Bizim gözümüzden Bosna-Hersek

25

EYLÜL 2014
D+165 – Km 5.645
Bosna-Hersek
Bosna Hersek’e Visegrad’dan girip, Drina boyunca ilerleyerek Saraybosna’ya vardık. Mostar’dan geçerek Adriyatik Denizi’ne doğru ilerledik.

Bir Tarih; Mostar…

Bosna – Hersek’in başkenti olan Saraybosna, şimdiye kadarki favori yerlerimiz arasında yerini alıyor. Yüzyıllar boyunca bu topraklardan kimlerin gelip kimlerin geçtiği, mimari yapıdan çok net anlaşılıyor. İstiklal caddesi gibi bir cadde düşünün; kapalı çarşı gibi tek katlı minik minik dükkanlarla, zanaatkarların işlerini yaparken çıkardığı tak tuk sesleriyle başlayan, daha sonra birden kiliselere, rönesans tarzı evlere geçen, en sonunda da cadde hiç kesilmeden devam ederken gökdelenlerin başladığı dümdüz bir yol. Kronolojisini tek bir caddede görebileceğiniz böyle kaç şehir vardır ki yeryüzünde?

Seyahatimiz boyunca, yıllarca tarih derslerinde öğretilmiş ama şimdi silik olan bilgiler teker teker canlanmaya başladı. Mesela 1. Dünya Savaşı’nın nedenlerinden biri olarak ezberlediğimiz ‘Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun veliahtının bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürülmesi’ Saraybosna’da gerçekleşmiş. Turistlerin katıldığı turlar, bu suikastın yapıldığı yeri merkez alarak başlıyor. Sanki koca bir tarih orada yazılıyor. O zamanlar Sırbistan’nın, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu himayesinden çıkmasını isteyenler suikastçiyi kahraman olarak gösterirken; bugünkü barış ortamında terörist olarak adlandırıyorlar. Suikasta kurban giden veliaht, ailesinin istemediği bir evlilik yaptığı için zaten tahta çıkamayacakken, ölümünü bahane eden Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Sırbistana’a savaş açarak 1. Dünya Savaşı’nı başlatıyor.

D0168 (66) B-FOW-Bosnia

Saraybosna’da, daha önce Çek Cumhuriyeti’nde tecrübe ettiğimiz bahşiş üzerine çalışan, ücretsiz bir tura katıldık. Üniveriste öğrencisi bir kız, okul harçlığını çıkarmak için kentin tarihini gezerek anlatıyor ve en sonunda katılımcılar gönüllerinden ne koparsa veriyorlar. Tatlı rehberimiz, bize çok verimli birkaç saat yaşattı. 4 dinin Osmanlı himayesinde yüzyıllarca özgürce yaşamış olması, şehrin mimarisinde büyük rol oynamış. Turumuza cami, sinagog, katolik kilisesi ve ortodoks kiliselerinin önünden geçerek başladık. Sırasıyla Osmanlı İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, 1. Dünya Savaşı, 2. Dünya Savaşı, komünizm ve Tito’nun izlerinin olduğu yapıları gördük. 2 saat boyunca 20 yıl önceki savaştan hiç bahsetmedi. En sonunda, birçok binada olduğu gibi hala mermi delikleri olan bir binanın önünde durdurup son savaştan bahsettikten sonra ‘O savaş hakkında konuşmadığımız bir günümüz yok. Nereye gitsek adımızdan önce savaşı soruyorlar. Bıktık artık. Biz geride bıraktık, lütfen dünya da geri de bıraksın artık’ diyerek neden o savaştan az bahsettiğini açıkladı. Bu işi yapmasının nedeni tabiiki para kazanmak ama aynı zamanda ülkesinin kötü günleri geride bırakmasında turistler aracılığıyla dünyaya iletebileceği mesajlar verebiliyor olması.

 

Sarayabosna, yöresel yemekleri yemek adına güzel bir seçim oldu çünkü hem büyük bir şehir olduğu için herşeyi bulmak mümkün hem de ucuz. Biz de masamızı şenlendirelim dedik:) Soğan dolması: yerim seni, sen ne küçücük, ne tatlı birşeysin. Maslanica: tavuk ve mantar, bir ekmek içinde bu kadar güzel kaynaşamazdı, üzerindeki sos da cabası. Börek: közde piş, gel ağzıma düş.

