Teker döner; elveda İran

Tahran’da otobüs terminaline varır varmaz Nico bilet almaya gitti ve bilet fiyatını güzel bir pazarlıkla 425000’e indirdi. Ama maalesef bu sevinci çok yaşayamadık. Şoför ve muavinler başta güle oynaya bisikletleri ve çantaları otobüse koymamıza yardım ettiler. İş bittikten sonra da bisiklet başına 500000 para istediler. Birkaç gün önce Meşhed’e giden Charlotte ve Eric, bisikletlere hiç para ödememişler hatta üzerine görevliler yemek ısmarlamışlardı. Biz yine de para vermeye hazırlanmıştık ama bu kadarını beklemiyorduk. Bazı yardımsever abilerin desteğiyle pazarlığa başladık. Bizim için hala çok yüksek bir miktardı ama tek bir açgözlü haricindekiler kabul ettiği için ‘olur’ dedik. O açgözlü ise çantalardan iki tanesini tuttuğu gibi o kadar yükün altından çekip dışarı fırlattı. Bu böyle yarım saat sürdü. Türkmenistan vizemizi almak için yarın Meşhed’de olmak zorunda olsak da umudumuzu yitirip vazgeçmiştik ama yardımsever abilerin sayesinde iki bisiklete 400000 almayı kabul etmişti açgözlü. Her şey bitip otobüse bindiğimizde ikimiz de sinirden ve böyle oksijen zayiatı insanların varlığından ötürü gözyaşlarımızı tutamadık. Ne küfür saysam, beddua etsem az ona.

13 saatlik 950 kilometrelik uzun yolculuğun ardından İran’daki son büyük şehrimiz olan Meşhed’e vardık. Burada bize Warmshower’dan tanıştığımız Mohsen, ev sahipliği yapacaktı. ‘Şehadet yeri’ anlamına gelen Meşhed, çok önemli bir dini merkez ve biz bu dini merkeze Ramazan ayında gelip o sıcağın altında bisiklet sürerek şehirden çıkmayı planladık. Neden? Çünkü biz aşırı zekiyiz!

Meşhed, uzun ince kavunu, safranı ve zereshk üzümü (sarıçalı) ile ünlü. Bir kavunda karamel tadı olur mu ya? Oluyormuş, hayatımın en güzel kavunuydu Meşhed’dekiler… Zereshk ise kırmız renkte, ekşimsi bir üzüm ve genelde yemeklere süsleme olarak kullanılıyor. İran’da her yerde bulabilirsiniz ama kaynak burası.

2 gece kaldığımız Meşhed’de Mohsen oruçlu olduğu için ilk gün bisikletteki minik düzenlemeler haricinde bir şey yapmadık. İkinci gün ise sabahtan Türkmenistan konsolosluğuna gidip, Tahran’da başka bir konsoloslukta tanıştığımız Alman Anselm ile ve onun arkadaşı Thorsten ile buluştuk. Ertesi gün hep beraber yola çıkacaktık. Charlotte ve Eric’le vize tarihleri sebebiyle Tahran’da ayrılmış olmak bizi hüzne gark etse de yeni bisikletçi dostlar bulmanın sevincindeydik. Ertesi gün buluşmak üzere ayrıldıktan sonra 5 günlük vizemiz ve 500 km yolumuz olan Türkmenistan’da para bozdurmak ya da alışveriş yapmak için vakit kaybetmek istemememiz sebebiyle 5 günlük alışverişimizi yapmaya gittik. İlk kez yanımızda bu kadar çok yemek taşıyacağız.

İftar vaktine doğru Meşhed’i böylesine dini bir merkez haline getiren 12 imamdan 8.’si olan İmam Reza’nın türbesine gittik. Evden çıkmadan Mohsen’in uyarısıyla ayak parmaklarımdaki ojeyi silmiştim. Mutlaka bir şeyimi beğenmeyeceklerine dair uyarılarda da bulunmuştu Mohsen çünkü şimdiye kadar birçok bisikletçi ağırlamış ve kadın bisikletçiler ne kadar dikkat etse de ahlak polisi gelip anlamsız da olsa illa ki bir konuda uyarmış. Bana da aynen öyle oldu. Şimdiye kadar yapmadığım bir şekilde sıkı sıkı kapattım saçımı başımı ama ahlak polisi yüzünden değil, gördüm ki burası bu insanlar için gerçekten önemli bir yer, o zaman sen de saygı duymak zorundasın. Benim inanışıma ters ya da aşırı deme gibi bir lüksün yok! O kadar dikkatli olmama rağmen İran’da şimdiye kadar hiçbir yerde tecrübe etmediğim bir ‘ahlak polisi’ uyarısı aldım. Benim fark etmediğim ama Mohsen’in kolayca anlayabileceği kadın ahlak polislerinden biri gelip alnımı örtmem gerektiğini söyledi gayet harika bir İngilizce ile. 15 dakika sonra yine aynı uyarıyı aldım ama bu sefer tamamen örtülüydü ve biz hala türbe alanının dışındaydık! İçeride neler bekliyordu beni acaba?

Burası dünyanın en büyük camisine sahip… 818 yılında öldürülen İmam Reza adına yapılmış türbenin bazı kısımları 1000 yıllık. İçeri girerken Shiraz’da olduğu gibi bir çorap sorunsalı yaşadım. ‘Olmaz’ dediler ama turist olduğumu anlayınca çadorumu verip yolladılar içeri. İçeri girince binlerce kişinin iftar vakti için saatler önceden gelip yerlerini aldığı bir manzarayla karşılaştık. Gerçekten etkileyici bir manzaraydı. Doğru zamanda gelmişiz!

Ertesi gün, erkenden düştük yollara. Şehir çıkışında Alman bisikletçiler Anselm ve Thorsten ile buluştuk. Yanımızda yavaşlayan arabadan sarkan amcanın uzattığı susamlı şeker ile yolculuğumuzun 10.000’inci kilometresini kutladık.

