Bizim gözümüzden Kırgızistan

Bizim gözümüzden Kırgızistan

28

AĞUSTOS 2015

 

Gün 499 – Km 12.799
Kırgızistan

Yatay bisikletle dünya turuna çıktığımız balayımızda 20. ülkemiz Kırgızistan’a ulaştık. 4000 metre yükseklikte geçirdiğimiz 1 aydan sonra alçalmanın vakti geldi! Biz alçaldıkça 7134 metre yüksekliğindeki Lenin ihtişamıyla gözümüzde daha da yüceleşti. Tacikistan sınırından Oş’a, Sarıtaş’dan Çin sınırına… 2 haftalık Kırgızistan seyahatimizde yakları yakından görme, atlarla birlikte pedallama ve kış inmeden köylerine dönmek için yurtlarını toplayan göçmen Kırgızlarla sohbet etme şansını yakaladık.

GÖKKUŞAĞI RENGİNDE DAĞLAR

KIRGIZİSTAN’A DOĞRU TARAFSIZ TOPRAKLAR

KIRGIZİSTAN’A DOĞRU TARAFSIZ TOPRAKLAR

KIRGIZİSTAN’A DOĞRU TARAFSIZ TOPRAKLAR

KIRGIZİSTAN’A DOĞRU TARAFSIZ TOPRAKLAR

KIRGIZİSTAN’A DOĞRU TARAFSIZ TOPRAKLAR

ERİYEN BUZUL SULARINDAN GELEN NEHİR

KIRGIZİSTAN’A DOĞRU TARAFSIZ TOPRAKLAR

FOTOĞRAF ÇEKME STİLİMİZ BİRAZ FARKLI OLABİLİR

YOLUN BİR KISMINI SULAR GÖTÜRMÜŞ

EN ZOR KISIM GERİDE KALDI

KIRGIZİSTAN’A DOĞRU TARAFSIZ TOPRAKLAR

BİZE ARKADAŞLIK EDEN KIRGIZ GENÇ

İHTİŞAMLI LENİN ZİRVESİ (7134 METRE)

SARITAŞ’A DOĞRU

EN GÜZEL KAMP YERİMİZ

EN GÜZEL KAMP YERİMİZ

EN GÜZEL KAMP YERİMİZ

HUZUR VE MUTLULUK

GÜNEŞ LENİN’İN ÜSTÜNDEN BATARKEN

İHTİŞAMLI LENİN ZİRVESİ (7134 METRE)

ETRAFIMIZ YAKLARLA SARILDI

VE ATLARLA…

HATTA DAHA FAZLA AT…

KIRGIZİSTAN’A ÖZGÜ MANTI

MARCO POLO KEÇİSİ

SIRADA BAŞKA GEÇİTLER

DEMİR AT, KIRGIZ ATINA KARŞI

İKİ GEÇİT ARASINDA GÜN BATARKEN

VAHŞİ ATLAR

GÜN AĞARIRKEN, BUZLAR ERİMEDEN

KIRGIZ GÖÇEBE, ATLARINI OTLATIYOR

ÇADIR KOMŞUMUZ

VADİYİ PAYLAŞTIĞIMIZ YURTLAR

KENDİSİ KÜÇÜK AMA CESARETİ BÜYÜK

GÖKBEN YENİ ULAŞIM ARACINDA RAHAT GÖRÜNÜYOR.

BEYAZ OLMASA DA ATLI PRENSİMİ BULDUM

BİZE ARKADAŞLIK EDEN KIRGIZ GENÇ

BİZE ARKADAŞLIK EDEN KIRGIZ GENÇ

KAHVALTIYA DAVET EDİLDİK

KIRGIZ GÖÇEBE AİLE

LİDERİN PEŞİNDE

TALDYK GEÇİDİNDE 8 BİSİKLETÇİYİZ

ZİGZAGLI GEÇİT

HARİKA KIRGIZ DOĞASINDAN BİR KESİT

HARİKA KIRGIZ DOĞASINDAN BİR KESİT

HARİKA KIRGIZ DOĞASINDAN BİR KESİT

HARİKA KIRGIZ DOĞASINDAN BİR KESİT

HEPBERABER ÖĞLE MOLASI

ÖĞLE YEMEĞİNE DAVET

GELENEKSEL KIRGIZ YURDU İÇİNDEN

KIRGIZ KAHVALTISI

OŞ’DAN ÖNCE SON GEÇİT

KIRGIZİSTAN ULUSAL GÜNÜNDEN KARELER

KIRGIZİSTAN ULUSAL GÜNÜNDEN KARELER

KIRGIZİSTAN ULUSAL GÜNÜNDEN KARELER

KIRGIZİSTAN ULUSAL GÜNÜNDEN KARELER

KIRGIZİSTAN ULUSAL GÜNÜNDEN KARELER

KIRGIZİSTAN ULUSAL GÜNÜNDEN KARELER

OŞ MARKETİ

OŞ MARKETİ

HMMM… BU YAKLAR BİRAZ GARİP GÖRÜNÜYOR

YEMEĞE DAVET EDEN ABLA KARDEŞ

MODERN GÖÇMEN YAŞAM

BİSİKLETÇİ GÖRMEKTEN SIKILMIŞ EŞEK

ÇİN’E DOĞRU HUZURLA PEDALLIYORUZ

HARİKA MANZARALAR GERİDE KALDI

Elveda Orta Asya

Elveda Orta Asya

29

AĞUSTOS 2015

 

