Bulutların üstündeki Ermenistan

Önceki günü yağmurlu bitirmiştik, bugüne de yağmurlu başladık. Kadjaran adlı kasabaya vardığımızda ocaklara benzin almak için bir benzinlikte durduk. Alışveriş sonrasında kahveye davet edildik. Ermenistan’da değişik bir adet var. Kahve yanında şekerlemeler veriliyor. Kahve sonrasında ise mutlaka çay ikram ediliyor. Bu ülkede şimdiye kadar nereye kahve için davet edildiysek sonunda kendimizi çay da içerken bulduk. Burada da Türk olduğumu söylemedim ve Ermeni gözlerim olduğunu duydum: sanırım bu 1 milyonuncu oldu:) İran’da içemeyeceğimiz için Ermenistan’daki son gecemizi iyi değerlendirmek adına güzel de bir şarap aldık kasabadan. Yazıyı okuyan da alkolik sanacak ha. Öyle düşünmeyin; İran’a gidiyoruz ayol, kolay mı?

Kadjaran çıkışında %12’lik eğim başlayacaktı. Bu kadar eğimli yerlerde durup yemek zor oluyor diye önceden yemeğimizi yedik. Yerken yan masada demlenen amcalar bizim beyleri ‘full’lediler zorlu çıkış için:) Yokuşun başlamasıyla birlikte ‘aaa Ermenistan’da bensiz yokuş çıkmak ayıptır’ diyen yağmur da bize katıldı. Aman eksik kalmasın zaten. Yükseldikçe bulutların arasına karıştık. Karıştıkça farlarını açma zahmetine girmeyen arabalar daha bir tehlikeli olmaya başladı ama bir süre sonra o kadar yükseldik ki bulutlar falan hep aşağıda kaldı. Bir ara yanımızda duran arabadan kek, fanta ve bira verdiler. Şoför kendi birasını bizimle paylaştı, canım benim ya:) 1641 metre tırmanışın ardından, yolda verilen fantayı çalkalayıp şampanya gibi patlattık 2535 metredeki Meghri geçidinde. Zirvede kamp kurabilirdik ama çok rüzgârlı olduğu için biraz aşağı inmeyi tercih ettik. Gerçi hiç fark etmedi. 4500 metre yükseklikteki Pamir’de giymeyi planladığım gibi çantamda ne varsa giydim üstüme 2300 metrede ama yine de dondum, don-dum!

Dün akşam buraya kamp atarken harika bir manzaraya uyanacağımızı düşünmüştük ama bulutlar yüzünden burnumun ucunu zor görüyordum. Bulutun içinde olunca yağmura gerek olmadan ıslanıyorsun. Güneşli sabaha uyanıp kemikleri ısıtma hayalleri yalan oldu yani. Ama bugün tek yapacağımız yokuş aşağı inip İran’a girmek. Sonrası tamamen yeni bir macera zaten… Bir de aramızda İran’dan gelen bisikletçilerden kaptığımız bir geyik oluştu. ‘İran kuru olacak!’ Ermenistan’da ne zaman yağmur yağsa biri mutlaka çıkıp ‘İran kuru olacak’ diyor. Bunun nesine gülüyoruz her seferinde bilemiyorum ama kuru olmazsa çok bozulurum, orası kesin! Sanırım sıradaki ülkemizde karşılaşacağımız yeni maceralara dair sabırsızlığımızla ilgili; biri sıradaki ülkeyle ilgili en ufak bir şey söylese herkes uzak diyarlara dair hayallere dalıyor. Seviyorum yolda olmayı…

İniş esnasında bir yerlerden bir nida geldi ‘nihahahay’ diye. Karşıdan bir amca ‘gel gel’  işareti yapıyordu kulübesini gösterip. Adı Avo, 63 yaşında bir amca. Hemen kahveleri hazırladı. Yanına da şekerlemeler… Şekerlemelerini yemedik. Asya’ya açıldıkça fakirliği görüyorsun. Buradaki insanlar için misafirperverlik çok önemli, o yüzden ellerinde en iyi ne varsa onu ikram ediyorlar. Ama muhtemelen o ikram için kısıtlı paralarını harcamış oluyorlar. O yüzden teşekkürümüzü ediyoruz ama ikramlarını onlara bırakıyoruz. Çılgınca saldıran bisikletçilerle de karşılaşmadık değil tabii 🙁 Kahvelerden sonra çaylar ve yanında da bir fotoğraf albümü geldi. Yoldan bize yaptığı gibi davet ettiği bisikletçilerle çekildiği fotoğraflar ya da o bisikletçilerin sonradan ülkelerinden yolladığı kartpostallar… Biz de yanımızda taşıdığımız Nico’nun doğduğu şehre ait kartpostalın arkasına bir şeyler yazdık ve albüme yerleştirdik. ‘Hadi artık kalkalım’ derken birden sofra hazırlamaya başladı; İran ayranı, turp, yeşillikler, peynir, lavaş ve tabii ki votka:) Kızlar için şarap:) ‘Yeni yedik’ dedik. ‘Yolumuz uzun.’ Dedik ama yok bütün ısrarlarımıza rağmen durduramadık adamı:) Yemek boyunca aşağıdan İran’dan gelen kamyonlara bağırdı durdu aynı tonuyla. Bazı kamyonlar ona İran’dan sigara getiriyormuş da ona bağırıyormuş:) Yemek sonrasında hepimize hatıra olarak Lenin zamanından kalma birer bozukluk para verdi. Tabii ki hep saklayacağız. Yağmur yağmaya başlayınca evin içine çağırdı ve topladığı kekiklerden çay yaptı, yanında da bizim un helvasına benzeyen bir tatlı sundu. Yukarda ‘aa yazık ama yemeklerini bitirme’ dersi verdim, sonra da yemeklere gömüldüm ya, gömüldüysek bi sebebi var herhalde, boşuna gömülmedik. Meğer Avo eski askermiş; Venezuella, Küba, Pakistan, Afganistan savaşlarında savaşmış. Ülkeleri doğru anladığımızdan emin değiliz. Bu kadar savaş sonrasında devlet baya yardım etmiş. 2 tane evi varmış. Bu kulübe de keyfi öyle istediği için yaşıyormuş. Alkolün fazlası zamanla etkisini göstermeye başladı ve sohbet ederken birden amuda kalktı durduğu yerde. Amut ya bildiğimiz amut (amut kelimesini de hayatımda ilk kez yazıyorum sanırım)… Alkol sonrası bacaklara iyi geliyor gibi bir iddiası vardı, bilemicem artık doğruluk payı var mıdır…