Çok uzun bir aradan sonra teker tekrar dönüyor. Ama malesef Haziran sonu sıcaklarına denk geldik. Öğlen 11’de dayanılmaz sıcaklığa ulaşınca yolda bulduğumuz bir çayhanede mola verdik. Bir ara dışarıdan amcalar gelip bir şeyler anlatmaya çalıştı; çıktık baktık ki başka bir bisikletçi daha geliyor. İngiliz Alex’le de böyle karşılaşmış olduk. Çay, meyve suyu ve buz ikramlarından sonra 3,5 saatlik molamızı sonlandırıp 5 kişi olarak düştük yollara. Ama Alex’in Türkmenistan vizesi bizimkinden 1 gün önce başladığı için bastı pedallara ve bir süre sonra gözden kaybettik. Yoldayken başka bir araba durup 1,5 litrelik şişede buz verdi. Ah o buzlar… Yarım saat sonra suya dönüşse de, o buzlar nasıl bir mutluluktur, anlatmaya kelimeler yetmez.

Meşhed’den itibaren öğleden sonra rüzgârın suratımıza suratımıza eseceği bilgisini bisikletçilerden almıştık. Rüzgâr da sağ olsun yanıltmadı bizi; sabah düz yolda saatte 30 km giderken, bu hız 12’ye düştü. Nerede duracağımızı biliyorduk; su bulabileceğimiz ve karşısında kamp kurabileceğimiz bir cami… Birkaç kişiden duyduğumuz bu kamp yerini biz çok sevmedik çünkü cam kırıklarıyla doluydu. Yine de uzun bir aradan sonra günde 113 km yapmanın yorgunluğuyla attık kampı.

Öğlen başlayan çılgın rüzgâr, gece de devam etti ve güneş doğunca çat diye kesildi. Abartmıyorum cidden birden kesildi. Nasıl bir düzensin sen doğa? Hayran olmayıp ne yapacaksın?

Sabah 5’te uyanıp kahvaltı yapmadan düştük yola çünkü önümüzdeki 5 km’de 300 m tırmandığımız kısım için sıcağa kalmak istemiyorduk.  Tırmanışı bitirip zirvede kahvaltı molası verdik. Yoldan geçen arabalar olduğu için ve Ramazan olduğu için çaktırmadan yemeye ve içmeye çalışıyorduk. Ayıp olmasın şimdi adamlara… Tam o sırada bir araba durunca korkudan saniyesinde imana geldim. Bizim gariban Almanları önceden uyardığım için gerginliğin farkına hemen vardılar. Ee haliyle benden gelen fısır fısır besmele seslerini duyunca onlar da gerildiler. Arabadan inen iri dayı hiç yüzümüze bakmadan bagaja gitti. Bagaj kapısını açarken Anselm’den de salavat duyar gibi oldum sanki… Güneş de çarpmış olabilir. Lan ne olacaksa olsun… Ne var bagajda? Bagajdan çıkardığı çantayı, ciddi suratını bozmayan amca Nico’ya verdi. Nico alır almaz adamın suratında kocaman bir gülümseme belirdi ve poşetten 3 kola ve 3 kurabiye çıktı. Cansınız ciğersiniz ey İran insanları! Adam orucunu tutuyorsa kendine tutuyor. Bizim ne yaptığımız umurunda değil. Hayrını işleyip yoluna devam ediyor.

D0437 (5)-FOW-Iran

Kısa bir mola verdiğimiz bir köyden bizi soğuk sularla uğurladılar. Ardından da kısa bir atıştırma molası verdik. Onun dışında öğle sıcağında bile mola vermeden, minik tepeleri aşa aşa 90 km pedallayıp saat 14’de sınır kasabası Sarakhs’a vardık. Yorgunluktan kalacak yer arayamayacağımızı fark edince şehir girişindeki bir otobüs durağında mola verdik.

D0437 (25)-FOW-Iran

Bizden önceki bisikletçilerden öğrendiğimiz üzere İran Kızılayı’nın kapısını çaldık ve hemen içeri buyur ettiler. Bu gece orada kalacaktık. Banyoyu, tuvaleti ve yatacağımız mescidi gösterdi. Öğlen olduğu için her yer kapalıydı ve 6’da açılacaktı. Akşamüstü eksik malzemelerimizi tamamladıktan sonra yemek yiyip yattık çünkü yarın erkenden sınır işlemlerini halletmek ve 5 günlük vizemizden birkaç saati sınırda harcamamak istiyoruz.

D0437 (29)-FOW-Iran

Bu geceki çatımız

Kapıların 8’de açılmasına rağmen sınır polislerinin 9’da çalışmaya başladığını biliyorduk. Pasaportlarımızı alan polisin pasaportlarımızı kapaklarını bile açmadan kenara koyduğunu görmüştük. Koyduğu yerde de baya kaldı. Bulunduğu camın önünde dolanınca ‘git otur’ deyip pis pis gülüyordu. Gelen ilk kişiler olmamıza rağmen bizden sonra gelen tır şoförlerinin işlerini önce bitirdi. Baya uzun bir süre sonra pasaportların ilk işlemlerini yapıp arkadaki bir odaya götürdü. O odadan 2 dakikada çıktı pasaportlar ama yine o gıcığa verdiler. Cam fanusundan elinde pasaportlarla çıkıp bisikletlere yanaştı ve alakasız sorular sordu. Bir sınır polisinin soru sormasından doğal bir şey olamaz ama sorduğu soru bisikletlerin fiyatı olunca artık attı benim kafanın tasları… Gerçi atsa napıcan? Atıyo da ona mı atıyo? Sinirimden içime içime köpürürken sonunda verdi pasaportları gıcık polis. Çok fazla vakit kaybetmiştik. Sıcağa kalmamak ve vakit kaybetmemek için hızla Türkmen kısmına geçtik.

İran’da 44 gün kaldık ve maalesef vize işlemleri sebebiyle sadece 9 gün pedallayabildik. Toplamda 516 km pedalladık.