Gün:503 – 12991 km
Oş, Kırgızistan

Oş, yaklaşık 1 aylık zorlu Pamir’in yorgunluğunu atacağımız, Çin’e fiziksel ve psikolojik olarak hazırlanacağımız, midemize bayram vereceğimiz ve en önemlisi Orta Asya’ya veda edeceğimiz önemli bir şehir… Oş’da bir hafta kadar dinlenmeye karar vermiştik. Bir hafta 9 güne çıktı. Çin vizemiz başlamayacak olsa daha da kalırdık. Kaldığımız o günleri iyi değerlendirdik.

Daha önceden duyduğumuz en ucuz olan yerde; Bayana Guest House’ta kalacağız. Gerçekten ucuz; 2 tane çift kişilik yatak olan bir odada kalıyoruz. 2 katlı evin alt katı bize ait. Banyo ve mutfak bize ait ve kişi başı 300 som yani 5 dolar.

Otelde, Tacikistan’ın en yüksek geçidine beraber tırmanırken hemoroidi azıtan ve oradan arabayla devam etmek zorunda kalan İtalyan bisikletçi Mirko ile karşılaştık. 5 gündür buradaymış. Doktora gitmiş ve yeni yeni yürümeye başlamış. Yazık be! Bir bisikletçinin başına gelebilecek en zorlu hastalık!

Otele yerleşir yerleşmez, polis ofisine gidip her Türk vatandaşının olduğu gibi benim kaydım için gerekli kâğıdı alıp otele gittik. Otelin bu kâğıdı doldurması ve damgalaması gerekiyor. Doldurunca polis ofisine geri götürdük. Polis 50 som istedi. Bu paranın rüşvet olduğu adamın her halinden belli oluyordu. ‘50 yok, 20 versek olur mu?’ deyince hiç ses etmeden kabul etti. Gerçekten de yanımızda para yoktu çünkü daha bozdurmamıştık. Bu son işlem değildi, başka bir yere daha gidip onaylatmamız gerekiyordu fakat mesai saati bittiği için, ertesi günlerde 3 günlük tatil olduğu için haftaya götürecektik. 3 gün sonra tarif edilen yere gittiğimizde, başka yere gönderdiler, sonra başka yere ve en son da ilk gittiğimiz polis ofisine… Oradaki adam ‘aa 2. damgayı da biz vuruyoruz, arkadaş sizi niye başka yere göndermiş ki?’ deyince cinler attı benim tabii. Üzerine bir daha rüşvet istendi ama kulaklarımdan çıkan dumanı görünce geri adım attı eleman. Rüşvetimizi vermeden çıktık.

31 Ağustos, Kırgızistan’ın Rusya’ya karşı bağımsızlığını kazandığı gün ve bizim bayramlarda olduğu gibi şehirdeki bütün okulların öğrencilerinin garip kıyafetlerle yürüdükleri bir geçit töreni yapıyorlar. Başbakan gelmiş Bişkek’ten. Konuşmasının ardından gençler Başbakanın önünde eski Türk danslarını yapmaya başlayınca bir gazeteci edasıyla koruma polisinden sıyrılıp Başbakan’a 2 metre mesafe kalıncaya kadar yaklaştım. Onun fotoğrafını çekeceğimden değil, onun açısından görüntü daha iyi olduğundan… Biraz fotoğraf çektikten sonra sanırım bir gazeteci coolluğu ile değil de daha çok ibiş gibi ortalarda dolandığımdan olsa gerek yaşlı bir polis amca yüzündeki sırıtışla yanaşıp kışkışladı beni halkın arasına.

Oş’un aradığın çoğu şeyi bulabileceğin kocaman bir pazarı var. Bisiklet yedek parçalarının olduğu bir kısım da var. Tüm bir günümüzü bu pazarda geçirdik. Onun haricindeki günlerde kendimize mahsus mutfağımızda değişik yemekler pişirdik. Bir gün ördek bile pişirdik!