DSC07709-PLQA-Armenia

Vedalaştıktan sonra vadi tabanındaki Meghri kasabasına vardık ve son bozukluklarımızı harcamak için kendimizi Snickers’a verdik. Meghri’den sonra İran ile Ermenistan sınırını oluşturan nehir kenarında pedalladık bir süre. Kuru İran’ı görebilir olmuştuk artık ve fotoğraf çekmek için durdum. Fotoğrafı çekerken bir araba durdu ve içinden bir Rus asker indi. Yanıma geldi ve sertçe ‘sil o fotoğrafı’ dedi perçim pörçük İngilizcesiyle. Bu arada yolun karşısında bekleyen bizimkilerin yanında da başka bir araba durdu ve içinden çıkan Ermeni genç, asker görmeden bana ‘sil sil’ işareti yaptı. Onu görünce sildim zaten. Yoksa diklenecektim. Sonra asker bastı gitti. Ermeni genç de bize bazı olaylar anlattı. Sınır olduğu için fotoğraf çekilmesini istemiyorlarmış. Daha önce bizim gibi bir bisikletçi çektiği fotoğrafı silmek istememiş ve asker ikinci bir uyarıya ya da açıklamaya gerek duymadan makinayı kaptığı gibi yere atıp parçalamış. Ucuz atlatmışım… Neyse en sonunda vardık sınıra ve bütün çantaları x-ray cihazına koymamızı istedi sınırı koruyan Rus askerler. O karmaşada bisikletim devrildi ve iki aynası da çatladı, bisiklet dayanağım kırıldı:( Bari x-ray’e bakan biri olsaydı. Çantalar cihazın içinden öyle kimsesiz kimsesiz geçip gittiler. Benim aynalar boşuna kırıldıklarıyla kaldılar.

D0393 (28)-FOW-Armenia

Kapan – İran sınırı arası profilimiz

Ermenistan’da 17 gün kaldık. Bunun 13’ünde pedalladık. 12247 metre tırmandık. Bize en güzel katkısı Charlotte ve Eric ile tanışmamız oldu. Pedalladıklarımız arasında İsviçre’den sonra en güzel doğaya sahip olan ülke olduğunu düşünüyorum. Tırmanışlarından korktuğum ülkeden ‘o tırmanışlar olmasaydı şahane manzaraları görme şansını elde edemezdik’ özetiyle ayrılıyorum. Anamı ağlattıkları gerçeğini unutmadan tabii ki! Ama Pamir öncesi iyi bir tecrübe oldu. Yapılıyormuş işte ama yapmadan bilemiyor insan.

Daha fazla fotoğraf için: Fotoğraf albümü

DSC07704-PLQA-Armenia

 

 

 

Minik Pamir: Ermenistan dağları

Gregor ve abisiyle yaşadığımız unutulmaz serüvenin ardından ertesi gün Ermenistan’ın asıl sabırsızlıkla beklediğimiz kısmına vardık. Dağlara tırmanış… Ağrı’yı arkamıza alarak başladık İran’a kadar sürecek tırmanışlara.

Ermenistan’da trafik kazasında vefat edenler için kazanın olduğu yere minik anıtlar yapıyorlar ve anıtın yanına da masa, sandalye ve hatta bazen gölgelik yapıyorlar. Buralar öğle yemeği molası için güzel bir fırsat. Zaten yapanlar da başkaları faydalansın diye yapıyor.

Tırmanışın ortasında bir ara Eric’le bisikletleri değiştirdik. Biner binmez çılgınca hızlandım. Bastım gidiyorum aklımda ‘bu kadar fark olur mu? Yanlış mı bisiklet seçtik acaba?’ düşünceleri ile… 10 dakika sonra nefes alışımın çok garipleştiğini fark ettim. Direksiyonu tutmak için eğilmek yeterince nefes alamamama sebep oluyordu. Bizim bisiklette öyle bir sorun yok tabii. Ciğerler en küçük alveolüne kadar açık, yayıla yayıla gidiyorsun. Al alabildiğince nefes, tutan yok. Canım bisikletim ya, ne güzel bir karar vermişiz seni seçerek. ‘Aaa ama normal bisikletle daha hızlı tırmanırsın’ diye tutturanlara açıklayayım; ne yakıyor ‘almazsak olmaz’ enerjiyi? Oksijen değil mi? Eee haliyle pozisyonumuz gereği tırmanışta biz yeterince oksijen alıp enerjimizi dengeli yakabildiğimiz fakat yükümüzün hepsi arkada olduğu için, Eric ve Charlotte ise yüklerini öne dağıtabiliyor olmalarına rağmen nefes kontrolünde zorlandıkları için hep aynı hızdaydık. Yani yatay bisiklet normal bisiklet ile aynı hızda yokuş tırmanabiliyor. Fotoğraflarını görünce ilk tepkisi ‘tırmanamaz bu ya’ olanları aydınlatır umarım bu söylediklerim. Bizim için de bu ilk tecrübeydi normal bisikletle bizimkileri kıyaslamak için.