Saraybosna’da bir bisikletçi Fransız bir çiftle karşılaştık; Thomas ve Estelle. 2 aylık Balkan yolculuğuna çıkmışlar. Thomas da bizimki gibi yatay bisiklet kullanıyor. Bu bisikletiyle daha önce Güney Amerika’da seyahat etmiş başka bir arkadaşıyla. Thomas ve Estelle ile Sarayabosna çıkışındaki tüneli gün sonunda beraber gezmek üzere sözleşip sabahtan ayrıldık. Biraz daha merkezde dolaştıktan sonra sıra gelmişti şehirden çıkma kısmına. GPS’e tüneli yazdık ama zaman zaman yaptığı gibi bizi öyle bir yokuşa soktu ki bisiklete binmek ne kelime, bisikleti itmek bile nerdeyse imkansız benim için. Nico önde yardırdı gitti bisikletini ite ite. Bisikletini park edip, geri gelip bana yardım edene kadar, yokuşta zaman zaman soluklanmak için duran yaşlı teyze kendini unutup benim bisikleti ittirmeye başladı. İman gücü geldi teyzeye birden. Sonra yolda karşılaştığı bayan komşusuna bir şeyler dedi, o da başladı itmeye. 3 kadın gücüyle pıt diye çıkardık bisikleti tepeye. Canım teyzem benim ya, kendisi zar zor çıkarken yardım elini uzattı bana. Unutmam seni, alnından şapur şupur akan terini, gülümsemeni. Senin gibi insanları tanımaya çıktık biz yola…

Zorlu yolların ardından Thomas ve Estelle ile Saraybosna Havaalanı’nın altındaki kuşatma sırasında kullanılan tünelde buluştuk. Beraber gezdikten sonra şehirden ayrıldık ve beraber kamp yapabileceğimiz bir yer ararken bir eve sorduk. Kapıdaki bayan, 4 tane bisikletliyi görünce şaşırdı ama hemen bahçelerini gösterdi. Bahçedeki çeşmede abdest alan Bersad’la tanıştırdı bizi ve o bayanı ertesi sabaha kadar görmedik. Evin damadı Bersad, karısının hayvancılıkla uğraşan ailesine Kurban bayramında yardım etmek için Sırbistan’dan gelmiş bir süreliğine. Ortak dil olmasa da anlaşabildik. Biz çadırları kurarken, Bersad yemek yiyebilmemiz için çardaklarını düzenledi. Hatta yemek yerken koca koca taze keçi peyniri ve süt getirdi. Gördüğümüz bu misafirperlik ve edindiğimiz bisikletçi dostlarımız sayesinde Saraybosna’dan mutlu mesut ayrıldık.

D0169 (3)-FOW-Bosnia

Saraybosna’dan sonra, 2. Dünya Savaşı sırasında üzerinden tren geçerken patlatılan köprüyü görmek için Jablanica’ya doğru pedalladık. Bu olayın anısına, sağlam kalan lokomotif kısmının sergilendiği bir müze yapmışlar. Köprüye bakan bir kafede bir çay molası verdik ve kalkamadık. Bazen öyle oluyor, pedallarken birden durmak ve sadece oturmak istiyor insan. Bu molanın ardından daha fazla ilerlememeye karar vedik çünkü yol bütün gün olduğu gibi, bir taraf nehir bir taraf dağ şeklinde ilerliyor ve çadırı koyacak yer bulmak çok zor oluyor. Bir de kafenin bahçesini gözümüze kestirmiştik zaten:) Garsona sorduk, o da kafenin üst katında yaşayan patronuna sordu ve iznimi kapmış olduk:) Çadırdan kafenin interneti çekiyordu; daha ne ister ki insan:)

D0170 (9)-FOW-Bosnia

Saraybosna – Mostar arası yol bir mükemmeldi. Sürekli nehir ve dağlar eşliğinde ilerlediğimiz, gözlerimizin bayram ettiği rota, Bosna’nın bize hediyesi oldu. Tren de bu rotadan geçiyor, hatta bazen bizden daha güzel açılar yakalayabileceği rakımlardan geçiyordu. Eğer buraları ziyarete gelecek birileri varsa, Saraybosna – Mostar arasını trenle geçmesini tavsiye ederim.

D0171 (2)-FOW-Bosnia

Ben besin zehirlenmesi yaşadığım için, Nico ise hasta olduğu için Mostar’da bir pansiyonda kalmak zorunda kaldık. Yolculuğumuzun 3. pansiyonu oldu burası. 24 saat boyunca ikimiz de yataktan çıkamadığımız için Mostar’ı ertesi gün gezebildik. Yolculuk boyunca ikimiz de bu kadar feci hastalanmamıştık.