Tacikistan yazılarımı okuyanlar, Nico’nun direksiyonunu kırdığını hatırlayacaklardır. Oş’a kadar minik bir tamir hamlesiyle gelen Nico, burada yeni bisikletine kavuştu. Çek Cumhuriyeti markası AZUB, hiçbir ücret ödemeden Nico’ya yeni bir gövde göndermeyi kabul etmişti. Çek’den Bişkek’e kolayca gelen bisiklet, Bişkek’ten Oş’a bir türlü gelemedi. AZUB’un Çek DHL ile, bizim Kırgızistan DHL ile yazışmalarımızın ardından, Oş’a kesinlikle yollamayacağını söyleyen DHL’ye sinirlenen Nico, 12 saatlik yolculukla Bişkek’e bisikletini almaya gitti. Bişkek DHL’ye vardığında ‘aa biz sizin kargoyu bu sabah Oş’a yolladık’ cevabını alınca sinir küpü olarak Oş’a geri döndü. Kısaca yazsam da Oş’daki kalışımızı uzatan sebep aslında buydu. Sonunda Oş’da bisikletine kavuşan Nico, bütün her şeyi bir araya getirmek için 1,5 gününü harcadı. Ben de eş zamanlı olarak kırık bisikleti Türkiye’ye göndermek için epey mesai harcadım. Gerzek DHL ile ve onun rüşvetçi çalışanları ile eski bisikleti Bişkek’e göndermeyi başardım. Oradan da hiçbir kargo şirketine muhtaç olmadan, dostlarımızın yardımıyla, Türkiye’ye göndereceğiz.

Bu kadar stresin arasında bir de Ermenistan’dan beri aylardır beraber pedalladığımız Charlotte ve Eric ile vedalaşmak durumundayız. Charlotte’un ablası evleneceği için 1 aylığına Fransa’ya gidiyorlar. 1 ay sonra onlar buraya döndüğünde biz çok uzaklarda, Çin’de olacağız. Beraber son günümüzde, bir Türk kahvaltısı donattım gençlere. Yoldaşımız, sırdaşımız, gülücüğümüz, gözyaşımız, Canımız ciğerimiz Charlotte ve Eric; elveda!

Bizim Bayana Guest House’ın yanında bisikletçiler tarafından tercih edilen başka bir Guest House daha var; Tes Guest House. Birkaç gün önce beraber pedalladığımız Lindalar bizden bir gün sonra gelip oraya yerleştiler. Daha ucuz olduğu için bahçede çadırda kalıyorlar. Bizimkine göre biraz daha pahalı. Ucuzluk tercih edenler bizim kaldığımız Bayana Guest House’a gelebilir ama şöyle bir durum var; bu sene bu rotada pedallayan arkadaşların çoğu bizim gibi Tahran’da 3 aylık Çin vizesi aldı. Bu vize, aldığımız günden itibaren 3 ay içinde başlıyordu ve hepimiz bu 3 ayı İran, Türkmenistan, Özbekistan ve Tacikistan’da harcadık. Maalesef Kırgızistan’a vakit kalmamıştı. Pamir’in yorgunluğunu atmak için Oş’a gelen ama Kırgızistan’ın daha da kuzeylerine gitmek istemeyen çoğu bisikletçi bu rotayı geri gitmek için taksi kiralıyor. Biz de arkadaşlarımız gibi taksi kiralamaya karar verdik. Taksicilerin olduğu yere gidip Türkçe-Kırgızca konuşarak işimizi kolayca halletmiştik. Bizi alacağı günden 1 gün önce kesinleştirmek için telefonla aramamız gerekiyordu fakat telefonda anlaşacak kadar anlamıyorduk birbirimizi. O sebeple hostelin İngilizce konuşan sahibine arattım. Telefonda konuştuklarını az çok anlıyordum. Ve hostelin sahibi ‘gelmeyin, iptal ettiler’ dedi taksicimize. Nasıl yani? Telefonu kapatınca da bana dönüp ‘İşi çıkmış, gelemeyecekmiş, ama endişelenmeyin, bizim tanıdığımız taksici var.’ dedi. Pislikler sizi! Aklı sıra parayı kendi tanıdığına yedirecek. Çok sinirlendik ve tabiiki kabul etmedik. Taksicilerin olduğu yere gidip kendimiz başka taksici bulduk. Saati de kesinleştirdik ki aramamıza gerek kalmasın. Böyle işte; hala ‘ben bu hostele giderim’ diyen varsa kendi bilir.

Oş’dan Sarıtaş’a tuttuğumuz araca her şey dâhil 40 ödedik. Şoför amca çok tatlı ve yardımsever çıktı. Oş’dan bu tarafa daha önce hiç gelmemiş. Her 5 km’de bir ‘wow harika’ deyip durdu rengârenk toprakları, dağları tepeleri, karlı geçidi görünce. Karlı geçit demişken; geçen hafta burada pedalladığımızda hava harikaydı, her yer yurt ve hayvan doluydu. 1 hafta içinde herkes toplamış pılısını pırtısını. Geriye sadece yurtların aylardır ezdiği çimenlerdeki yuvarlak iz kalmış. Hüzünlü bir tabloydu. O güzel ve dolu halinde buralarda pedallamış olduğumuz için şanslıyız!