Bu ilk tırmanışta geçide geldiğini sandığında çılgınca bir iniş seni bekliyor. Sonrasında tekrar tırmanıp 1795 metredeki esas geçide varıyorsun. İnişte bizi yağmur bekliyordu. İnerken yağmur sakat iş: kayıp da bilumum yerlerini dağıtmak an meselesi. O yüzden o güzelim iniş hiç oldu minnak minnak inmekten 🙂 İner inmez attık kampımızı şahane bir yeşilliğin ortasında. Yağmur sonrası çıkan güneşin dağlara vurduğundaki renkleri izleyerek kendimizden geçtik. 1173 metre tırmandık bugün. Zor bir gündü ama güneş bize ödülümüzü verdi sağ olsun:)

Dünkü inişi bitirmemişiz meğer bisikletle güne daha güzel başlanılabilir mi? İnişten sonra şarabıyla ünlü Arpi kasabasına vardık. Günün başında olmasak bir kadeh denerdik:)

D0388 (9)-FOW-Armenia

Arpi

Ermenistan, Rus bisikletçilerin cenneti; yolda çok sık karşılaşmaya başladık. Hepsi birer ya da ikişer haftalık bisiklet turuna geliyorlarmış.

DCIM100GOPRO

Rus bisikletçiler

Günlük hedefimiz 2341 metredeki geçitti ama ne zaman evdeki hesap çarşıya uydu ki? Sürekli tırmanmayı planlarken sinir bozucu minik çıkışlar sonrasında inişlerle dolu bir parkurdu burası. Avusturyalı Roland ile karşılaşmamız, durmak için bahanemiz oldu ve beraber kamp atmaya karar verdik. Sonradan bu amcanın Avusturya’nın ünlü turcularından olduğunu öğrenecektik. Adam hiç çaktırmadı ha, helal olsun bu kadar mütevazılığe. Günün sonunda toplamda 874 m tırmanıp 1666m rakımda pes etmiştik. Kamp yerinde su bulamadığımız için survivorcılık oynadık ve gerdiğimiz gölgelikte biriken suları içtik.

Ertesi gün, 13 km’de 700 m yükselerek vardık zirvemize. Ağrı artık ufacık minnacık kalmıştı gerilerde bir yerlerde. Hava 11 derece olmasına rağmen rüzgârdan bilumum yerlerimiz donduğu için zirve fotoğrafı ardından hemen saldık aşağıya ve çıkarkenkinden daha da harika bir manzaranın kucağına düştük. Güneş bulutların arkasından merhaba der demez kemiklerimizi eritmek üzere yemek molası verdik göle nazır çimenlerin arasında. Bitmek bilmeyen iniş çıkışların ardından akşama Ermenistan’ın Stonehenge’i olarak bilinen Zorats Karer’e vardık. Anayoldan 1,1 km içeride olan bu turistik yer, harika bir vadi manzarasına sahipti, bu manzaraya karşı kamp atmazsak ayıp olurdu. Turistlerin arasından sinsice sıyrılarak taşların arkasına sızdık ve gitmelerini bekleyip kalıntılara zarar vermeyecek uzaklığa vardığımızda kurduk çadırları 1750 metre yükseklikte. Şimdiye kadarki en güzel kamp alanlarımızdan biriydi.

Çek Cumhuriyeti’ndeyken Rus bir bisikletçiyle pedallamıştık birkaç gün. Çok sevdiğim bir kuralı vardı. Güne tırmanarak başlamıyordu. Eğer bir yokuş varsa itiyordu bisikletini. Bu sabah %9’luk tırmanışa uyanınca, onu anmadan edemedim. Sabahın körü, hava soğuk, önümüzde daha nice tırmanışlar olduğunu biliyoruz; yorgunu yokuşa sürmek deyiminin hikâyesi bence bu rampanın başında vukuu bulmuş. Allah’tan bugün süper bir yere varacağımızı biliyoruz da onun gazıyla pedallıyoruz. Çıktık da çıktık, bitmedi! Ama sonunda öyle bir manzarada indik ki, offf of… Keşke yine olsa da yine çıksam! Böyle inişi kutlamak lazım derken terkedildiğini sandığımız bir evin önünde mola verdiğimizde elinde alkol şişesiyle çıktı amcam karşımıza. Daha ne isteyelim? Bir kadehten sonrası dokunur dedik içmedik biz hanımefendiliğimizi bozmadık ama beyler sömürdü resmen şişeyi! Tırmanırken bikbik yapanın bi ben olduğumu sanıyordum, meğer herkesin bi acısını çıkarası varmış. İçimizi ısıtıp başımızı döndürdükten sonra vardık çok ünlü Wings of Tatev’e (Tatev’in kanatları). Ne ola ki bu diyenlere; Teknolojinin unuttuğu Ermenistan’ın dağlarında Ermenistan’da yaşamayan zengin bir Ermeni’nin işgüzarlığı olarak özetliyorum ben. Karşı tepedeki güzeller güzeli Tatev Manastırı’na tırmanmaya üşenen zengin turistlerin altına teleferik… Vadinin bu tarafındayken ki düşüncelerim bunlar. Karşıya geçtiğimizde ‘Allah belamızı versin, niye binmedik ki?’ diye söyleniyordum. Neden mi? Bulunduğumuz yerden vadi tabanına kadar mükemmel asfalt yolda inip, oradaki Şeytan Köprüsü’nü gördükten sonra asfaltın ulaşamadığı yolda 5,8 km boyunca %12’lik eğimde, sıcağın altında pedallamak zorunda kaldığımız için! Toplamda 1161 m tırmanmış olduk. Tırmanış biter bitmez kamp yeri falan bakmadık tabii ki, deli miyim ne bakıcam be? Koştuk köyün tek bakkalından bir şarap aldık. Sonra kampımızı kurduk turizm bürosunun arkasındaki düzlüğe. Öğlenki amcanın verdiği beyaz peyniri şaraba katık edip Fransız Fransız takıldık.

