Bizim gözümüzden İsviçre

22

HAZİRAN 2014
D+70 – Km 2.263
İsviçre
İsviçre’den kareler… Cenevre Gölü’nden Konstanz Gölü’ne kadar geçtiğimiz Gruyere, Bern, Interlaken ve Zürih

Turumuzun 2. Ülkesi İsviçre

Fransa’da pedalladığımız 70 günden sonra turumuzun 2. ülkesi olan İsviçre’ye girdik. Girer girmez kendimizi Cenevre’de bulduk. İlk iş olarak İsviçre bayrağı aramaya koyulduk. Ben bisikletimdeki Türk bayrağının altındaki Fransa bayrağını çıkarıp yerine İsviçre bayrağı takacaktım. Nico ise bölgesi Breton’un bayrağı ve Fransa bayrağına ek olarak İsviçre bayrağını takacaktı. Yol üstündeki bir pazar yerinde Türk bayrağı asılı tezgâhı görünce hemen daldık tabii. Canım Türk’üm; hemen çaylar ikram edilir, hikâyeler dinlenir. Derdimize derman olup bize kendi bayraklarını verdiler. Vedalaştıktan sonra Cenevre gölüne yani Cenevre’nin kalbine indik. Gölün ortasına çılgınca yükselen bir fıskiye yapmışlar. Öyle bir fıskiye ki bize “Cenevre’de bir numara yok, en azından önünde fotoğraf çektirebileceğiniz bir şey olsun diye beni diktiler buraya ” diye haykırıyordu. Biz de her turistin yapacağı gibi bu çağrıya cevap verip fotoğrafımızı çekip, şehir dışına doğru düştük yollara.

 

D0070 (3)-FOW

D0070 (12)-FOW

 

İsviçre’deki ikinci durağımız olan Lozan’ın şehir merkezi de pek açmadı bizi. “Sadece kilisesinin kulesine çıkıp şehir ve göl manzarası izlemek için buraya gelinmez” diye düşünürken kendimizi Olimpiyat Müzesi’nde bulduk. Müze çıkışında ise “Sadece bu müze için bile İsviçre’ye gelinir” diyordum. Olimpiyatları çok detaylı takip eden biri olmamama rağmen küçük sayılabilecek bu müzede 4-5 saat geçirdik. Müzelerdeki bütün açıklamaları okuyan sabırlı tiplerden de değilim ama buradaki açıklamalar, videolar, resimler, objeler vs. her biri ayrı ayrı beni içine çekti. Hatta itiraf etmek gerekirse Olimpiyat açılış konuşmalarıyla ilgili bir video sonrasında birazcık gözyaşı dökmüş olabilirim:)

 

D0072 (3)-FOW

 

Lozan çıkışında İsviçre’deki 11 UNESCO Dünya Mirası’ndan biri olan Lavaux üzüm bağları, 14 km uzunluğu ve çılgın rampalarıyla bizi bekliyordu. 1000 yıldır üzüm yetiştirilen Lavaux, 2007 yılından beri UNESCO Dünya Mirası listesinde. Göl, karlı dağlar ve üzüm bağları… Bir arada çok şık duruyorlardı…

 

 

İsviçre’deki üçüncü durağımız Gruyère idi. Burası duyulmamış bir şehir ama yine de buradaki peynir yapımhanesi ‘La Maison du Gruyère’ bizi buraya çekti. Bilet aldığımız yerde bize minik paketlerde 3 farklı peynir verdiler. Tuzsuz, orta, tuzlu… İneğin yediği bitkilerden, peynirin dağıtımına kadar olan süreci çok eğlenceli bir şekilde anlatmışlar. Süt üzerinde çalışma yapan bilim adamları, ineğin o dönemde 65 farklı bitki yediği sonucunu bulmuşlar. Fındık, papatya, kiraz; artık Allah ne verdiyse 🙂 Başka bir sinir bozucu şekilde sonsuza kadar aklımda kalacak olan bilgi ise; bir ineğin günde 100 kilo ot yiyip, 85 litre su içiyor olması. Bu bilgileri hafızaya attıktan sonra peynirin yapılışını izledik. Tabii o kadar kokladıktan sonra en sondaki müze mağazasından peynir almadan çıkmadık:) Gruyère’deki ikinci durağımız ise şato idi. Şato girişinde ‘Alien’ filminin tasarımcısının müzesi vardı. Bu müzeye girmesek de, barına girip yasak olmasına rağmen çaktırmadan fotoğraf çekmeden duramadım:) Ay napiyim?

 

 

Gruyère’den sonra kuzeye yöneldik. Yol üstündeki Fribourg’dan geçerken ‘Eski şehir’ yazısını görünce “Aaa dur buraya bir bakalım” dedik. Hay o diyen dillerimizi yılanlar ısırsın! Çat diye 200 metre irtifa kaybettik. Sonra da %17 eğimde bisikletleri ittirerek tekrar yukarı çıkmak zorunda kaldık. Bazen öyle anlar geliyor ki her şeye kahredebiliyorsun. Hah Fribourg tam anlamıyla öyle kalacak aklımızda. Ama tabii ki bunlar hep torunlara anı 🙂

 

D0074 (112)-FOW

 

Başkent Bern’in şehir merkezi de 1983 yılından beri UNESCO Dünya Mirası listesinde. Sanırım bize artık her şey aynı geliyor zira şehrin ortasındaki bir bahçede birbirini kovalayan şehir sembolü 2 ayıdan başka dikkatimizi cezbeden bir şey olmadı.