Mostar… Ne denilebilir ki, aldığı darbelere rağmen hala tarihini bu kadar güzel koruyabilen bir şehir için? Büyülendik… Mostar köprüsü, Mimar Sinan’ın öğrencisi Mimar Hayreddin tarafından 1566 yılında yapılmış. Köprünün adı olan ‘Stari Mostar’, ‘eski köprü’ anlamıında. Normalde köprülere inşaa edildikleri şehrin adı verilirken; burada tam tersi gerçekleşmiş. Mostar köprüsünün inşaasından sonra, çevresindeki yerleşim yerine ‘köprünün koruyucusu’ anlamındaki ‘Mostar’ denmeye başlanmış. O kadar güçlü inşaa edilmiş ki; 2. Dünya Savaşı’nda üstünden Nazi tankları geçmesine rağmen hiç sarsılmamış. Köprü, 1993’te Sırp bombardımanına direnemeyip tamamen yıkıldı. 2004 yılında ise birçok ülkenin desteğiyle tekrar inşaa edilip açıldı.

Mostar; Müslümanların, Sırpların, Hırvatların savaş sonrasında bile beraber yaşadığı bir şehir. El sanatlarının satıldığı dükkanlarla dolu, durup o sanatın icra edilişini kolaylık izleyebileceğiniz, rengarenk bir merkezi var Mostar’ın; ortasında da köprü.

D0172 (8)-FOW-Bosnia

Mostar geleneklerine göre, erkekler nişanlılarına cesaretlerini kanıtlamak için köprüden atlarmış. Şu an ise turistlerden para kazanmak amaçlı atlıyorlar. Yeterli para toplanmazsa nazlanıp atlamıyorlar. Sen de verdiğin parayla kalıyorsun.

D0172 (49)-FOW-Bosnia

Köprünün çevresinden ayrılıp çok da turistik olmayan ara sokaklara daldığımızda savaşın bıraktığı izleri gördük. Nerdeyse her binanın girişinde asılı levhalarda ‘Bu bina savaş sonrasında bıtbıt ülkesi tarafından yaptırılmıştır’ yazılıydı. İsviçre, Almanya, İspanya vs. Yaptırılmayan binalar ise mermi delikleriyle doluydu ve hala patlamamış cisim bulunma tehlikesine karşı demir parmaklıklarla çevriliydi.

Mostar’dan sonra 600 yıllık inşaa edilen Alperenler Tekkesi’ni ziyaret etmek için Blagaj’a gittik. Tekke, Buna nehrinin kaynağının dağdan çıktığı yere inşaa edilmiş. Çevresi çay bahçeleriyle dolu; suyun sesiyle huzura ermek için mükemmel bir ortam:)

D0173 (30)-FOW-Bosnia

Suyun sesiyle huzura erdik ermesine ama oradan ayrıldıktan 10 km sonra yolculuğumuzun en kötü anını yaşadık. Yolun kenarında pedallarken, bir araba yavaşladı. Bu tarz olaylara alışkınız. Araba yavaşlar, ‘süper’ falan der, biz o dilde teşekür ederiz ve herkes yoluna devam eder. Ben de arabanın yavaşladığını görünce, teşekkür etmek için hazırlandım ama penceresini açan adam Türkçe ‘Allah belanı’ dedi ve yüzüme tükürdü. Am öyle bir isabet ettirdi ki bütün balgamı çat diye yapıştı yüzüme. Sonra uzaklaştı gitti. Amaç neydi? Bunu hiç bir zaman bilemeyeceğiz. Bisikletimin arkasında beraber dalgalanan Bosna-Hersek ve Türk bayrağını gören milliyetçi bir Sırp desem; onlar pek ‘Allah’ kelimesini kullanmıyorlar. Beni tek gören ve kız başıma bisiklet tepesinde ne yaptığımı sorgulayan aşırı Müslüman biri desem; Bosnalı Müslümanlar yüzyıllarca başka dinlerle birlikte yaşamışlar, bir ben mi battım yani? Başka da bir neden düşünemiyorum. Birşeye karşı nefreti kustu ve bastı gitti adam. Biz de yolumuza devam ettik.