Kuşbakışı Kaşan

Shiraz’dan Tahran’a döndüğümüzde tatil olduğu için vize başvurularının bir kısmını halledip, 3 gün kalıp, ardından da Kaşan’a gittik. Tatil olduğu için Tahran çok boş ve güzeldi ama yine de kös kös oturmak yerine Kaşan’a gidip gelelim dedik.

Kaşan, Tahran’a yakın, o sebeple gece yolculuğu yapmadık. Sabahtan terminale gidip VIP olmayan biletleri 95000’ten 90000’a indirip aldık. Normalde 3 saat sürmesi gereken yolculuk, dolmuşvari ilerlediğimiz için 4 saat sürdü. Otobüs terminali şehrin uzağında, o sebeple şehirden geçerken durduğu yerde inmek en hayırlısı. Aksi takdirde gittiğiniz yolu tekrar geliyorsunuz.

Genelde şehirde nerelerin gezileceğine dair programı ben yapıyorum. Ay sormayın valla, tembel hepsi bunların; nasılsa anlamıyorlar yardırayım gitsin…  Önceki yazılarımı okuduysanız UNESCO Dünya Mirası Listesi saplantılı olduğumu anlamışsınızdır. Bu konudaki istikrarımı korudum ve ilk durağımızı listedeki Fin Bahçesi olarak seçtim. 1590 yılında tamamlanan bu bahçe, günümüzde hala varlığını koruyan en eski Pers bahçesidir. İran’a gelip de bir Pers bahçesi görmeden gitmek ayıp olurdu, ben de en okkalısını seçtim o sebeple. Giriş, kişi başı 150000 riyaldi.

D0418 (7)-FOW-Iran

Bahçeden sonra merkeze dönüp Kaşan’ın ünlü geleneksel evlerinden birini görmeye gittik. Birçok seçenek var; biz 1880’lerde Tabatabaei ailesi tarafından inşa edilenini seçtik. Giriş 100000 riyaldi. Birçok avlusu, ahırı olan; her şeyi bir arada tek parça ve mükemmel oymalara sahip bir evdi.

Bizi ağırlayacak kimse bulamadığımız için hostelde kalmak zorundaydık ve rehber kitaplardan bulduğumuz Ehsan Guest House’a yerleştik. Zaten Kaşan’da sadece 2 tane guesthouse var; 4 kişi toplam 50 $ ödedik. Çardaklarla ve havuzla dizayn edilmiş kocaman bir avlusu var. Gölge altını bulunca, sıcaklık biraz düşene kadar hemen öğle uykusu pozisyonuna geçtik tabii ki. ‘‘Sıcaklığın düşmesi’’nden kastım da; 40 dereceye düşse, bize yetiyor.

D0418 (70)-FOW-Iran

Ertesi gün Agha Borzog Camisi’ne gittik. İran’da şimdiye kadar gördüğümüz camilerin aksine, çoğunlukla mavi çinilerle döşenmemiş ve sıvalı haliyle kalmıştı. Bizden başka turist olmadığından baya ıssızdı. Bu sebepten olsa gerek buraya içimiz pek bi kaynadı.

Sonra, akşam 5’te açılan Kaşan kapalı çarşısına gittik. Sabah bazı dükkânların açık olduğu, öğle sıcaklarında ise hayalet çarşıya dönen bu mekân, şimdiye kadar gördüğümüz çarşılardan çok da farklı değildi. İnternete Kaşan yazdığında ilk çıkan resimler arasında olan çayevine gelince biraz etkiledi tabi. O resimler boşuna çekilmemiş. Ama esas vuruş, amcanın birinin gelip ‘çatıya çıkmak ister misiniz?’ sorusuyla olacaktı. Çıkarmak için kişi başı 50000 istedi ama ‘yok’ deyince yine de çıkarttı. Cennete düştük, tarihe daldık çıkamadık, aktörsüz film sahnesi izledik, Kaşan’a kuşbakışı baktık… Önceki yazımda ‘Sırf Nasir-ol Molk müzesi için Shiraz’a gidilir’ demiştim ya; sırf bu çatı için İran’a gelinir be ya…

Ertesi gün, önceden bizi sokakta bulup elimize kartını tutuşturan taksiciyle 80 km uzaklıktaki Abyaneh köyüne gittik; gidiş dönüş 4 kişi toplam 20 $… Yol bir çölden geçiyordu. Çölün ortasında ise yüzlerce askerli, tanklı bir alanda vardı. Taksici gencin anlattığına göre burası nükleer santralmiş. Korumayı abartmışlar sanki biraz…

Taksici bizi Abyaneh’de 2,5 saat bekledi. Burası, bizim beyaz Mardin evlerinin pembe versiyonu… Etraftaki topraklar pembe olunca haliyle yaptıkları evler de o renk çıkıyor ve harika bir tablo oluşturuyor. Abyaneh köyü, İran’ın en eski köyü ve Sasani dönemi Farsça’sını konuşuyorlar. Abyaneh kadınları, çoğunlukla kara çarşaf değil de sadece başlarını ve omuzlarını örten beyaz üzerine kocaman pembe ya da kırmızı çiçekli başörtüsü kullanıyorlar. Çevrelerinde olan onca değişime rağmen kültürlerini yüzlerce yıldır korumayı başarabilmişler.

Gezimiz bitip de Kaşan’a döndükten sonra otelde biraz dinlendik ve sonra bizi Abyaneh’e götüren taksici, başında anlaştığımız gibi bizi şehir dışındaki terminale ücretsiz bıraktı. VIP otobüse kişi başı 100000 verdik. Normal otobüsten farkı sadece 5000 imiş.