D0390 (32)-FOW-Armenia

Sağda teleferik

Ertesi gün çadırları toplayıp manastırı gezmeye gittik. Ermenistan’da sürüsüne bereket manastır var ama böyle manzara hiçbirinde yok. Bu manzaraya bir gece daha kalınmaz mı ulen? Kalmazsan ayıp! Wings of Tatev’in wi-fi’yının etkisi de olmuş olabilir bu kararımızda:) Akşama da çaktık ateşte çadır-made pizzaları:)

Bu kadar mesudiyetin acısının nereden çıkacağını merak ediyordum. Meğer Tatev’den sonra bir iniş yokmuş. Daha da tırmanıyormuşuz asfalta varmak için. Bütün gece yağan yağmur suyunun doldurduğu çukurların arasından slalom yaparak çamurlu yollardan ilerledik baya. Yolun sağıyla solu arasında 1 m yükseklik vardı dönemeçlerde. Gözünde canlandırmak bile imkânsızken biz çıktık oraları işte. İki tane çok fakir dağ köyünden geçtik. Bulutların arasındaydık pedallarken; çok yüksekte olduğumuzdan değil ha, bulutlar aşağı inmiş ağırlıklarından! Bu sancılı yol beklediğimizden uzun sürdü. Öğlene varırız dediğimiz Syunik’e, 4’e doğru vardık ve yanımızda yemek olmadığı için karnımız sırtımızda pedalladık o elek gibi delik deşik yolu. Asfalta kavuşup da bir de market bulunca değmeyin keyfimize. Bütün ıkınmalar geride kaldı. Beklesin bizi çılgın öğle yemeği! Nasıl acıktıysak, deli gibi saldırdık, yerken kendimden utandım resmen, tövbe tövbe! Hemen ardından Kapan’a vardık. Burası İran’dan önceki son büyük şehir… İran’da para çekemeyeceğimiz için burada bol miktarda çektik. Charlotte’a İran’da giymesi için tunik aldık. Alışverişimizi yapıp çıktık şehirden ama şehir vadide olduğu için yanlara açılamayıp uzanmış nehir boyunca. O yüzden çıkmak o kadar da kolay olmadı şehirden. Evler biraz seyrekleşince günlerdir bizi yalnız bırakmayan yağmurdan kaçmak için durmaya karar verdik ve bir evin bahçesindeki boyumuz kadar otların arasında attık çadırları. Sadece iniş olduğunu sandığımız bugünde 881 metre tırmanmışız. Haritaya neremizle baktıysak artık?

Daha fazla fotoğraf için: Fotoğraf albümü

D0392 (4)-FOW-Armenia

Khor Vrap – Kapan arası profilimiz

Ağrı Dağı'nın öteki yüzü

Erivan’da bizi ağırlayacak birini bulamadığımız için hostele yerleşmek zorunda kaldık: Envoy hostel. 4 kişilik odaya kişi başı 7500 dram yani yaklaşık 50 TL ödedik istemeye istemeye. Odamıza yerleşirken garip bir olay yaşadık. Odamızı paylaştığımız gençle muhabbet ederken nereli olduğunu sordum ve Kanadalı olduğunu söyledi ama taktığı altın kolye, bilezik vesaireden ‘kesin bir tarafı Türk’  diye düşünmeden edemedim. Nico’nun benimle olduğunu anlamayan çocuk gerçek hikâyesini anlatmış ona. Anneannesi ve dedesi 1915’te Gaziantep’ten Kanada’ya göç etmişler. 100.yıl törenleri için gelmiş. Ona bir Türk’e gerçek hikâyesini anlattırmayan, bana Ermenistan’da Türk olduğumu söylemekte tereddüt ettiren dünya batsın mümkünse!

Hostel yöneticisinin sıkıcı işlerinden kurtulmak için düzenlediği ücretsiz şehir turuna katıldık. Erivan, Ermenistan’ın 12. başkenti imiş. Bundan öncekiler arasında Kars ve Ani var. Erivan’ın en ünlü yeri Cascade denilen devasa merdivenler… Amerika’da yaşayan zengin ve sanatsever bir adam yaptırmış fakat vefat edince yarım kalmış. Merdivenlerin tepesine ulaştığında bulutsuz havayı yakalamışsan Büyük ve Küçük Ağrı’yı görüyorsun. Erivan’da olduğunu bildiğimiz bisikletçi Fransız çift Charlotte ve Eric ile ve onları ağırlayan Avi ile buluştuk. Pazar günleri kurulan ünlü Vernisage pazarını ziyaret ettik. Soykırım müzesini gezdik. 4’lü olarak Erivan’dan ayrıldık. Şehirden ayrılmadan ünlü nar şarabını tatmadan edemedik:) Büyük şehirlerde yaptıklarımızı yazarken bile sıkılıyorum. Bu sebeple detay vermeden geçtiğim için kusura bakmayın.

Erivan’dan ayrıldığımızda Ağrı’nın eteklerinde pedallayıp kartpostalların bir diğer olmazsa olmazı olan Khor Vrap Manastırı’na vardık. Ağrı manzarasına kurulmasının dışında bir numarası yok, o da bize bulutlardan ötürü nasip olmadı:( Khor Vrap, ana yoldan 4 km içeride. Manastırı gezdikten sonra o 4 km’yi geri gitmektense paralel köy yolundan devam edip anayola bağlanmaya karar verdik. İyi mi yaptık kötü mü yaptık hala net bir fikrim yok! Yolda Türk sınırına yaklaştık baya, tam oraya dikmişler camiyi bizimkiler… Müezzinin sesi Ermenistan topraklarında yankılanıyor. Biraz ilerledikten sonra askeri bir kamyonet durdurdu bizi. Ermenistan sınırları, yıllar önce yapılan bir anlaşma gereğince Rus askerler tarafından korunuyor. Kamyonetten inen askerler ellerine oyuncak geçmiş çocuk gibi sevinçli; doyasıya oynamak istiyorlar can sıkıntılarını gidermek için. Yarım yamalak İngilizcesi ve sert tavrıyla pasaportları istedi öndeki zebella komutan. Arkadakilerse gülmemek için beyazdan kırmızıya sonra da mora döndüler resmen. ‘Pasaportlar çantanın dibinde’ deyince çok zorlamadı. Nereli olduğumuzu sordu. Nico hepimiz adına cevap verdi. Türk olduğumu söyleseydim zebellayla daha uzun vakit geçirmek zorunda kalacaktım. Bu macera, o köy yolunda yaşayacaklarımızın başlangıcıydı.