Bu pis ve sulu olaydan sonra Pocitelj adındaki tamamen taş yapılardan oluşan minik köye geldik. Buranın varlığından haberimiz yoktu, tamamen tesadüfen oldu. 1400’lerin başında kurulan bu köyde hamam, cami, medrese gibi Osmanlı dönemine ait yapılar ağırlıkta. Bosna’daki savaş sonrasında boşalan köy, turistler çekilerek canlandırılmaya çalışılıyor. Bir Mostar olmasa da biz pek beğendik bu nehir kenarındaki şirin köyü:)

D0173 (52)-FOW-Bosnia

Bosna-Hersek’te geçirdiğimiz günler bize ‘meğer hiçbir şey bilmiyormuşuz’ dedirtti. Bosna-Herseklilerle her sohbetimiz bize farklı bir hikaye, farklı bir bakış açısı kattı. Yolculuğumuzun en kötü anısı bu ülkede olsa da, bunu tüm ülkeye genelleştirmeden, sadece o insan için ‘oksijen zaiyatı’ deyip geçtik. Bu ülkede kaldığımız 9 günü çok iyi özümsedik; mükemmel hikayeler, mükemmel insanlar biriktirdik. Tekrar görüşmek üzere Bosna-Hersek!

444 yıllık Drina Köprüsü

Her ülke başka ülkeyi kötülüyor yahu, bu ne böyle? Sırbistan’a girerken ‘Türkleri sevmezler, dikkatli olun’ cümlesini 50 defa duyduk ve ne kadar alakasız olduğunu kendi gözlerimizle gördük. Sırbistan’dan Bosna’ya geçerken ‘Sınırdaki polisler durduk yere sorun çıkarıp rüşvet isterler’ dediler; sınır kapısındaki polis, bayrağımı görünce Türkçe ‘merhaba’ deyip pasaporta bile bakmadı. Dinlemeyeceğiz bu boş konuşanları, zaten kendi gözümüzle görüp inanmak için yola çıkmadık mı?

Sırbistan’dan sınırından Bosna-Hersek’in Sırp Cumhuriyeti bölgesine girdik. Sırp Cumhuriyeti (Republika Srpska) ile Sırbistan Cumhuriyeti (Republika Srbija) arasındaki fark nedir? Ne yalan söyleyim, ben arada bir fark olduğunun farkında bile değildim oraya gidene kadar. Sırbistan Cumhuriyeti, bizim bildiğimiz ülke olan Sırbistan. Sırp Cumhuriyeti ise, Bosna Hersek ülkesinin 2 özerk cumhuriyetinden biri. Diğeri ise Bosna-Hersek federasyonu. Savaştan sonra Bosna Hersek ülkesi altında bu şekilde ikiye ayrılmışlar.

Savaş hakkında da haddim olmayarak minik bir özet geçmek isterim. Tarih bilgisiyle değil, sadece Sırbistan ve Bosna-Hersek seyahatimiz süresince tanıştığımız genç yaşlı insanların ağzından duyduklarımızla. Birçok etniği altında barındıran Yugoslavya’nın lideri Tito ölünce bu etnikler bağımsızlıklarını ilan etmek için uğraşırlar. Nisan 1992’de bağımsızlığı birçok ülke tarafından tanınan Bosna-Hersek bunun sevincini çok uzun süre yaşayamadı çünkü ‘Büyük Sırbistan’ı kurmak isteyen aşırı milliyetçi Sırplar, başta Saraybosna olmak üzere birçok şehri yıllarca kuşatma altında tutarak 100 binlerce insanın ölümüne sebep oldular. NATO’nun aracılığıyla aralık 1995’te imzalan anlaşmayla savaş bitmiş ve Bosna-Hersek ülkesi, yukarıda bahsettiğim 2 özerk cumhuriyete bölünerek kurulmuştur. Bu anlaşmanın bana göre en entresan maddesi ise şuan Bosna-Hersek’in biri Boşnak (Müslüman Bosnalı), biri Hırvat, biri Sırp 3 adet cumhurbaşkanıyla yönetilmesi.

Savaş döneminde 20 yaşlarında olan bir Sırpla sohbet etme fırsatı bulduk. Söyledikleri, olaya birçok açıdan bakmamız gerektiğini anlatıyordu: ‘Savaş sırasında 2 çocuğum vardı. Büyük Sırbistan’ı kurmak için savaşan milliyetçilerle aynı düşüncede değildim ve çocuklarımı korumak için hep saklandım. Savaş süresi boyunca aynı ülke vatandaşı olduğum askerlerden kaçmak, savaşın kendisinden daha yorucu ve korku doluydu çünkü yakalandığında ceza olarak savaşın en sıcak yaşandığı ön saflara konuluyordun.’

Savaştan ister istemez yazının ilerleyen kısımlarında da bahsedeceğim çünkü hala daha ülke her gün savaşla yatıp savaşla kalkarken; savaşın yerel insanlara etkisini, yerel insanların bize etkisini yazımda yansıtmamam imkansız.