İsfahan; Tavallod mübarek

Vize başvurularımızın bir kısmını yapıp 1 hafta sonraya teslim alma randevusu alınca boş durmayıp İsfahan’a gidelim dedik ama fazla vaktimiz olmadığı için otobüsle. İsfahan’a giden otobüsler, Tahran’ın Arjantin terminalinden kalkıyor. İran’da VIP ve normal olmak üzere 2 farklı otobüs var. Turist olduğumuzu görünce ‘normal yok, siz VIP ile gidin’ diyorlar direk olarak. VIP 275000, Normal 170000 riyal… VIP’yi 250’ye indirttik. Elimizde biletlerle beklerken muavinler bizi hangi otobüse yerleştireceklerine karar vermeyip birden tekme tokat birbirine girdiler. Bizim biletler ellerinde paramparça oldu tabii haliyle. Uçuşan tekmelerin arasından yerdeki minnak bilet parçasını kaptım kaçtım. Bilet alırken bize çeviri yaparak yardım eden 2 tane kadın, elimde yırtık bilet parçasıyla kavga edenlere bön bön baktığımı görünce tekrar yardıma koşup biletlerimizi yenilettiler. Sonra da kavga hala devam ederken kendi otobüslerine bindirdiler. Otobüs Tebriz’den Tahran’a geldiğimizle aynı konforda, ama o VIP değildi. Sadece birkaç bisküvi verdiler. Yani 2 tane bisküviye 100000 riyal fazladan bayılmış olduk. Ama bisküviler nasıl bir kutuda geldi? Üzerinde ‘seyrüsefer’ yazan bir kutuda… Anaaaam tutmayın beni, beyin bedava, hemen 90lar repertuarımdan indirdim Sertab’ın ‘Seyrüsefer’ şarkısını, başladım söylemeye: ‘Ben aşksız neyleyim herkesteki bedeni? Ben dururum tende, can seyrüseferde’… Söyledim de söyledim, ta ki bizimkiler İran’da sokakta şarkı söylemenin yasak olduğunu hatırlatana kadar, uppss!

D0409 (1)-FOW-Iran

İsfahan’a sabah 6 gibi vardık. Couchsurfing’den kalacak yer ararken Mahdi adında birisi ağırlayamayacağını fakat gezdirebileceğini söylemişti. Kendisi aslında mimar ve tarihe meraklı fakat şu anda bir atış kulübü var ve onunla ilgileniyor. Sabahın o vaktinde çıkmış terminale gelmiş, termosta sıcak su ve çay-kahve getirmiş. Kahveleri içtikten sonra belediye otobüsüne binerek Zayandeh nehri kenarına gittik ve Safavi Kralı tarafından 1650 yılında yaptırılan Khaju ve Allahverdi Han tarafından 1599 yılında yaptırılan Si-o-Seh (33 gözlü) köprülerini gördük. Tekrar belediye otobüsüne atlayıp şehir merkezine gittik. İner inmez daldığımız ara sokaklardaki bakır boyama ustaları bizi fazlasıyla etkilemişken bir kemerin altında geçip tamamen farklı bir dünya olan ve UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndeki kelimelerle anlatamayacağım Nakş-ı Cihan Meydanı’nda bulduk kendimizi.

Mahdi’yi bir ara gözden kaybetmiştik; meğer bir markete gidip kahvaltılık almış. Meydandaki bir ağacın altına oturup yanında getirdiği tabaklarda bize kahvaltı hazırladı. Her şeyi düşünmüş adam ya, bu kadar misafirperverlik beklemiyorduk. Kahvaltının ardından Ali Kapı Sarayı’na girdik. Girişte Tahran’da tanıştığımız arkeolog Kimiya’nın verdiği 5 kişilik davetli biletlerini kullanmak istedik ama kapıdaki görevli biletlerin ne olduğunu anlamadı ama Kimiya’yı arayıp durumu anlattık ve bütün meydanın müdürünü aradı. Artık Kimiya ne dediyse, Müdür bu görüşmeden sonra kapıya kadar çıkıp özür diledi bizden ve elimizdeki ücretsiz giriş biletlerini kullanmadan meydandaki bütün eserleri gezmemiz için girişlere emir verdi. Biletlerimizi Shiraz ve Kashan’a saklayabileceğiz, yuppiiii…

Ali Kapı Sarayı, 1600’lerin başında Osmanlıları topraklarından çıkaran (tarih derslerinden biliyoruz yani bu amcayı) Safevi Şahı I. Abbas’a ev olarak inşa edilmiş. Sonrasında meydanın diğer kenarında bulunan 1611’de yapılmış Şah Cami ve sarayın karşısında bulunan, 1618 yılında sarayın kadınları için yapılmış ve saraydan alt geçitle bağlanan Şeyh Lütfullah Cami’ye gittik. Mahdi’den ayrıldıktan sonra, gece yolculuğunda uyuyamamanın ve ardından bütün gün ayakta durmanın acısını meydanın çimlerine uzanarak çıkardık. Meydanı çevreleyen kemerlerin altındaki kapalı çarşıyı ertesi güne bıraktık ve bizi ağırlayacak olan Soroush’la buluşmaya gittik.

Soroush tamamen başka bir anı, geç bulunmuş ve hiç kaybedilmemesi gereken bir dost; ailesi ise 2. ailem, en güzel hikâyem! Kendisi 8 yıldır Malezya’da okuyor ve çalışıyor. İran’a 3 aylığına ailesine ziyarete gelmiş. Daha fazla kalamıyor askere gitmek zorunda kalacağı için. Yakında Malezya’daki macerasını bir bisiklet turuyla sonlandırıp ardından Avusturya’ya okumaya gidecek. İlk gece birkaç gün önce çölde kamp yapmaya gittikleri için çok geç gelen (aileye gel) annesi Betül (Beti) ve babası Ali ile tanışamadık. Evleri, içinde havuz bulunan minik bir saray yavrusu…