 

D0075 (14)-FOW

 

Tekrar güneye indiğimizde ise iki göl arasına yerleşmiş ve İsviçre’den geçmemizin ana nedenlerinden biri olan Interlaken’e vardık. Hayat İsviçre’de çok pahalı… Hep duyardım bunu da; “Aman Avrupa toptan pahalı, İsviçre olsa olsa ne kadar daha pahalı olacak” derdim. Fransa sınırından geçtiğimiz gün bir ekmeğe 3 katını verince hooop diye anladım. Ha bu arada burada euro değil de CHF kullanıyorlar. 0,85 CHF, 1 euro’ya eşit. CHF ismi ise; İsviçre’nin esas adı olan Confoederatio Helvetica’dan geliyor. En sondaki ‘F’ ise frank. Hop, döndüm konumuza. Maddi açıdan hep bir kısıtlama halindeydik bugüne kadar ama Interlaken’de yapmak istediğimiz yürüyüş için teleferik, tren vb. gibi bir araçla yükselmek ve bunun için de kesenin ağzını açmak zorunda kaldık:( Haritalara detaylıca aktarılmış rotalardan bir tanesini seçtik tırmanmak üzere. Çılgın para bayıldığımız trenle 1967 metredeki Schynige Platte’ye yükseldik. Burada, hakkında şimdiye kadar hep kitaplar okuduğum, filmler – videolar seyrettiğim 3970 metre yüksekliğindeki Eiger dağı, hayallerimdekinden çok daha büyük ihtişamıyla buzullar arasında karşımdaydı. Yanındaki ondan daha yüksek Mönch (4107 m) ve Jungfrau (4156 m) zirvelerine rağmen, zorluğu sayesinde ün yapmış Eiger’e muhtemelen hayatım boyunca daha fazla yaklaşamayacağım için manzarayı doyasıya hafızaya kaydetmeye çalıştım. Schynige Platte’den, 2618 metredeki Faulhorn zirvesine yükselmemiz ve daha sonra First (2168) zirvesindeki teleferiğe ulaşmamız, bize verilen haritada yazdığı gibi 6 saat sürdü. Faulhorn’daki Alpin tarzı dağcı barakasındaki öğle yemeği molası dâhil… 2 göl arasındaki Interlaken, buzullar, dağlar, göller ve vahşi yaşam arasında şimdiye kadar tecrübe ettiğim en büyüleyici trekking idi. Teleferik, 30 dakika sürecek kadar uzun bir hatta sahip. O 30 dakika, son 6 saati sindirip, normal hayata yavaş yavaş dönüşümüz açısından iyi geldi.

 

 

Interlaken’i çevreleyen gölleri kuzeye doğru geçtikten sonra kocaman bir açık hava müzesi olan Ballenberg’e vardık. Burası İsviçre’nin tüm yörelerinden evlerin sergilendiği bir müze… Ama evler kopya değil. Evi tamamen yıkıp, bütün özelliklerini koruyarak buraya taşıyıp tekrar inşa ediyorlar. Bu sistem sayesinde 500 yıllık evleri görme şansımız oldu. Sadece evlerle sınırlı bir müze de değil. Evlerin içinde kaybolmaya yüz tutmuş el sanatlarını da sergiliyorlar. Hatta isteyen gruplara kurs veriyorlar. Kültürlerini korumak için çok güzel bir yöntem bulmuşlar.

 

 

Interlaken’den Zürih’e geçerken göller bizi yalnız bırakmadı. Biri bittikten en fazla 5 kilometre sonra bir diğeri başladı. Dağlar, göller, İsvirçe’ye özgü yüzlerce yıllık evler arasından geçerek turistik bir şehir olan Luzern’e vardık. Ama birkaç fotoğraftan fazla vakit harcamaya gerek görmedik. Zira aşırı kalabalıktı.

 

D0079 (12)-FOW

 

Zürih’te bizi üniversiteden arkadaşım Sena bekliyordu. Türkiye’den ayrıldığımdan beri ilk tanıdık yüz olacağından sanırım, Zürih’e giden kilometreler bitmek bilmedi. Hem hasret gidermek hem de dinlenmek için 4-5 gün burada kaldık. Şehirde çokça bulunan müzeleri gezmektense şehrin sokaklarını gezmeyi tercih ettik her zamanki gibi. Bu konuda 2.5 yıldır burada yaşayan Sena’nın yönlendirmeleri çok faydalı oldu. Buranın en çok aklımızda kalacak olan sahnesi; sıcak havayı bulan Zürih halkının göl kenarına akın etmesi. Gölde yüzen, kenarında güneşlenen insanları görünce birkaç gün önceki karlı dağların yorgunluğunu atıverdik üstümüzden.