3 saatlik araba yolculuğumuzun ardından, 1 hafta önce Tacikistan’dan gelip de doğuya Çin’e doğru değil; kuzeye Oş’a doğru devam ettiğimiz yol ayrımına vardık. Eşyaları boşalttıktan sonra çılgın rüzgârın, yağmurun ve hatta bazen de dolunun (7 Eylül) ortasında pedallamaya başladık. Tacikistan’ın 4000 metrelerinde her ne kadar aklimatize olmuş olsak da 1000 m yükseklikteki Oş’da geçirdiğimiz 1 hafta içinde tüm aklimatizasyonumuzu kaybetmiştik. Taksiyle çat diye 3200 yüksekliğe çıkıp da pedallamaya başlayınca epey zorlandık tabii ki. Doğanın görsel şovu, zorluğu biraz da olsa sönümlüyordu fakat yine de çok fazla ilerlemeden 17 km içinde durduk. Zaten akşam da olmuştu.

Bütün yurtlar gitti demiştim ama geriye bazı karavan-konteynır karışımı yerleşkeler kalmıştı. Issızlığın ortasına değil de onların yanına çadırımızı kurup Kırgızistan’daki son gecemizde bu ülkenin güzel insanlarıyla olmak istedik. Çadırımızı kurduktan sonra konteynırlarına çaya davet ettiler. Sobayla ısıtılan konteynırda çay keyfi paha biçilemezdi, özellikle dışarıda dondurucu soğuk olunca… Evin kızı Nurzada’nın hemen önümüze getirdiği yak sütüyle yapılmış yağ, yumuşacık ekmek ve sarımay (daha sarı tereyağ) da cabası…

Son Kırgız misafirliğimize istemeye istemeye veda edip de çadıra döndüğümüzde yemek yaparken ocak bozuldu. Üzerine bir de çadırın iç tentesinin fermuarı bozuldu. Zaten Nico’nun ön tekerinden bütün gün ses geliyordu. Yettiniz be! Tek tek gelseydiniz keşke! Neyse, yarın yeni bir gün…

Gece boyunca yağan kar karşıki dağları örterken, bizim çadırın üstü sadece biraz donmuştu. Çadırı toplarken bu sefer de yan konteynıra kahvaltıya davet edildik. Buranın oğlu Bayrambek harika bir kahvaltı hazırladı bize.

Kahvaltıdan sonra herkesle vedalaşıp 3500 metredeki geçide doğru tırmanmaya başladık. Bugün de aşırı rüzgâr vardı. Aklimatizasyon eksikliğimizi çok yoğun bir şekilde hissettik geçide varana kadar. Geçit sonrası, çılgın bir inişle kontrol noktasına vardık. Buradaki kontrolden sonra inişli çıkışlı yorucu bir yol bekliyordu. Sınıra vardığımızda onlarca konteynırdan oluşan bir kasabayla karşılaştık. Elektriklerin kesik olduğu sınırın açılmasını beklerken sınır kapısının dibindeki marketlerde son Kırgız paralarımızı harcadık. Sınır kapısı açılınca kontrole girdik. Oş’da o kadar da stres olup yaptırdığım kaydın kâğıdını sormadılar bile! ‘Türkler Kırgızistan’a girişten 5 gün içinde polis karakoluna kayıt yaptırmak zorundadır.’ kuralı bir palavraymış yani! Çantalara da bakmadılar. Lay lay lom geçtik tarafsız bölgeye. Tarafsız bölgede 3 km’lik çılgın bir tırmanışla Çin sınır kapısına varmış olduk.

Kırgızistan’da geçirdiğimiz 15 günün 7’sinde pedallayıp, 8’inde dinlendik. 305 pedallayıp 2906 m tırmandık.

Çok kısa kaldığımız Kırgızistan’a doyamadık.  Güzel insanlarıyla, en çok özleyeceğim ülkelerden biri olarak yer etti kalbimde… Kesinlikle tekrar görüşmek üzere Kırgızistan!

Zigzaglı geçit !

Zigzaglı geçit !

27

AĞUSTOS 2015

 

Gün: 501 – 12850 km
Taldyk Geçidi, Kırgızistan

Kırgızistan’daki 2. sabahımızda at sürüşü ve harika bir Kırgız kahvaltısının ardından sabahın verdiği dinçlikle 7 km’de 200 metre tırmanan 3615 m rakımdaki geçide bir çırpıda çıktık. 8 bisikletçiden oluşan klasik geçit fotoğrafını çektikten sonra aşağıya şöyle bir bakınca hep o fotoğraflarda gördüğümüz zigzaglı yolları sonunda biz de gördük. 2 yıldır yollarda çok zigzaglar tırmandık ama hep ya bir orman vardı ya da tepeler ve hiç o zigzagların hepsini birden görememiştik. Şimdi ise o ünlü zigzagları inecektik! Çıkıyor olmadığımız için mutluyum!