İsfahan’daki 2. günümüze Beti’nin mükemmel kahvaltısıyla başladık. Aslında planda yoktu ve yolda giderken bir şeyler alırız diye düşündüğümüz için Mahdi’yle buluşmamıza 20 dakika geç kaldık. Hatalıyız ama karşımızda ‘Nerede kaldınız?’ dercesine saatini gösterip ‘nıtç nıtç’ yapan birini görünce ‘Zorla mı çağırdık?’ demeden edemiyor insan. Gerçi dünden de doluyuz biraz; iyi bir insan Mahdi ama nerede duracağını bilmiyor. Asker gibiydik dün; ‘Emret komutanım!’ Ne zaman yemek yiyeceğiz, ne zaman mola vereceğiz (ki hiç vermedik) her şey onun kontrolündeydi. ‘Ay amma söylendin! Madem o kadar söylenecektin, 2. gün neden buluştun?’ derler adama! Ay ne bileyim; özündeki iyilik sebebiyle insan gıkını çıkaramıyor sanırım; katlanıyorsun karşıdakinin kalbini kırmamak için. Neyse bu kıymet bilmez modumuzdan çıkıp bizi götürdüğü Cuma Cami’nin ihtişamıyla unuttuk her şeyi. İnşaatı 770’lerde başlayan camiye, Nizam-ül Mülk’ün (1086)  bile katkısı olmuş. Nizam-ül Mülk ya, bizim Nizam-ül; tarih derslerinde duyup da sınavda bir türlü doğru yazamadığımız isme sahip ünlü vezir. Bu camide de biletlerimizi kabul etmek istemediler. Kimiya’yı araması için Mahdi’den rica ettik ama soyadını söyleyemediğimiz için aramak istemedi başta!? Soyadını bilmediğin bir kadını aramak ayıpmış, tövbe tövbe… Turistlerin İranlı’ların, İranlı’ların turistlerin fotoğrafını çektiği bu kalabalık yerden sonra öğle yemeği için ‘beryani’ yemeye gittik. Bizdeki büryan ile ilgisi yok, lavaş-pide karışımı bir ekmeğin içine kuzu etinden yapılmış hamburger köftesi kılıklı bir köfte ve ciğer ezmesi konularak servis ediliyor. Ayrıca masaya nane ve ekşimsi bir tadı olan ottan koyuyorlar. Üzerine de tatlı olarak bir manavda tesadüfen gördüğümüz bir çeşit kavundan yedik.

Yemekten sonra Mahdi’nin ‘sizi çok etkileyici bir yere götüreceğim’ gazıyla heyecanlanıp kendimizi İran-Irak savaşı şehitleri mezarlığında bulduk! Bilumum akrabalarının mezarlarına gidip dua etmesini bekledik. Charlotte da mimar olduğu için, Mahdi’nin aşırı mimari açıklamalarına ve aşırı davranışlarına en sabırlımız oydu ama biz dayanamayıp sabah kursu olduğu için bize katılamayan Soroush’u aradık. İlk sorusu ‘Orada ne işiniz var be?’ oldu haliyle. Sonra hemen hangi otobüse binip, nereye gitmemiz gerektiğini ve orada buluşacağımızı söyledi. Mahdi’nin duaları bittikten sonra kontrolü elimize alıp onu da ikna ettik ve Soroush’un söylediği güvercin kulesine gittik. Kapalıymış ama çimenliğinde uzanıp dinlendik biraz. Kontrolü kaybeden Mahdi’nin canı sıkıldı ve vedalaşıp ayrıldık. Şöyle bir baktım yazdıklarıma, pek de kıymet bilmez bir tutum takınmışım ama her ayrıntıyı buraya yazamıyorum. İşte küçük ayrıntılar baydı bizi. Ama yine de minnet borçluyuz kendisine, o olmasaydı birçok tecrübeden mahrum kalacaktık. Vedamızı ettikten sonra meydana dönüp, dondurmaları alıp uzandık çimlere… Dinlenip eve döndüğümüzde yine eğlenmeye giden Beti ve Ali’nin bizim için yapıp bıraktığı ‘kookoo sabzi’ yemeğine gömüldük. Buradan Türk aşçılara, anneme, tüm annelere sesleniyorum; lütfen kookoo sabzi yapmayı öğrenin ya… Nasıl güzel bir şeysin sen öyle? Garip garip yeşilliklerin yumurtayla kızartılmasından yapılıyor ama detaylarını öğrenemedim maalesef.

Ertesi sabah Soroush’un yakında kuaför açacak olan ablası Najme’ye kendimi teslim ettim ve pişman olacağımı bile bile bir bisikletçinin asla olmaması gereken uzun saçlara elveda dedim, pühühüh… Ardından Soroush ve yeğeni Kamyar ile önce Vank Katedrali’ni, sonra da Farsi’lerin tarih boyu yaptığı savaşları anlatan resimlerin duvarlarına yapıldığı Çehel Sütun Sarayı’nı (40  sütun) gezdik. Vank katedralinde ücretsiz biletlerimiz geçmedi. O yüzden İranlı’nın 1 tane aldığı biletten 5 tane alıp içeri girdik.

Akşama da her zamanki gibi dışarıda olan ailesine katıldık; bir arkadaşlarının yazlık evinde mangal partisi. Oraya giderken Soroush’un yengesi Melodi’nin kullandığı arabadaydık. İranlı bayanlar arabaları çok çılgın kullanıyor. Nedenini sorduğumda hiç beklemediğim bir cevapla karşılaştım: ‘Özgür olabildiğim tek yer arabam!’

Ev koca koca duvarların arkasına saklanmış. Bahçe kapısı açılana kadar hiçbir şey anlaşılmıyor; açıldığında ise kocaman eriklerle kayısılarla dolu dev ağaçların olduğu bir cennete giriyorsunuz. Paralel evren sanki; çoğu kadının başörtüsü takmadığı, bazılarının kısa kollu bluz giydiği başka bir dünya… Ev sahibinin kebap dükkânı varmış, ee haliyle döktürmüş de döktürmüş amcam. Kebaplar pişerken, meyve, kuruyemiş, şekerlemeler ve en mühimi ev yapımı bira geldi. Kebaplar ve pilav 15 dakika içinde tükendi. Ardından çocuklar sırayla şarkı söyleyip hünerlerini gösterdi. Ardından da başka bir teyze… Çok içli söyledi teyzem, ne dedi anlamadım ama içli olduğu belliydi. Sonra birden elektrikler gitti ve birisi evin içinden süslü bir tepsinin içinde mum getirdi. Sonra hep beraber başka bir şarkı söylemeye başladılar. Meğer saat 12’yi geçmiş, benim 30. doğum günüm olmuş ve o şarkı da doğum günü şarkısıymış: ‘Tavallod, Tavallod, Tavallodet mübarek’… Beti hazırlamış tepsiyi… Ne deyim ki ben şimdi? Ne yazsam anlamsız… Ailemden, arkadaşlarımdan binlerce kilometre uzakta bana bu duygu selini yaşatan kocamaaan yürekli insanlar… Onların detaylı fotoğraflarını koymak, güzel yüzlerini sizlerle paylaşmak isterdim ama maalesef fotoğraflarda başları açık olduğundan kabalık etmek istemedim.