D0386 (34)-FOW-Armenia

Yola devam ederken, mola vermiş çiftçiler tarafından konyak içmeye davet edildik. Tarla sahibi Gregor ve yanında çalışan işçilerin ilk sorusu nereli olduğumuzdu. Bizimkiler hep bir ağızdan ‘Fransa’ derken benim sessiz kaldığımı gören Gregor ‘senin Ermeni gözlerin’ var dedi ve ekledi ‘Türk müsün?’. Alnımda mı yazıyor yoksa? Minik bir gerginliğin ardından konyağın da etkisiyle şakalar komiklikler… Tatlı teyzelerle birlikte garip otlar toplayıp yemeler… Eğlencenin ardından işlerini bitirip köye döndüler ve biz de oradaki kulübenin yanına attık çadırımızı.

Yemek hazırlamaya girişecekken Gregor’un arabası göründü uzaktan. Güzel bir vakit geçirmiş olmamıza rağmen hepimiz gerildik çünkü giderken fazlasıyla sarhoştu. Arabadan inip arka koltuktaki torbaları indirdi. Bizim için mangal ekipmanı getirmiş; et, patates, domates, salata, ekmek, lavaş, çikolata, içki ve ben ve Charlotte için 2 devasa orkide! Minnet, korku, sevinç, yorgunluk ne ararsan çıktı o torbalardan… 2 saniyede ateşi yakıp etleri dizdi şişe. Dizerken yardım ettik, kuzu etini gösterip ‘senin için aldım, Müslümanlar domuz yemez biliyorum’ dedi. Sohbet eşliğinde yemekleri yedikten sonra ‘İyi güzel de hadi biz bi yatalım artık’ işaretlerini vermeye başladık ama Gregor alacak durumda değildi. Sohbet esnasında Charlotte’a ‘5 dk seni bir yere götüreceğim’ dediği için Eric hayli gerilmişti. Nico, gerginliği Gregor’a çaktırmamak için şebeklik yaparken birden Gregor’un gündüz 5 dakika yanımıza uğrayan at hırsızı kılıklı abisi geldi. Azerbeycan’la olan savaşa katıldığında Azerice öğrenmiş ve tabii Türk olduğumu duyunca başladı klasik Ermenistan – Türkiye muhabbetine. Bu muhabbet için geç bile kalınmıştı. ‘Kaç gündür Ermenistan’dayız? Neden kimse sormuyor yahu?’ diye bi kıllanmaya başlamıştım zaten, iyi oldu… Tam zamanında geldi. Bir an hangi ülkede olduğumu unutmuştum. Tövbe tövbe… Ben zaten sadece dinliyorum. Herhangi bir yorum yapacak bilgiye sahip olduğumu düşünmüyorum. Adamın yorumlarından onun da bilgi seviyesinin çok şahane olmadığı anlaşılıyor ama bir türlü susmak bilmiyor. Bir de sürekli beni dürtüp ‘Onlara da söyle’ deyip duruyor. Nedense Gregor birden ayıldı muhabbet üzerine ve konuyu kesmeye çalıştı. Ama nasıl? ‘5 dakika bi gel’ muhabbetini abartarak… Tabii adamlarda herhangi bir özel alan mantığı yok. Suratının dibinde konuşuyorlar. Gregor Charlotte’a yaklaştıkça Eric kafayı yiyor. Bir ara Nico 2 dakikalığına tuvalete gittiğinde Gregor gelip çat diye yanağımdan öptü. Noluyo be? Charlotte’a yazıyorduk? Nico’ya söylemedik tabii ama Eric kontrol edilemez hale gelmişti. Bacısına saldırdılar tabi, Türkiye’de fazla kalmış da etkilenmiş çocuk, napsın? Ama Fransız beyefendiliğinden de ödün vermiyor. ‘Senin beynini dağıtırım’ bakışları altında ‘Şey biz çok yorgunuz da, yatacağız artık’ diyebiliyor sadece. Ay ortam gergin olmasa ölecem gülmekten, çok şeker:) Gregor ve abisinin tepkisi ise ‘ee o zaman hepiniz gelin’ oldu. Ama evde kalmaya çağırmıyorlar. Bizi arabayla getirip bırakacaklarını söylüyorlar. Bu muhabbet yalan olmasın 2 saat daha aynen böyle devam etti. Sonunda abi gitti, Gregor arabasının içinde uyumaya başladı. Nedeni ise KGB gelip bizi sorgulayabilirmiş, eğer böyle bir şey olursa bize yardım edecekmiş. KGB mi kaldı yaw bu devirde? Ha bu arada ateşe alkol dökerken suratını falan yaktı. Gecenin bir köründe uyanıp yanlışlıkla arabasını çadırların üzerine sürer mi acaba endişesiyle yattık. Sabah kalktığımızda araba da arta kalan yiyecekler de gitmişti. Arkada kalan tek şey ise ‘acaba bizi nereye götüreceklerdi?’ sorusu idi. Ben şahsen eğlendim yakın olduğum iki kültürün birbirine uzaklığını incelerken:) Biri misafirperverliğin dozunu ayarlayamaz, diğeri dişlerini sıkmaktan kırar ama ağzından laf çıkmaz.