Saldık aşağı… Her yer yurt ve hayvan dolu… Fotoğraf çekmek için zırt pırt durduğumuzdan Lindaları kaybettik. Ama arkadan gelen İngiliz Dan bizi yakaladı. Bu sabah Sarıtaş’tan çıkmış. Uçuyor zağar. Bazen de böyle uçar-pedallar bisikletçilere denk gelmiyor değiliz.

İnmiyor muyduk yahu? Bu beklenmedik mini geçit de nereden peyda oldu? Neyse ki tırmanışın tabanından tavanını görebildiğimiz için sıkıntı yok. Ve bu aralığa serpilmiş bisikletçiler… Tepeye varan soluklanmak için diğerlerini bekliyor. 9’luyu tamamlayınca tekrar başladık beraber pedallamaya. İnişteki ilk köyde öğle molası verdik. Kapısını çalıp da su istediğimiz evden yemek daveti aldık ama 9 bisikletçi birden giremezdik içeri o yüzden bizimkilerle yemek yedikten sonra onlar yola çıkınca sadece dördümüz çay içmeye gittik. Kırgızca’yı ne kadar rahat anlasam da bizi davet eden kadının adını anlayamadım ama bebeğinin adı Ayana. Ayana’nın annesi bize çay, ekmek ve çok lezzetli bir biber sosu getirdi. Her ne kadar öğle yemeği yemiş olsak da bu sosa doyamadık bir türlü. Ardından şekerlemeler ve bisküviler… Kalkmaya yakın kayınbaba ve kayınbirader geldi eve. Ben ‘ ay eyvah kadının başı derde mi girecek acaba’ derken dayı oturdu bizimle sohbete girdi. Hoş sohbetin ardından tekrar yollara düşme vakti. Osh’dan dönüşte tekrar buradan geçeceğiz. Geçerken yemeğe gelmek için sözleştik. Çektiğimiz fotoğraflarını da bastırıp getireceğiz.

Biraz ilerledikten sonra yolda duran bir arabadan çıkan bir adamın profesyonel bir makinayla fotoğraflarımızı çektiğini görünce durduk yanında. Türk olduğumu duyunca Türkçe konuşmaya başladı. Meğer Ankara Üniversitesi’nde okumuş! Ağlayan bebeğini arabada bırakıp koşup elimize bir şeyler tutuşturup tekrar bebeğine koşan karısının verdiği şeyleri anlattı; kurut. ‘Kurumuş yoğurt topçukları’ olarak tanımlanabilir. Güneşte kurutulduğu için adı ‘kurut’ imiş. Baya acılı… Yola çıktığında alırsan mide bulantısına falan iyi geliyormuş. Tacikistan’da da benzer yiyecekler görmüştük ama dil ortak olmadığı için anlayamamıştık.

Yolun devamındaki vadide yağmura yakalanınca tek bir evden oluşan Askaldy köyündeki o evden bahçelerine çadır kurmak için izin istiyoruz. Cevabı ise ‘bahçede kullanmadığımız bir yurt var, orada kalın isterseniz’ olarak alıyoruz. Evin babası Bektur’un kocaman bahçelerini beylere gezdirmesinin ardından kendimize özel yurdumuzda, dışarıdaki yağmurun sadece sesinin eşliğinde 65 km’nin yorgunluğunu atıyoruz. Akşam boyunca sorularla hiç rahatsız edilmiyoruz. Bu yardım ve davet şeklini özlemişim.

Birkaç gündür sabah kahvaltısı olarak sütlaç yapıyorum bizimkilere. Ekmek bulamıyorsak sütlaç yeriz biz de! Baya da doyurucu oluyor. Bugün de sütlaçla kahvaltımızı yapmış ve yola çıkmak üzere hazırlanırken evin oğlundan kahvaltı daveti aldık. Tok olsak da kabul ettik daveti. Çay, dün öğle yemeğinde doyamadığımız biber sosu, bilmediğimiz bir meyvenin reçeli ve böbrek… Börek yazacağıma yanlışlıkla böbrek yazmış değilim! Bildiğin kanlı hayvan böbreği! Bir cesaret geldi ve tadına baktım. Kendisiyle daha sonra bakışmaktan başka bir ilişkimiz olmadı. Biz kahvaltıyı bir odada yaparken, aile yan odada yapıyordu. Demek ki Kırgızistan’da misafir ağırlamak böyle oluyormuş.

Kahvaltının ardından vedalaşıp, yağmur altında düştük yollara. Öğlene kadar yağmuru yedikten sonra, öğle yemeği saatinde Gulcha’ya varınca minik bir kafede yemeye ve bu sırada biraz kurumaya karar verdik. Dünkü öğle molasında kaybettiğimiz Lindaları, bu öğle molasında bulduk. Ama yine de beraber devam etmedik. Patatesli somsaları gömdük. 1 somsa (mantı-poğaça karışımı bir yiyecek) çeyrek dolar. 4 somsayla yani 1 dolarla karnımızı doyurmuş olduk. Biz yemekleri yerken 2 sarhoş geldi kafeye. Biri bize aldığı sigara paketini ödetmeye çalışırken, diğeri de bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Kafe sahibi bu adamları tanıyor olmasına rağmen mekânından kovmaya çalıştı. Adamlar sorun çıkarmaya başlayınca kaçar gibi çıktık oradan.