Ertesi güne, Nico’nun uzun zamandır ailemizle ve arkadaşlarımızla uğraştığı doğum günü videosuyla başladım ve tabi ki hasret dolu gözyaşlarıyla devam ettim… Üzerine de Eric’in çikolatalı, Nico’nun muzlu keki ve Saffari ailesinin gülen yüzünü aldım hediye olarak.

D0412 (15)-FOW-Iran

İsfahan’a ve bu güzel insanlar veda etme vaktidir artık…

Bir bisikletçinin İran sofrası ile imtihanı

Marand – Tebriz arası kuru meyveciler, pestilciler, piknikçiler arasından ilerledik. Eric’in pestilleri kaç gündür bayrak sanmasına ne demeli bilemiyorum:) Bir ara garip bir bitki satıldığını gördük. Yola dizilmiş onlarca satıcı. ‘Ne ola ki acaba bu?’ diyerek durduğumuzda fotoğrafımızı çekmek için gelen bir aile, bir demet hediye etti. Üstü brokoli görünümlü, uzun saplı bir bitki. Üstünü kesip, sapın kabuğunu soyup yiyorsun. Hiçbirimiz sevmedik, ekşimsi bir tadı vardı. Azerice’de ‘uşkun’, Farsça’da ‘rivas’ deniyormuş.

D0400 (2)-FOW-Iran

Öğle yemeği için durduğumuz yerde başka bir piknikçi aile vardı. Kızları hemen yanımıza gelip fotoğraf çektiler, sonradan da yemek getirdiler. Biz de kuşkunlarımızı verdik:) Önümüzde İran’dan olmadığı bariz olan bir kamyon durunca Nico koşup plakasına baktı. Tabii ki Fransa! Başka neresi olacaktı? Nerde böyle garip garip araçlar var, hepsi Fransa’dan! 5 çocuklu Seban ailesi, çocuklarından 2 tanesiyle 3 ay önce Fransa’dan yola çıkmışlar 5 yıllığına. İnşaat mühendisi babanın eski itfaiye kamyonetinden karavana dönüştürdüğü araçlarıyla ulaşmayı planladıkları ülke şimdilik Moğolistan…

D0398 (13)-FOW-Iran

Kandil sebebiyle 3 günlük tatilden dönenlerin oluşturduğu çılgın trafikte Tebriz’e vardık ve doğruca Hossein abinin evine gittik. Mahtab ve annesi Rana teyzenin hazırladığı mükellef sofra sonrası temizlendik ve Mahtab saçlarımızı evde açabileceğimizi, Hossein abiden çekinmemize gerek olmadığını söyledi. Hoppaaaa saçlara özgürlük….

D0398 (18)-FOW-Iran

Tebriz’de 3 gece kaldık. Bisikleti onarma ve şehri gezmekle geçti günlerimiz. Mavi cami, belediye binası ve saat kulesi, Alişah camisi (Erk-e Alişah), El Gölü, Tebriz kapalı çarşısını gezdirdi Hossein, Mahtab ve Aref bize. Aref çok güzel İngilizce konuştuğu için tur rehberimiz oydu. Annesi, bizimle gezmesi için bir gün okuldan kaytarmasına bile izin verdi.

 

Tebriz’deki son gecemizde Mahtab’ın annesi Rana’nın evine davetliydik. Salonları bizim ev kadar. İran evlerinin çoğu aşırı lüks mobilyalarla döşenmiş. Koltuklar duvar kenarları boyunca dizili ve bizdekinin aksine orta kısımda sehpa falan yok. Yine harikalar yaratmışlardı sofrada. Genelde konsept aynı; çorba, pilav, salata ve bazen de adana görünümlü kebap… Sonunda da bir yerlerden buldukları Türk kahvesini pişirerek zirvede kapanış yaptık:)

D0400 (85)-FOW-Iran

Ertesi gün, Tahran’a otobüsle gitmek için terminale gittik. Gönül isterdi ki kuzeyden, Hazar Denizi’nin kıyısından pedallayıp Tahran’a varalım fakat sıradaki ülkelerimizin vize işlemleri uzun süreceği için ve Nico’nun o kadar vizesi olmadığı için maalesef otobüse binmek zorunda kaldık. Kişi başı 280000, bisikletimiz için bisiklet başına 100000 riyal verdiğimiz otobüs 40 dakika gecikmeli kalktı. Bilet fiyatını ve bisiklet için alınan rüşveti Hossein abi indirtti sağ olsun. Tek başımıza olsaydık 2 katı olacaktı. Zencan’da 30 dakika mola verdik ve Tahran’da Azadi terminalinde indik. Tahran’da 30 tane terminal olduğundan ve hangi şehre gideceğine göre terminal de değiştiğinden yazıyorum bu detayları.

