaten lila görünce, aklıma ilk çikolata ya da Milka ineği gelir. Pahalı İsviçre’den yeni ayrılmış ve kendini Milka’nın outlet mağazasında bulmuş bir çikolata sever olarak nasıl bir tavır içinde bulunmuş olduğum çok açık bence. Detaylı anlatarak rezil etmeyim kendimi:)

D0087 (10)-1

İsviçre’de mümkün olduğunca kaçındığımız geçitleri, Avusturya’da tecrübe etmeye karar vermiştik. Hatta sırf bunun için yolumuzu değiştirip uzatarak 2032 metredeki Silvretta geçidine gitmeye karar verdik. Geçit milli park içinde olduğundan parka girişte gişeler vardı. Arabalar ücret öderken, biz yandan tın tın geçtik:) Geçidin ilk basit kısmını bitirdiğimizde akşam olmuştu, kamp kurmalıydık ama kuralcı Avusturya’nın bağrındaki bir milli parkta kamp kurmak… Gişeden girişimizi gördüler; çıkışımızı aynı gün görmezlerse sıkıntı. Otelde kaldık diyemeyiz; gişeler arasında otel yok! Nasıl olacak? Bir yandan tırmanırken bir yandan da minicik, bir çadırlık yer aradık. Yok, yok, yok! Bisikletleri bırakıp uzaklara yürüdük, yine bulamadık. Biraz daha ilerleyince hemen yolun kenarında, 2 metre derinlikte bir boşluk bulduk. Manşetlerdeki ‘Milli parkta kaçak kamp yapan bisikletçiler, virajı alamayan bir arabanın altında, çadırlarında uyurlarken ezildiler’ başlığını düşünerek ve arabalara görünmemek için eğile eğile çadırı kurup yerleştik:) Ertesi sabah bizi zorlu bir parkur bekliyordu. 17 km boyunca yer yer %14, yolun genelinde %10 eğim. Tırmanmaya başlamadan önce “bir yerden sonra kesin iterim bisikleti” diyordum ama kendimden beklemediğim bir şeklide hiç itmeden vardık geçide. Tecrübeli adam için belki kolay bir geçitti ama kesinlikle bizim gibi yeni yetmeler için değildi! Geçitte bizi mükemmel bir manzara karşıladı. Karlı dağlar, harika bir baraj gölü… O kadar tırmandığımıza değdi doğrusu. Şimdiye kadarki en yüksek noktamız olan Silvretta geçidi benden Nico’ya gelsin; zira doğum günüydü ve geçitlere bayılıyor🙂 Geçitlerin en çok inişlerini seviyorum tabii ki🙂 77 km hıza vardığımız yol, uzunca bir süre yokuş aşağıydı. Yokuş aşağı inişimiz bittiğinde ise, geri kalan Avusturya maceramız sırasında sıklıkla kullanacağımız şehirler arası mükemmel bisiklet yollarını keşfettik.

Birkaç gün önce geçtiğimiz Silvretta geçidinden sonra psikolojimizi ve odağımızı, önümüzdeki 1628 m yüksekliğindeki Gerlos geçidine göre ayarladık. Tırmanacağımız sabaha çok da hoş uyanmadık. Sabahın köründe çadırın yanındaki traktörün sesiyle irkildik. Traktör dibimize girene kadar duymamışız; artık nasıl bir yorgunlukla uyuduysak!? Çadırdan çıkarken ‘abi tarlana kaçak girdik, bir gece kamp yapıp gidecektik, kusura bakma be abi be’ cümlesini vücut diliyle nasıl anlatsak diye düşünürken; amca traktörden İngilizce ‘Kusura bakmayın uyandırdım. Kısa bir işim var, hemen gidiyorum. Burası benim tarlam, rahat rahat uyuyun’ dedi. Arkadaş nasıl gelişmiş bir ülkesiniz siz ya, nasıl mükemmel insanlarsınız? ‘Ağzını öpeyim amca’ deyip yattık geri. 5 dakika daha fazla uyku, hiç yoktan iyidir!

Gerlos geçidinin diğer tarafındaki dünyanın 5., Avrupa’nın en yüksek şelalesi olan Krimml, geçidi tırmanırken ki motivasyon kaynağımızdı. Bir yağıp bir duran sinir bozucu yağmura rağmen, geçtiğimiz doğanın büyüsüne kapılıp geçide mutlu mesut vardık.

 

Gerlos geçidinden aşağı, Krimml şelalesi manzarasıyla indik. Krimml şelalesi yanında, en tepeye kadar yürüyüş parkuru yapılmış. 3 aşamadan oluşan şelalenin en tepesine varmak için 2.5 saat tırmandık. Şelalenin geçtiği yaylanın başladığı yerden biraz daha ileriye doğru yürüdüğümüzde, bizi yöresel yemeklerin yapıldığı yayla evlerinin karşılayacağını öğrenmiştik. Bu sebeple çoğu turistin aksine şelalenin zirvesine ulaşınca geri dönmeyip yürümeye devam ettik ve karlı dağların eteklerindeki 1600 metredeki yayla evlerinden birinde taze sütün ve peynirden yapılan bir yemek olan ‘kaspressknödel’in tadına baktık. Dönüş yolunda ise biricik bilgi kaynağımız olan Lonely Planet rehber kitabındaki bir tüyoyla başka bir patikaya saptık. İyi ki de sapmışız. Bu yolda, tırmanırken karşılaştığımız yüzlerce turistten eser yoktu. Sadece biz, MÖ 2000 yılında döşenmiş patika ve şelalenin gür sesi vardı.

 

Bir sonraki durağımız olan Werfen’e, dünyadaki en geniş buz mağarası Eisriesenwelt’i gezmek için geldik. 1641 metredeki mağaraya girmeden önce, uyarılara kulak vererek yanımıza aldığımız kışlık kıyafetleri giydik ve mağaranın girişini kapatan kapının açılmasıyla koşarak içeri girdik. Koşarak girdik çünkü içeriden dışarıya esen, bazen saatte 90 km hıza ulaşan rüzgâra karşı başka türlü ilerlememiz mümkün değildi. Bu rüzgâr, kışın dışarıdan içeriye eserek mağaraya sızmış suları donduruyormuş. Bu sistemi korumak için kışın kapıyı açık bırakıyorlarmış. İçerideki buzların erimemesi için ışık sistemi döşenmemiş. Bu sebeple gruba sıvı yakıtla yanan ve minik bir alev sağlayan lambalardan dağıttılar. Mağaranın toplam uzunluğu 42 km imiş fakat sadece ilk kilometresinde yani rüzgârın ilerleyebildiği yere kadar buz varmış. 1879 yılında keşfedilen bu mağaraya bir sonraki giriş 30 yıl sonra yani 1900’lerin başında, üçüncü giriş ise 2. Dünya Savaşı’ndan sonra olmuş. 700 basamak tırmanarak mağaranın bizlere gösterilen son noktasına ulaştığımızda rehberimiz ışıklarımızı söndürmemizi istedi. Herkes alevlerini üfleyerek söndürdükten sonra oluşan karanlık, şimdiye kadar tecrübe etmediğim bir şeydi. Sonsuz bir karanlık… “Göz alışması” diye bir şey söz konusu değildi. Gözünün alıştığını ve bir şeyler görmeye başladığını düşünüyorsan yanılıyormuşsun. Aslında halüsinasyon görmeye başlıyormuşsun. Çok şükür biz o kadar kalmadık karanlıkta🙂 Maalesef içeride fotoğraf çekmek yasaktı🙁