Önümüzde geçit olduğunu biliyorduk. 1556 m yükseklikteki Gulcha’dan 2403 m yükseklikteki geçide 18 km vardı. 900 metreyi 18 kilometrede tırmandık ama nasıl tırmandım hatırlamıyorum. Yazımda daha önce belirtmemiş olsam da artık vakti geldi, kusura bakmayın; taa Tacikistan’dan beri devam eden ve yaklaşık 1 haftadır süren yoğun bir ishal yaşıyorum. Üzerine bir de öğlene kadar sırılsıklam olduk. Bugün bu geçide varmayı planlamamıştık. Fiziksel halsizlik ve zihinsel olarak hazır olmama durumu birleşince bu geçit bana bitmek bilmedi! Hava çok sıcak olmamasına rağmen tırmanış boyunca 3 defa üst değiştirdim çünkü sanki derim yokmuş gibi bütün vücut sıvım pöh diye dışarı çıkıyordu. Yolun yarısında yarım saatlik dolu dolu (!) bir tuvalet molası verdim. Tabiiki Nico, Charlotte ve Eric beni bekledi. Utanmasam 1 km hızla ilerleyecektim! Bir de köyün bebeleri peşimize takıldı. Onların yürüme hızında tırmanabildiğim için bisikletin orasından burasından çekiştiriyorlardı. Tehlike çıkardıkları için ve benim ‘ay’ diyecek bile halim olmadığından en sonunda Nico’nun terslemesine gittiler. Nico ne olur ne olmaz diye benim hızıma düşürdü kendi hızını. Charlotte ve Eric bizi tepede epey beklediler. Tacikistan’ın o kadar geçidine aynı anda vardıktan sonra bu uyduruk geçitte onları bu kadar beklettiğim için utandım. Vardığımda tek kuru kalan içliğimi giydim, termostaki sıcak çaydan biraz yudumladım da beynim yerine geldi. Son enerjimi de geçit fotoğrafını çekmek için harcayıp yokuş aşağı saldım.

Tekeri bir tur daha döndürecek gücüm kalmamıştı zaten. Yokuş aşağı 20 km gidince enerjim yerine geldi. Sonrasında inişli çıkışlı bir sürüşten sonra geçtiğimiz köylerdeki evin birinden bahçesine kurulmak için izin isteyip yine kullanmadıkları bir odaya yerleştirildik. Ev sahibesi Nergis, çay, ekmek, yağ ve harika bir çilek reçeliyle servis yaptı bize. Sonra da saatlerce gelmedi. Âdetin ne olduğunu bilmediğimizden sofrayı toplayıp, odadaki döşeklerle yatakları yaptık. Tam yatacakken elinde lakmanla (sebzeli etli makarna çorbası) çıkageldi Nergis. Lakmanı da yedikten sonra sofrayı toplayıp kapının girişine koyduk. Akşam boyunca aileden kimseyi görmeden yattık. Örf adet bilmeyince de ne yapacağını şaşırıyor insan!

Sabah planımız rahatsızlık vermemek için kahvaltı etmeden evden çıkıp sonra yolda bir yerde durmaktı. Odayı toparladıktan sonra tam çıkarken Nergis elindeki tepsiyle kapıda belirdi. Yine çay, taze ekmek, yağ ve o harika reçel… Karnımız tok, sırtımız pek, adetlerden kafamız mal olmuş şekilde düştük yollara… Osh’a kadar yokuş aşağı; pedal çevirmeden kalacağımız hostele kadar geldik!

Devamı Kırgızistan bölüm 3’te…

Kırgızistan ; böyle bir doğa görmedik!

Kırgızistan ;       Böyle bir doğa görmedik!

25

AĞUSTOS 2015

 

Gün: 499 – 12812 km
Tacikistan – Kırgızistan Sınırı

Tacikistan sınır kontrolünü geçtikten sonra Kırgızistan’a girene kadar 17 km’lik bir tarafsız bölge var. Tarafsız bölgenin ilk kilometrelerinde yer alan 4336 m’deki Kızıl Art geçidine tırmanış maceramızı Tacikistan yazılarımın sonuncusunda aktarmıştım. Kırgızistan yazıma ise geçitten sonraki 16 km’lik tarafsız bölge ile başlıyorum.

Tacikistan ve Kırgızistan’ı anlamıyorum. Hayatımda gördüğüm en güzel manzaranın olduğu bu toprakları nasıl olmuş da ‘tarafsız’ ilan edebilmişler? Sahipliğini atlara ve yaklara bırakabilmişler? Tarihin satırlarında nasıl yazılmışsa buranın geçmişi, dünyanın her bir köşesinde tekerrür etmesini dilerim.