Terminalden ayrılıp interneti olan bir kafe bulana kadar ki sürüşümüz dillere destandı. Daha önce bu kadar çılgın bir trafikte sürmedik. Türk bayrağını gören araba, motosiklet ne varsa yavaşlayıp ‘Türk müsün?’ diye soruyorlardı. Arkadaş Türk olmasam niye takayım bayrağı ya? Arabalar, her boşluktan fırtan motorsikletler kadar tehlikeli değildi. İnternetli bir kafe bulur bulmaz, ucuz otelleri araştırdık ve karar verdiğimiz oteli ararken bizi gören bir çiftle sohbete daldık. Ermeni bu çift bizi hemen evlerine davet etti ama evleri elçiliklerden uzakta olduğu için maalesef reddetmek zorunda kaldık. O yüzden hemen oradaki sandviççi de akşam yemeğine davet ettiler. Kadın çok güzel İngilizce konuşuyordu. Tahran’ın Ermeni mahallesinde yaşıyorlarmış. Ermenilerin evde alkol yapıp içmeleri serbestmiş ama tabi ki evde yapılan o alkol o evde kalmayıp el altından tüm İran’a dağıtılıyormuş. Bu Ermeni çiftten ayrıldıktan sonra Markazi otele yerleştik. 3 kişilik oda için 55 $ ödedik toplamda ve yere dördüncümüz için yatak açtılar. Bu otelde 2 gece kaldıktan sonra Couchsurfing’den bulduğumuz Mahdi ve Zahra’nın evine geçtik. Arkadaşlarını davet ettikleri muhteşem bir ziyafet vardı. Arkadaş, bisikletçiye yapılır mı bu ya? Makarna yemekten mide olmuş kocaman. Bir yandan ‘aman öküzlük yapma, sakin ol, yavaş ye’ diyen iç ses; bi yandan ölümüne dalacağın yemekler… Offff of…

Bu ziyafette arkeolog Kimiya ile tanıştık. Kimiya İran’daki çoğu müze ve arkeolojik alana ücretsiz girmemizi sağlayacak olan biletleri verecekti. Bu ülke hiç öyle televizyondan gördüğümüz gibi değil! Mesela bu akşam akrabalık derecesi olmayan bir sürü kadın ve erkek aynı evde toplandı, kadınlar eve girer girmez başörtülerini ve hicaplarını vs. çıkardılar ve saat 2’ye kadar sohbet muhabbet eğlenildi.

D0403 (6)-FOW-Iran

Ertesi gün Mahdi ve Zahra’nın arkadaşlarıyla Tahran’a arabayla birkaç saat uzaklıktaki 3000 m yükseklikte bulunan Lar gölüne pikniğe gittik. Yolun kendisi, piknikten daha maceralıydı çünkü yer yer dere geçen taşlı delikli bir yoldu ve birkaç kez arabadan inip iterek saatler sonra vardık göle. Ben vazgeçerler diye düşünmüştüm ama İranlıları piknik söz konusu olduğunda hiçbir zorluk yıldıramıyor. O piknik yapılacak! Yolda birçok kadın – erkek dağ bisikletçisiyle karşılaştık. Kadınlar taytlarının üstüne popo kapatıcı mini bir etek çekmiş ve gayet şık olmuşlardı. Göle varır varmaz, bayanlar 3 farklı sosta hazırlanmış rengârenk tavukları dizdi şişlere, erkekler de asli görevleri olan mangalı yakmaya koyuldular. Yandaki piknikçilerin şişme botlarını ödünç aldık gölde tur yapmak için. İran’da Perşembe ve Cuma günleri tatil ve bugünlerde Tahran boşalıyor. Herkes doğaya akıyor. Bu sebeple piknik dönüşü Cuma akşamı trafiğine denk geldiği için 5 saatte döndük ama eve gitmedik! Neden? Çünkü bu insanlar yorulmak nedir bilmiyor ve tam gaz eğlenceye devam ediyorlar. Pikniğe gittiğimiz 3 araba olarak Mahdi’nin kız kardeşinin evine gittik saat 11’de akşam yemeği için! Âlemci adamlar ya… Baskıya rağmen bizden iyi eğleniyorlar.

Mahdi ve Zahra bizi toplamda 5 gece ağırladılar. Vizeler yüzünden Tahran’da birkaç gün daha kalmamız gerekiyor ama onlarda yeterince kaldığımız için başkasına taşınma vakti geldi artık. Fransız okulu müdürü Sebastien ve karısı Nathalie, Tahran’da kaldığımız tüm süreç boyunca bizi ağırlayacaktı. Fransız okulunda 10 yaşındaki öğrencilere sunum yaptık. Daha doğrusu Nico, Charlotte ve Eric yaptı:) Öğrencilerin arasında 3 tane Türk vardı. Bana ne oluyorsa? Sanki hiç Türk görmedim. Ama yaban ellerde öyle oluyor işte, memleketten birini görünce bağrına basasın geliyor, napıcan, hasretlik işte…

Tahran’daki 8 günlük maceramızdan sonra bekle bizi İsfahan, geliyoruz!

Warmshowers kralı Akbar

Önceki gün yaşadığımız kötü olaydan sonra kaldığımız yeri bir an önce terk etmek ve bir daha polis ya da asker ile karşılaşmamak için erkenden kalktık. Yeterince erken kalkamamışız ama! Çünkü bisikletleri yüklerken karşı evden çıkan elemanın ilk önce ‘evli misiniz?’, ‘evet’ cevabı aldıktan sonra da ‘Allah katında da evli misiniz?’ sorusuna maruz kaldık. Sana ne? Sa-na-ne? ‘Evli misiniz?’ yeterince onu ilgilendirmeyen bir soru iken bir de Allah’ı karıştırıyor yaw, gel de sinirlenme, tövbe tövbe… Yaw bir ‘merhaba’ de, ‘günaydın’ de; sonra sor bari sorunu! Dili anlamak güzel olduğu kadar sorumluluk isteyen de bir durum! Dördümüzün sözcüsü / tercümanı oluverdim İran sınırına girdiğimizden beri.