Daha fazla fotoğraf için: Fotoğraf albümü

Parz Gölü - Khor Vrap arası profilimiz

Parz Gölü – Khor Vrap arası profilimiz

Van gölü'nün kardeşi Sevan gölü

Sabah bungalovdaki eşyalarımızı toparlayıp geçitten aşağı salıyoruz aşağı, 1250 m yükseklikteki Dilijan‘a doğru… Dilijan’ı internette araştırdığımızda bizim Safranbolu evlerinin bir versiyonu ile karşılaşmıştım. Hoşuma gittiği için rotamızda olmasa bile gelmek istedik. Keşke daha detaylı araştırsaymışım… Şu anda yurt dışında yaşayan zengin bir Ermeni’nin yenilettiği bir otelmiş fotoğraflarda gördüğüm. Bütün şehir böyle evlerden oluşmuyor yani. Otelin tek bir sokağında birkaç tane el sanatı ve hediyelik eşya dükkânı vardı. Başka da bir numarası yok yani:/ Burayı gezdikten sonra kasaba merkezindeki heykelin önünde öğle yemeği molası verdik. Bu ülkede sinir bozucu bir durum var. Durduğumuz anda etraftaki erkekler ama sadece erkekler bisikletlerin etrafına toplaşıp zili çalıyorlar, tekerlerin havasını kontrol ediyorlar, dokunmadık yerini bırakmıyorlar bisikletin. Aynı zamanda kahkahalarla bir şeyler konuşup birbirlerine vuruyorlar. Mutlaka birisi bizimle göz temasında oluyor, yavaşça bisiklete yaklaşıyor, kafamızı başka bir yere çevirmemizi bekliyor ve anında atmaca gibi atılıp bisiklete oturuyor. Ee haliyle kafamızı geri çevirip vaziyeti gördüğümüzde ‘lalalalala’ naraları eşliğinde dağıtıyoruz ortalığı. 3 günde 3 kez yaşadık. Adam gibi izin alsana, niye durduk yere sinirlerimizi hoplatıyorsun? Bu durumlara önceden daha toleranslıydık, ta ki Selanik’te 10 Kasım’da Atatürk’ün doğduğu evdeki anma törenine katılıp geri döndüğümüzde onlarca Türk’ün izinsiz bisikletimize oturup, fotoğraf çektirip en sonunda da bisiklet dayanağımı ve direksiyonumu parçalayıp kaçmasına kadar.

Bu maceralı öğle yemeğinden sonra internette pek bir methedilen ve bu sebeple geceyi geçirmek için yolu uzatma pahasına da olsa gitmeye karar verdiğimiz Parz gölüne doğru yola çıktık. İnmeye devam ettik ve 1100 m’den sonra tekrar tırmanmaya başladık. 9 km’de 1380 m’ye tırmandık. 9 km’de 280 m irtifanın çok bir numarası yok. Ama bu 9 km sıradan bir 9 km değildi. Allah kahretsin öyle 9 km’leri. Yağmur, çamur, delikler, hayvani tümsekler, yolun ortasındaki kocaman dallar, soğuk, yağmurluk giyip terlemeler, ıslak kıyafetler… Yürünemeyecek yolda bisiklet sürmeye çalıştık. Bütün yolculuğumuzun şimdiye kadarki en kötü kısmıydı kesinlikle. Haa dur dur daha bitmedi. En kötü kısmı, zirveye vardığımızda gölün orda olmadığını öğrendiğimiz andı. Göle varmak için inmemiz gerekiyordu ki bu da demek oluyor yarın bu iğrenç inişler tekrar tırmanılacak. Orda saldım gitti, bıraktım kendimi…  Göl de göl olsa, bok rengi resmen:( Yolculuğun güzel tarafı; ne kadar sinirlensen, yorulsan, nefret kussan da en fazla 20 dakika sonra seni normal hayatta sakinleştiremeyecek bir şeyle karşılaşıp huzura eriyorsun. Silkeleniveriyorsun o gerginlikten…. Süper ya…. Şimdi olayı yazarken bile bi rahatladım yeminle… Karşılaştığımız şey ise içinde ateş yanan ahşaptan yapılmış şeker mi şeker bir restorandı. Ateşin başında çaya verince kendimi, sinirlerim alındı; üzerimdeki ıslak kıyafetlerin kururken çıkardığı dumanla hayallere daldım. Bu mutluluk yeterli derken 6 tane Rus bisikletçiyle karşılaştık. Kör itin öldüğü yerde ne işiniz var be evladım? (Dön de kendine bak!) Meğer bu gençler ‘Bizi düz yollar paklamaz, biz bi Ermenistan’ın karlı dağlarında bisikletimizi süremeyip sırtımızda taşıyarak gezelim’ deyip uçağa atlayıp gelmişler 2 haftalığına. Aralarında da benim yarım kadar 2 kız var. Yaptıklarını dinleyince üstteki paragraftan utandım yeminle:)

Cümbür cemaat kamp attık göl kenarına. Bu kadar kalabalık ilk kampımız. Masalı kamp yerleri bir Ermenistan klasiği oldu bizim için. . ‘Masa olmazsa kalmam abi! Avrupa’da 7 ay süresince masada oturmadığımız kadar oturduk 4 günde Ermenistan’da. Masada Ruslar olur da, alkol olmaz mı:) Aralarından bir tanesi sadece alkol taşımakla görevli:)

Ertesi gün, kahvaltıda Ruslardan yeni bir tarif öğrendim. Tarif dediğime bakmayın! Bazen çok basit bir şeyi akıl edemiyor insan. Kahvaltı için bayat ekmek parçaları üzerine sıcak su döküp yumuşatıyorlar ve bal veya şeker ile tatlandırıyorlar. Bayat ekmeklere çözüm! Ah ah ne oldu o ‘anne ben bunu yemem kötü kokuyor, anne bana bunu pişirme’ diye mızmızlanan şımarık çocuğa? Canım annem, şimdi ne bulsam yiyorum! Bu tura çıkmama en çok annem seviniyor olsa gerek:) Bütün annelere sesleniyorum, yemek beğendiremediğiniz mızmız bebeniz varsa, yollayın bisikletle dünya turuna, adam olup gelsin:) Cidden bak!