Sınırdan geçerken bayrağımızı gören bir Türk kamyon şoförü hemen ‘Kamyondan bir ihtiyacınız var mı?’ diye sordu. Canım Türk insanım benim!

Sınırın hemen ilersindeki Visegrad, ilk durağımızdı. 1571 yılında Sokullu Mehmet Paşa’nın emriyle Mimar Sinan’a yaptırılan Drina ırmağı üzerindeki Drina köprüsü, şuan UNESCO Dünya Mirası listesinde. Sokullu Mehmet Paşa Köprüsü olarak da bilinen bu köprü, Ünlü Sırp yazar Ivo Andric’in, köprünün inşaasından beri çevresinde gelişen hayatları anlattığı ‘Drina köprüsü’ romanıyla daha fazla ilgi çekmeye başlamış. Bir önceki gün Sırbistan’da bir filmi için inşaa ettiği köyü ziyaret ettiğimiz yönetmen Emir Kusturica, bu kitaptan uyarlayarak çekeceği filmi için Visegrad’da Ivo Andric adına minik bir köy yarattmış; Andricgrad. Dünkü köyü gezdikten sonra karşılaştığımız Emir Kusturica’nın fotoğrafını çekemedim diye yanarken, Andricgrad çıkışında tekrar rastladık. Ama bu sefer elimde fotoğraf makinesi olmasına rağmen ‘yok artık Emir Kusturica’yı 2. kez mi görüyorum?’ şokunu atlatana kadar, adam bindi arabasına gitti; ben de elimde makinayla öylece kalakaldım:(

D0165 (68)-FOW-Bosnia

Visegrad çıkışında bir taraf nehir, bir taraf dağ olduğu için kamp yeri bulmak çok zor oldu. En sonunda ‘umarım akıntı geceleri artmıyordur’ umuduyla kurduk çadırı nehrin kenarına. Yerleşip yemeğimizi yedikten sonra fark ettik ki nehir 2 metre yanaşmış bile sinsice. Nehir sularının, daha önceden orada olan yapıyı alıp götürdüğü belli olan bir inşaat artığının yükseltisine ilk başta yırtılır korkusuyla kurmadığımız çadırı taşıdık. İnşaat artığından fırlayan demirler yüzünden yamçur yumçur kurmak zorunda kaldığımız çadırımızda, yükselen sulara kapılıp gidecek miyiz telaşıyla rahatsız bir gece geçirdik. Suyun, işaretlediğimiz yere göre konumuna saat başı birimiz kalkıp baktık. Çok şükür ilk başta 2 metre çadıra yanaşan nehir, gece 12’den sonra tekrar geri çekilmeye başladı.

D0165 (79)-FOW-Bosnia

2. günümüzde Drina nehri kenarından giden yolda ilerlerken uzunlu kısalı 39 tünelden geçtik. İlk başlarda tehlikeli olduğu için endişeliydik ama bir süre sonra tünel içindeki gürültüden patlayan kafamız sayesinde endişe mendişe kalmadı. Drina nehrinin bu kısmı, yolculuğumuz boyunca gördüğümüz en pis yerdi. Suyun üstü, çöpler yüzünden görünmüyordu. Özellikle de ara sıra karşılaştığımız köylere yakın olan kısımlarda.

Yolda soluklanmak için durduğumuz bir boşluktaki meyve tezgahının sahibi bizi görünce geldi yanımıza. Vücut diliyle yaptıklarımız anlatınca şaşkınlığını gizlemedi. Novak adındaki bu amca, ‘Nasıl ya?’ dediğini düşündüğümüz bir hareketi defalarca yaptıktan sonra, tezgahından birkaç elma alıp yıkayıp bize verdi.

Daha sonra mola verdiğimiz bir kafede, Sırbistan’da gördüğüm ama daha önce tatmadığım ve sürekli ‘tuhafiye’ diye okuduğum ‘tufahiye’ adlı tatlıyı denedim. Şekerli suda yumuşatılmış, soyulmuş, ortası delinmiş ve fındık rendesiyle doldurulmuş, üzerine krem şanti konulmuş bir elma kendisi.

DCIM100GOPRO

Çadırı kurmak için normalde yolun gürültüsünden kaçarız ama Bosna-Hersek’te işler farklı. Yol kenarlarında birkaç kez rastladığımız ‘dikkat mayın var’ yazılarından sonra mümkün olduğunca hemen yol kenarına kamp kurmaya başladık. Eskimiş, yıkılmış evlerden de uzak duruyoruz çünkü oraların da hala tehlikeli olduğu konusunda uyarıldık. Direksiyonumuz Saraybosna’ya doğru…