Charlotte zehirlendiği için bugün de halsiz. Baya yavaş ilerliyoruz. Hala Nahcivan sınırına paralel ilerlediğimiz ve arada askeri araçlar geçtiği için fotoğraf çekmeye de tırsıyoruz. Öğlene doğru yağmur altında Julba’ya vardık. Bu şehir ‘free zone’ yani vergiden muaf. Bu sebeple Türk yatırımcıların çok ilgisini çekmiş. Ee haliyle memleketimden ürünlerle hasret giderdim. Manavdan alışveriş yaparken Türk olduğumu anlayan bir adam sohbete başladı. Restoranında bir Türk çalışıyormuş ve Türkleri çok seviyormuş. Bütün alışverişimi ödedi ve üzerine birkaç tane de elma aldı. Sabahki sorularıyla sınır tanımayan elemandan sonra böyle bir güleryüzle karşılaşınca İran’ı sevmeye başlıyoruz haliyle:) Charlotte daha fazla gidemeyeceği için şehrin girişinde gördüğümüz parka kamp atmaya karar verdik. Tuvaleti de var; doya doya kullansın Charlotte, yazık. Parka vardığımızda herkesin çadırlarını çardak altlarına kurduğunu görünce birine ‘acaba toprağa çadır kurmak yasak mı?’ diye sorduk. Sorun olmadığını söyleyip mangallarından tavuk ve bir tabak çekirdek verdiler. Hah işte bu, Charlotte’un çekirdek ile imtihanını atlatıp bundan sonra aylarca gördüğü her yerde çekirdek almasına sebep olacaktı:)

D0396 (11)-FOW-Iran

Sabah Charlotte hala kötüydü ama yine de yola çıkmak istedi. Parkın çıkışında İranlı bisikletçi Hossein abi ile karşılaştık. Anlaşmak biraz zor oldu ama karısı Mahtab’ı arayıp onunla konuşturdu beni. Hürrem Sultan izleye izleye Türkçe’nin dibine vurmuş kendisi, konuşmuyor şakıyor resmen. Bizi Tebriz’deki evlerine davet ettiler. Hossein abi de 1 haftalık turdan dönüyormuş, o yüzden beraber pedallamaya başladık. Kısa bir süre sonra Charlotte artık dayanamadı ve Hossein abi onlar için bir araba durdurdu. Durumu anlatıp Marand’da kalacağımız yerin adresini verdi ve birkaç saatliğine vedalaştık.

İran’da yanından geçip de korna çalmayan araba yok. Biz çok da hoşnut değiliz bu gürültüden ama bir ara Hossein abi ‘ne kadar derdim tasam varsa, şu arabalar selam verince hepsi geçip gidiyor’ deyince aslında ne kadar da yanlış yorumladığımı anladım. Tek bir cümle ama sana neleri hatırlatıyor, sana kendini gösteriyor, yüzleştiriyor kendinle. Böyle anlar yaşamak için yollardayım işte ve şu ülkeye girdiğimizden beri burnumuz boktan çıkmamış olsa da bu ders veren tek cümle yetiyor hepsini unutturmaya.

D0397 (2)-FOW-Iran

Yolda devam ederken 8 ay önce Bangkok’tan başlayan Alman bisikletçi çift Anna ve Yan ile karşılaştık. İran’ın güneyinden geliyorlarmış. Türkiye’ye geçeceklermiş. Bisikletçileri görmeye başladık artık yavaş yavaş. Buradan sonra Çin’e kadar rotalar hemen hemen aynı olacak ve bir sürü bisikletçi ile tanışabileceğiz.

D0397 (4)-FOW-Iran

Akşama doğru Marand’a vardığımızda doğruca Akbar Naghdi’nin marketini bulduk. Kimdir bu Akbar? Marand’dan geçip de onun tarafından ağırlanmamış bisikletçi duymadım. Tırcı arkadaşları Marand’a yaklaşan bisikletçi görürse hemen onu arıyor ve Akbar da yola çıkıp karşılıyor. Hatta bazen İran’a girmeden o sizi internetten buluyor, bizde de olduğu gibi. Biz Türkiye’deyken nereden bulduysa facebook hesabımıza mesaj atmış ve Marand’a davet etmişti. Aylar önceden ayarlanan bu buluşmayı sonunda gerçekleştirdik. Charlotte ve Eric’in hastaneden dönmesini beklerken bize bisikletçilerle çektirdiği fotoğraflardan oluşturduğu albümünü gösterdi. Fransız bisikletçiler çok olduğu için onlara özgü bir albüm var. Birkaç Türk de geçmiş: Olcay Güzel, Oğuz Tan, Öznur Aras Ekici (çocuğu ve kocasıyla) ve tanımadığım bir bey… Biz 562. Ve 563. konuklarıyız. Charlotte hastanede almış serumu, taş gibi döndü maşallah. Gerçi bu sefer de Eric’in rengi bi sararmıştı 70 $’ı hastaneye bayılınca:) Lokal insanlar için çok ucuz olan hastane, yabancılardan 10 kat daha fazla alıyor; müzeler de aynı maalesef. Hossein abi’nin bugünkü amacı Tebriz’e varmaktı ama bizimle uğraşmaktan baya vakit kaybettiği için buradan bir araç tutup gitmek zorunda kaldı. Ertesi gün buluşmak üzere vedalaştıktan sonra Akbar’ın arkadaşının oteline yerleştik herhangi bir ücret ödemeden. Pasaportlarımızı alıp yaptırmamız gereken kaydı yaptırdı. Sonra da bizi başka bir arkadaşının restoranına yemeğe götürdü arabasıyla. Bütün bunlar için cebinden mi harcama yapıyor yoksa arkadaşlarıyla ilişkisini mi kullanıyor anlamadık ama ne şeklide olursa olsun yaptığı bu iyilikleri unutmayacağız.

Sabah Akbar’ın marketindeki İran’da sürekli karşılaşacağımız havuç reçelli mükellef kahvaltıdan sonra marketinden eksiklerimizi giderdik, bir nevi teşekkür… Makarnaya koymak için kuru soya (kurutulmuş kıyma görünümlü) almamızı önerdi. Daha önce ağırladığı birkaç bisikletçiden öğrenmiş; baya tat veriyormuş. Aldık bakalım, deneyeceğiz. Sonrasında da bizzat bisikletiyle önderlik edip bizi şehir merkezinden çıkardı. Hoşça kal warmshowers kralı Akbar…

D0398 (5)-FOW-Iran

 

 

error: Content is protected !

Pin It on Pinterest