Sınır adeta kalemle çizilmiş gibi; Tacikistan’ın çorak topraklarını geride bırakıp tarafsız bölgenin renk cümbüşünde kaybettik kendimizi. İcat edildi mi bilmiyorum ama bilim kurgu filmlerinde olur ya; bir gözlük takarsın ve insanları çıplak görürsün. İşte bize de bir benzeri oldu; Sanki bir gözlük taktık ve birden gri ve kahverenginin tonları kendilerini yeşil, kırmızı, mavi ve beyaza bıraktı. Tacikistan’ın marmotları, birden atlara dönüştü; bazen de yaklara… Çakıllar, buzullara…

Geçitten sonrası tamamen yokuş aşağı olmasına rağmen sınıra kadarki o kilometreler tüm günümüzü aldı çünkü dakikada bir durup fotoğraf çekmekten kendimizi alamadık. Ne yapsak ne etsek de bu görüntüyü beynimizin en dokunulmaz köşesine, ileride bir gün bir hüzün anında çıkarıp da huzur bulmak üzere saklasak?

Tarafsız bölgenin ortasında bir aile yaşıyor. Mola verip çay içmek için kendilerine konuk olduk. Şimdi bu aile Tacik mi yoksa Kırgız mı oluyor?

Sınıra kadar nehirlerle bölünmüş, delik deşik olan yol, Kırgızistan sınırı kontrolü ile birlikte harika bir asfalta dönüşüyor. Renk çeşitliliğinin verdiği mest ile Kırgızistan sınır kontrolüne geldiğimizde karşılaştığımız gülümsemeleri ve rahatlığı da günün güzelliğine ekleyip devam ettik. Bu cenneti geride bırakmak istemediğimiz için sınırdan sadece 2 km ileride, 7134 metrelik heybetiyle gün boyu kesiştiğimiz Lenin dağına karşı bir kamp yeri bulup, yeşilliklerin arasına attık çadırı. Bütün gün ilerlediğimiz yolu da bugünkü evimizin duvarına tablo yaptık.

Günü bitirmeden önce misafirlerimiz oldu. Kampımızdan görünmeyen bir yurtta yaşayan delikanlı, yaklarını otlatırken bize denk gelmiş. Yurduna çaya çağırdı ama ıssızlığın ortasında çadırları bırakamadık. Türkiye’den binlerce kilometre uzakta Türkçe anlaşabiliyor olmak, Türklerin doğduğu topraklara pedallamak ise tarifsiz bir tecrübe…

Delikanlıyla vedalaşıp da çadıra girdikten bir süre sonra sohbetimizin ortasında kalın bir gırtlaktan gelen ‘Atkuda?’ (nerelisin?) sorusuyla irkildik. Özbekistan’dan beri binlerce kez duyduğumuz bu soruyla akşamın bir vaktinde, kör itin öldüğü yerde karşılaşmak hayra alamet olamazdı. Dışarıya çıktığımızda karşılaştığımız ise 4 bisikletçiydi. Bu gerçekçi şakayı yapan ise sesini kalınlaştırmakta master yapmış arkadaş Francesco’ydu! Issızlık mı demiştim? 8 bisikletçiyi buluşturabilen bir ıssızlık. Aylardır beraber pedalladığımız Charlotte ve Eric, önce Duşanbe sonra Khorog’da karşılaştığımız İsviçreli Linda ve Francesco, ilk kez karşılaştığımız Yeni Zelandalı Nita ve Kieran… Bu harika sürpriz, unutamayacağımız güne daha da bir tat kattı.

Ertesi sabaha yağmurla uyandık ve yağmurun dinmesinin ardından, önceki günün yorgunluğunu atmak için bizden daha geç yola düşecek arkadaşlarla vedalaştık. Yine dördümüz yollardayız. Bir sürü atın, hörgücü olan bir garip çeşit yakın, yurdun arasından geçerek 25 kilometrede Sarıtaş’a vardık. Yolda karşılaştığımız Tacikistan’a gitmek için araç bekleyen Alman otostopçularla sohbetten sonra Tacikistan’da kurumuş midemizi şenlendirmek, soğuktan donmuş kemiklerimizi eritmek (26 Ağustos) ve yeni bir ülkeye girişimizi kutlamak için yol üstündeki minik bir restoranta girdik. Pelmen ve mantı siparişi verdik. Adı mantı olsa da bizimkiyle hiç alakası olmayan bir yemek geldi. Şekil olarak büyük bir güle benziyor ve içinde patatesle havuç var. Pelmen ise yine hamur işi; içine kıyma konulup farklı şekilde dürülmüş ve çorba gibi sulu servis edilmişti. Pelmenin tadı harikaydı. Doyamayıp da ikincileri sipariş verirken Lindalar da yetişti. Harika yemeği maalesef minik bir tatsızlıkla bitirdik. Normalde 70 som, 1 dolara eşitken restoran sahibi kadın 58 som üzerinden hesap yaptı. Ayrıca 10 dolardan daha küçük dolarları kabul etmem diye tutturunca ve bizde de sınırı yeni geçtiğimiz için som olmayınca hesaptan daha fazla doları orada bırakmak durumunda kaldık. Yine de yemekler harikaydı. Bikbik yapmanın âlemi yok.