Önceki gün geçtiğimiz o berbat yoldan geri dönüp Dilijan’a vardık tekrar. Dilijan’dan çıkışta zorlu bir tırmanış bizi bekliyordu.15 km’de 850 m tırmanacaktık. Allah gariban kulunu sevindirmek için önce eşeğini kaybettirir, sonra buldururmuş. 13,5 km yaptıktan sonra ne haritada ne de GPS’te olan bir tünel çıktı karşımıza. Hacı ne ayak? Zira daha önce bu tarz şaşırtmacalar sebebiyle helak etmişliğimiz var kendimizi. Ama karşıdan gelen araçları görünce daldık tünele. Şimdiye kadarki en huzursuz tünel maceramızdı çünkü 2,2 km uzunluğundaki tünelde tek bir ışık bile yoktu ve tırmandığı için fazla hız yapamıyorduk. Yine de içimden ‘ ahahaha o 170 metreyi tırmanmadık ahahaha’ nidaları yükseliyordu:) Tünelden önce yeşilliklerin arasından tırmanırken tünel sonrasında çat diye çoraklığa çıktık. Tırmanış hakkında ne kadar bıdı bıdı etsem de, manzaralı bir tırmanışı, ruhsuz bir inişe tercih ederim! İnişin sonunda Ermenilerin Van gölünün kardeşi olduğuna inandıkları ve Kafkasya’nın en büyüğü olan Sevan gölü bizi bekliyordu. Göl çevresi piknik alanlarıyla dolu fakat sezon olmadığı için hepsi kapalıydı. Bir tanesine girip attık kampı. 1900 m yükseklikteki gölün kenarında ateşimizi yakıp daldık yıldızların dünyasına.

Ertesi sabah birkaç km uzaklıktaki, kartpostalların olmazsa olmazı Sevan Manastırı’nı gezdikten sonra Erivan’a doğru bastık pedalı. Erivan 970 m’de. Ee haliyle çılgın bir iniş bekliyor insan… Ama öyle olmadı. Gölden Erivan’ın birkaç km dışına kadar ölümüne tırmanışlar, inişler sonra ardından tekrar tırmanışlar vardı. Buradan o yolu yapan mühendis arkadaşları tekrar kutluyorum! İnsan evladı için yapmamışsınız! Ama sonrasında sanki yıllar boyu tırmanmışta hiç inmemişsin gibi bir iniş vardı taa şehir merkezine kadar… Cümlemize öyle inişler eyle ya Rabbim! Resmen oyup da yapmışlar merkezi:)

Daha fazla fotoğraf için: Fotoğraf albümü

İpek Yolu'na giriş

Her ülkede olduğu gibi Ermenistan’a girişte de çeşitli çekincelerimiz vardı. Bu sefer ki endişemiz, Türk vatandaşlarına karşı bakış açılarıydı. Daha önce Ermenistan’a kuzeydeki diğer sınır kapısından girip Erivan’a kadar pedallayan bisikletçi abi Hakan Kayaşlıgil’den aldığım bilgiye göre ilk başta vize vermek istememişler. Daha sonra anneannesinin Ermeni olduğu hikâyesini uydurmuş ve vizeyi almayı başarmıştı. Bu yöntem benim de aklıma yattı ve aklımda hikâyeler uydurmaya başladım. Şirin kız saç örgülerimi önüme alıp gittim kapıya. Klasik vize sorularının olduğu bir form verip doldurmamı istediler. Doldurup verdiğimde ‘kalınacak adres’ kısmına sadece ‘hotel’ yazdığımı ve daha detaylı bir adres olması gerektiğini söylediler. ‘Bisikletle seyahat ediyoruz. Ne zaman nerede kalacağımız belli olmuyor. O yüzden otel ayarlamadık’ deyince;  ‘Bisiklet turu yapıyorum’ yaz dediler. Onun dışında da başka bir soru sormadılar. 21 günlük vize için 3000 dram yani yaklaşık 20 TL ödeyip girdim içeri. Kendi ülkemden çıkarken bile her seferinde 15 TL ödemek zorunda olduğumu varsayarsak, gayet ucuz bir vize ücreti bence. Nico’ya Fransız vatandaşı olduğu için vize yok; damgası basılınca 6 ay kalabiliyor Ermenistan’da.

Yol boyunca tüm ülkelerde en çok karşılaştığımız soru nereli olduğumuz. Ermenistan’da 2 dakikalığına muhabbet ettiğimiz insanların bu sorularına cevabı Nico’ya bırakmaya ve daha uzun sohbet edeceğimiz kişilere Türk olduğumu söylemeye karar verdim. Yani ne nereli olduğumu söylüyorum, ne de yalan söylüyorum 🙂 Çünkü 1915’te yaşananların 100. yılını andıkları gün olan 24 Nisan’dan 1 gün sonra (tesadüfen) ülkelerine girdiğim için taze olan bir nefreti püskürtecekleri bir araç olmak istemiyordum hem de Türkler hakkında ne düşündüklerini tarafsız dinlemek istiyordum.

Sadakhlo sınırını geçer geçmez ‘Ermenistan İpek Yolu’na Hoş geldiniz!’ tabelasıyla karşılaştık. Bu tabelalarla bütün Ermenistan yolculuğumuz boyunca karşılaşacaktık.