 

 

Zürih’ten ayrıldığımız gün Sena, bize günübirlik eşlik etti. Yolda bir ara Almanya sınırlarına girdik çıktık:) Konvoyumuzla Avrupa’nın en geniş şelalesi olan Rheinfall’a vardık. Şelalenin tam ortasında minik bir ada var ve bu adaya turistleri botlarla çıkartıyorlar. Turistik merkezlerin, turistlerin gönlünü nasıl eğlesek diye çılgınca kafa yorduklarını düşünüyorum. Otur karşıdan izle arkadaş, neyine yetmiyor? Rheinfall Şelalesi’nden sonra Sena’yı trenle yolcu edip İsviçre’deki son hedefimiz olan St. Gallen’e ilerledik.

 

 

St. Gallen’deki manastır, 1983 yılında UNESCO Dünya Mirası listesine girmiş. Ama bizi buraya esas çeken manastır içindeki tarihi kütüphaneydi. MS 1000 yılı öncesine ait 400 eser barındıran bu kütüphaneye girmek, öyle müzeye girer gibi olmuyormuş. İlk olarak bütün çantaları, özellikle de fotoğraf makinelerini dolaplara kilitletiyorlar çünkü fotoğraf çekmek kesinlikle yasak. Çaktırmadan akıllı telefonlarıyla çekmeye çalışan sivrileri direk dışarı çıkarıyorlar. Daha sonra ayakkabının üstüne kalın bir terlik giydiriyorlar. Bu koşulları sağladıktan sonra içeri girebiliyorsun. Kütüphanenin tavanındaki 4 koca resimden bir tanesi İstanbul’daki, bir diğeri de Efes’teki eski kiliseleri canlandırıyormuş. Kütüphanenin ortasında Mısır’dan getirilmiş bir mumya vardı. Eski kütüphanelerde adetmiş; böyle alakasız ama çok değerli bir obje bulunurmuş. Kütüphanenin en değerli parçalarından biri, bilinen en eski mimari çizim olan manastır planı. İnşaat sırasında bu plana pek uyulmamış. Ama olsun yine de uğraşıp çizmişler:)  St. Gallen kütüphanesi sayesinde, turun başından beri eski bir kütüphane görme isteğimi gerçekleştirmiş oldum.

Fransızca, Almanca, İtalyanca, İngilizce olmak üzere 4 ana dil konuşulan bu ülkede iletişim açısından zorluk çekmedik. Aklımda kalan bazı enteresan konular ise şöyle: Sınırdan girdiğimiz andan itibaren bir dağ kulübesinde bile gördüğümüz İsviçre bayrakları… En büyüğünden en küçüğüne her evde mutlaka bir bayrak asılı… Ayrıca pazar günleri, sofralarına bayrak koyuyorlarmış.

Yine en küçük bit köy evinin çatısında bile güneş panelleri görmek mümkün. İsviçre halkı, gerçekten doğayı korumaya önem veriyor. Geri dönüşüm sistemleri, ciddi kurallarla oluşturulmuş. Her bölgenin kendine özgü renkte çöp poşeti var ve o poşet haricinde bir poşetle çöp atarsanız, o poşeti açıp içinde adresinizi tanımlayacak bir şey arayıp size ceza kesiyorlar.

Bizdeki bebek doğunca şeker dağıtma, buzdolabı süsü yaptırma vs. geleneklerinin İsviçre versiyonu ise bahçelerine bebeğin isminin yazılı olduğu kocaman bir levha asmaları. Levhanın şekli ve rengi, bebeğin cinsiyetine göre değişiyor.

 

D0079 (16)-FOW

 

İsviçre’ye özgü yemeklerin ilk başında pek tabiiki İsviçre peynirinden yapılan fondü geliyor. İçine şarap konmuş erimiş peynirin içine çubukla ekmek bandırıp yiyorsun. Çok ağır olduğu için bir süre sonra bayabiliyor. Diğer bir yemek ise Röşti. Rendelenmiş ve kızartılmış patates ile peynirin beraber pişirilmiş hali. Omlet gibi yuvarlak bir şekilde servis ediliyor.

 

D0080 (7)-FOW

 

Favorim olan süpermarket gezme aktivitemde ise başka bir şey keşfettim. Yumurtaları haşlayıp, kabuklarını farklı renklere boyayıp satıyorlar. Kabuk renkleri kaç dakika piştiğini gösteriyor mu bilemeyeceğim:)

 

D0081 (8)-FOW

 

Turumuzun 2. ülkesi olan İsviçre’de 17 gün geçirdik. Alpler’e bisikletle tırmandığımızı söyleyemem. Yer yer geçitlerden geçsek de genelde eteklerinden takip ettik. Alplerin esas yüksek geçitleri bizi Avusturya’da bekliyor olacak. Mükemmel doğasıyla İsviçre bana beklediğimden çok şey verdi.

Torunlara hikâyelerle elveda İsviçre, pedallar Avusturya’ya doğru…

Yolculuğa dair bütün fotoğrafları görmek için lütfen tıklayınız.

error: Content is protected !