Buradan sonra rotanız Çin değil de kuzeydeki Osh ise Sarıtaş’ın çıkışında 10 km’de 500 m tırmanan %8 eğimli bir tırmanış var. Hayvani öğle yemeğinin üzerine hiç iyi gitmiyor ama doğa size cenneti sunduğu için gık demeden tırmanıyorsunuz. 3600 metredeki bu geçit, esas geçit değil!

Esas geçit öncesinde çılgın bir iniş var. Böyle bir asfaltı 45 gündür yani Özbekistan’dan beri görmedik. Asfaltın keyfini çıkarmak için yokuş aşağı salsak mı yoksa manzaraya doya doya yavaş mı insek bilemedik. Ben şahsen yokuş aşağı yardırmayı tercih ettim; ay ne yapayım, böyle asfaltı bulunca tutamadım kendimi! Yokuş bitiminde tepelerin arkasında kaybolan güneşin vurduğu bir vadiye denk geldik. Vadide yer alan 2 adet yurt, vadiyi doldurmuş atlara, yaklara, keçilere, koyunlara bakıcılık yapıyor. Böyle bir ortam var, ee güneş de batıyor; ne yapalım? Tabii ki çadırları attık atların yanına. Biz fotoğraf çekmek için dolanırken, Sarıtaş’taki restoranda ayrıldığımız Lindalar da yetişti. Gün boyu 36 km pedallamanın ardından 4 çadırlık mini kampımızla harika bir vadide günümüzü sonlandırdık.

 

Bir Türk vatandaşı olarak Kırgızistan sınırlarına girdikten sonra 5 gün içinde kayıt yaptırmam gerekiyor ve bu sebeple bir an önce Osh’a varmak istiyoruz. Ama sabah bir türlü yola çıkamadık; güzel sebeplerden ötürü. Sabah çadırları toplarken, atları otlatmaya çıkaran Kabul abi bizi yurduna kımız içmeye davet etti. Böyle bir tecrübeyi kaçırmamak için elimizdeki işleri bırakıp Kabul abinin yurduna gittik. Eşi Meyizgül, en küçük çocukları ve büyük çocuklarından olan torunları bizi güzel bir curcunayla karşıladı. Etrafta dolanan ve parlayan tüyleriyle gözlerimi kamaştıran atlarla kesişmemi gören Kabul abi hemen ‘binmek ister misin?’ diye sordu. ‘İstemem mi emmi, ne diyorsun sen deyip hemen atladım atın üstüne‘ demek isterdim ama tabiiki çevrede bulunanların yardımıyla ancak binebildim ata. Bir de güvenemeyip, ne olur ne olmaz diye atı kontrol etmesi için minicik bebeyi de arkama verdiler. ‘Dalga mı geçiyorsunuz arkadaş?’ demek isterdim ama bir ara garip gurup zıplamaya başlayan atı iki tepikle sakinleştiren de yine o 5 yaşındaki bebe oldu!

Bu çılgın at maceramdan sonra ver elini çaylar, kımızlar, yak yağları, ekmekler neler neler… Yurtlarının önüne açtıkları kilimde geleneksel Kırgızistan kahvaltısını yemiş ve ilk kez kımız içmiş olduk. Tarih derslerinde merakımı cezbeden ve her zaman tatmak istediğim kımızın tadına bakmış oldum. Tamamen beyaz değil, içinde fermantasyondan mı nerden geldiğini bilmediğim kara topçuklar vardı ve tadı ekşiydi. Sevdiğimi söyleyemeyeceğim. Dördümüzden bir tek Nico bitirebildi. Gerçi o ne bulsa yiyor içiyor zaten; çöp öğütücüsü gibi kocam var yeminle! Dünya turunda herkese böyle biri lazım, zira nerede nasıl bir yemekle karşılaşacağınızı bilemiyorsunuz!

Sadece yaz boyunca kurulu olan yurtlarını havalar artık soğuduğu için 5 gün içinde toparlayıp, hayvanları kamyonlara yükleyip köylerine döneceklermiş Kabul abi ve ailesi. Güzel bir zamanlamayla kaçırmamışız onları. Çektiğimiz fotoğrafları yollamak için köydeki evlerinin adreslerini aldık (Güncelleme; Osh’dan yolladık fotoğraflarını). Vedalaştıktan sonra çadırlara döndüğümüzde Lindalar da uyanmıştı ve bir kahve molasının ardından cümbür cemaat esas geçide doğru yola çıktık.

Devamı Kırgızistan bölüm 2’de…