İlk günümüzde sınırdan girişimiz akşamı bulduğu için 4 km sonra terk edilmiş gibi duran bir elektrik santralinin bahçesine kamp attık. Turumuz için lüks sayılan bir masa bile var. Bağdaş kuramayan Nico için bir cennet bu kamp yeri:) Nico dışarda bisikletlerle ilgilenirken ben de çadırda oyalanıyordum. Birden Nico’nun biriyle konuşmaya başladığını duydum. Sonra Nico gelip bir eve davet edildiğini söyledi. Çadırda kalmayı tercih ettim, sanırım ilk Ermeni ile karşılaşmaya hazır değildim, korktum belki de, bilemiyorum şimdi. Saçma biliyorum. Aman ne bileyim belki de tembeldim sadece ama bahane arıyordum 🙂 Yarım saat sonra geri geldiğinde peltek peltek konuşuyordu:) Gürcistan’ın çaçasından kaçmış olsak da, eski Sovyet’in sınırları dâhilindeki ülkelerde votka davetlerine alışmaya başlamalıyız! Nico’yu davet eden amcanın bana bir buket çiçek göndermesinin çok yaygın bir görgü kuralı olduğunu daha sonra her köşe başında gördüğüm çiçekçilerden anlayacağım. (Rakım: 450 m)

Ertesi gün 2 hafta önce -6 derecede pedalladığımız Türkiye dağlarıyla aynı paralelde olan vadide güneşli bir günde pedallıyorduk. Havanın bu kadar değişmiş olmasına anlam veremesek de durumun keyfini çıkardık. 450 metredeki kamp alanımızdan itibaren tırmanış başladı. 725 metredeki vadi tabanındaki minik inişli çıkışlı yolda giderken birden 1025 m yükseklikteki UNESCO dünya mirası listesindeki Sanahin Manastırı‘na çıkasımız geldi. Tam olarak böyle oldu çünkü Alaverdi‘de öğle yemeği için durduğumuzda okuduğumuz rehber kitapta pek bir güzel anlatıyordu manastırı. Alaverdi bir maden kasabası ve aslında vadi tabanından manastır çevresindeki kasabaya madencileri taşıyan bir teleferik var. Ama bisikletleri bırakmak istemediğimiz için, turistler için olmayan bir servis olduğu ve dil dökecek halimiz olmadığı için, kırık dökük eski bir sistem olduğu için ve bütçemizde buna ayıracak yer olmadığı için ‘pedallara kuvvet’ deyip 5 km’de 300 m tırmanarak vardık manastıra. Manastırın kendinden çok, vadinin manzarası güzeldi bence. Ayrıca  tepedeki kasabadaki müzenin bahçesindeki Rus jetini görmekti aslında Nico’nun amacı. Manastır da bahane olmuş oldu:)


Yollar çok kötü. Türkiye’nin doğusunda pedallarken minik tırtırlardan dolayı dizlerimiz uzunca bir süre ağrımıştı. Gürcistan’da dinlenme fırsatı buldular. Ermenistan’da ise beynimiz ağrıyor çünkü ‘acaba hangi deliklerin arasından slalom yapsam da bir yerlerimi kırmasam’  diye geriliyorsun. Manzara harika ama biz deliklere bakmaktan manzarayla ilgilenemiyoruz:(
Bu ülke çok dağlık olduğu için genelde vadilerde ilerleyeceğiz. Yani her yer dağ dere… 2. gecemizi geçirmek için yer bulmakta baya zorlandık bu yüzden. En sonunda yine bir elektrik santrali bulduk ama bu sefer çalışıyordu ve güvenlik görevlilerinden izin istemek zorunda kaldık. Tabii ki vermediler. O yemyeşil bahçede uyumak ne de güzel olurdu. Ama yaşlı görevli amca ilerde bir bahçeyi tarif etti. Bizim orada tepede bahçe olduğunu görmemiz imkânsızdı. Bisikletleri taşımak biraz zorlasa da amca sayesinde yine masası olan bir kampımız oldu:) 1000 metre yükseklikte, bir tarafında tren rayı bir tarafında parçalanmak için bahane ararmış gibi duran kayalıkların ortasındayız. Gece önce her tren geçtiğinde hopladık, sonra da trenin sarsıntısından kayalar düşecek mi acaba endişesiyle uyuyamadık.

3. günümüzde 1320 metredeki Vanadzor’a vardık. Kısa bir alışveriş sonrasında tekrar tırmanmaya başladık. “Geçitsiz gün olmasın” sloganıyla pedallıyoruz Ermenistan’da:) Aklımızda 5 yıl boyunca bisikletle dünya turu yapmış 2 delikanlının Ermenistan dağlarına gelince turdan vazgeçmelerinin hikâyesi var. Ve tabii ki “Biz de mi vazgeçeceğiz?” soruları… 14 km içinde 550 m yükseliyoruz. Zorlamıyor. Yokuş aşağı gelen bir bisikletçiyle karşılaştık ama durmadı. Anlıyorum onu, salmış aşağı gelirken insanın hiç durası gelmiyor. Geçide yaklaştıkça yaylalar başlıyor. Bu yaylaları geride bırakıp da inişteki vadide kamp yeri aramaktansa 1878m’deki geçide 2 km kala durup inşaat halindeki bir yapıda çalışanlara soruyoruz önlerindeki arazide kamp yapabilir miyiz diye. Arazi onların değil ama biz sorunca daha rahat ediyoruz. Çünkü hem sorduğumuz kişi kendini sorumlu hissedip elinden geleni yapmaya çalışıyor hem de bizim öngöremediğimiz tehlikelere karşı bizi uyarıyor. Bu sefer sorduğumuz kişi bu inşaat halindeki restoranın sahibi çıktı ve bize bahçesindeki bungalovda kalmamızı önerdi. Neden olmasın? Bu gezide bir kural varsa; o da teklifleri geri çevirmemek:) Anahtarları bırakıp gittiler, güzel insanlar… 2 gecedir masa bulduğumuza sevinirken bu gece bir çatımız bile var:) Hatta tuvaletimiz ve masaüstü ocağımız bile var! Bu lüksten istifade yeni bir tarif deniyorum. O an yarattım:) Elma, sarımsak, karabiber ve bal karışımından bir sos; tabii makarna için:) Ne yalan söyleyeyim süper oldu, mamma mia:) Tencerenin dibini ekmekle sıyırma onuruna bu gece kim nail olacak diye aramızda konuşurken sinsi bir köpek karmaşadan faydalanıp ekmeğimizi çalıverdi. Pis köpek, git fare falan ye ya hayret bir şey!

Daha fazla fotoğraf için: Fotoğraf albümü

D0379 (37)-FOW-Armenia