Acısıyla tatlısıyla elveda Özbekistan

Dün normale göre biraz erken mola vermiştik. Sebebi ise tırmanışın başlayacak olmasıydı. Sabah yaptığımız tırmanışlar daha verimli oluyor. Bir süre tırmandıktan sonra vardığımız minik köyde doluştu teyzeler amcalar başımıza ama sinir bozucu sorular yerine sadece gülümsemeleriyle karşıladılar. Biz de bu bulunmaz huzurlu fırsatı yakalayınca biraz molamızı uzatalım dedik ve kavun alıp yedik. Yaşadıkları dünyalarını merak ediyorum. Yaşamak ister miydim bilmiyorum. Kavun yiyor olmamızı hayretle karşıladıkları küçük bir dünyaları var. Muhtemelen çoğu bu minik dağ köyünden başka bir yere ayak basmamış. Dileriz kısa süreli varlığımız, çat pat muhabbetimizle güzel bir iz bırakmışızdır geride.

Tırmanmaya biraz daha devam ettikten sonra yine bir çayhanede mola verdik. Hem sıcak, hem yorgunuz, hem de Özbekistan’daki varlığımız boyunca sınır tanımak bilmeyen patavatsız soruların artmasının gerginliği var. Bisikletleri yerleştirip de masamıza oturmamız 20 dakika falan sürdü herkesin aynı soruları teker teker sorması sebebiyle.

Bir kişi aynı soruyu 5 farklı şekilde sorup cevabını alınca ancak rahatlıyor. Şöyle ki;

A: Nereden geliyorsun?

Nico: Fransa.

A: Paris ?

Nico: Evet.

A: Haaa Fransa!

Nico: Evet Fransa.

A: Avrupa?

Nico: Evet Fransa.

Ya da Özbek Türkçesiyle gayet rahat anlaşırken;

A: Nereden geliyorsun?

Gökben: Türkiye.

A: Rusça biliyor musun?

Gökben: Eee Türkçe anlaşabiiyoruz?!

Masamıza ulaştığımızda ise çayhane sahibi, karısı ve kızı geldi ve hiç sormaya gerek duymadan oturdular masamıza. Ne de olsa onların mekân. Belki onların kültüründe gelen misafire hal hatır sormak gereklidir. Bunu anlarım. Ama yorgunluktan öldükleri her hallerinden belli olan seferilere bir su ikram edilir eğer o kadar değerliyse misafirin. Bu sınır tanımazlığın tamamen meraktan olduğuna inanıyorum. Misafirperverlikle ilgisi yok.

Soru cevap kısmından sonra yemek siparişi verebildik. Sonrasında mekânda tesadüfen bulunan Türk tır şoförünü getirdi sahip. Gözünü yediğim şoför amcam ya… Yorgunluktan öldüğümüzü saniyesinde anlayıp ‘Siz dinlenin, ben bunlara söylerim durumunuzu biraz kafa dinlersiniz.’ dedi. Yolda olanın halinden ancak yolda olan anlıyor. Canım şoför amcam ya, sayesinde iki rekât uyuduk.

Uyandıktan sonra mekân sahibinin kızının yardımıyla şişelerimizi doldururken küpelerimin gümüş olup olmadığını sordu. Basit halka küpeler… Öyle şıngır mıngır podyuma çıkar gibi turlayacak halim yok zaten… Gümüşlerdi. 10 dakika sonra tekrar gelip aynı soruyu sordu ve aynı cevabı alınca koluna takılı olan saç lastiğini hediye etti bana. Bu satırları yazarken gidişatı net yazıyorum ama süreç o kadar net değildi ve ben bir hediye aldığım için mutluydum. 5 dakika sonra kulağımdaki küpelerden birini isteyince verdiği hediyenin o kadar da iyi niyet içermediğini anladım. Küpelerin benim için manevi ya da çok önemli maddi bir değeri yok ama yine de bu çakalca yaklaşım beni biraz üzüntüye gark etmedi değil. (Güncelleme: 1 yıldır hiç çıkarmadım lastiği kolumdan, hala taş gibi. Verimli bir takasmış!)

Akşam sekize kadar tırmanmaya devam ettik. Geçide 3 km kala çok güzel manzaralı bir çayhane bulunca burada günü sonlandırdık. Dağların tepesinde püfür püfür esiyor. Moladaki iki kamyoncu amca bizi divanlarına çaya davet etti. Yardımlarıyla restoran sahibinden burada kalmak için istedik. Alışılmışın dışında soruları vardı bu kamyoncu amcaların. Benim Müslüman bir ülke, Nico’nun ise Hristiyan bir ülkeden gelmemiz sebebiyle çocuğumuzun hangi dinden olacağını kendi aralarında tartışırken biz yemek pişirme hazırlıklarına giriştik. Bunu gören kamyoncu amca burada yemek yapılıyor hatırlatmasında bulundu. Bütçemizin kısıtlı olduğunu söyleyince hemen siparişleri verdi bizim için… Bugün 3 tane süper kamyoncu amcayla günümüz şayeste anlarla doldu. Yemekte ‘katık’ adında yoğurt – çökelek karışımı bir yiyecek vardı. Ekmeğin üzerine sürüp yemelik… Uzun süredir Özbekistan’da olmamıza rağmen ilk kez karşılaşıyorduk. Bu taraflara yolu düşenlere tavsiye edilir. Yemekten ziyade bizi mutlu edense hoş sohbetti. Garip garip sorular cevaplamak zorunda kalmadığımız, isteyerek sohbete dahil olduğumuz hoş bir geceydi. Nico’nun doğum günüydü bugün ve öğlenki kavundan başka hediyem olamadı maalesef kendisine çölün ortasında olmamız sebebiyle… Ama bu hoş sohbet, bu güzel insanlar bizim için en güzel hediye… Sıcak olduğu için uzun zamandır kullanmadığımız tulumlarımızı kullanma vaktiydi bu gece. Dağların tepesinde püfür püfür…

D0456 (1)-FOW-Uzbekistan

Sabahın ilk ışıklarıyla Derbent’teki geçidin geriye kalan son 3 kilometresini de tamamlayıp saldık aşağı… Yol yer yer güzel, yer yer taş toprak, toz bulutu… Yokuşun bittiği yerde de pasaport kontrolü yapan polisler… Kayıt yapıyorlar yolda sık sık durdurup… Ardından uzun bir tırmanış geliyordu. Tekrar iniş ve tırmanış sonunda öğlen 11:30’da 38 derece sıcağın altında suyumuzu çoook önce bitirmiş olduğumuz için son nefesimi vermeden hemen önce bir kasaba belirdi ufukta! Durduğumuz çayhanenin çeşmesine ulaşmaya çalışırken zorla kollarımdan tutup da fotoğrafımı çekmeye çalışan adama biraz atarlanmış olabilirim. Ama suyumu içince gidip verdim pozumu. Molayı 5’te bitirip inişe devam ettik. Buradaki vadi tabanında da polis kontrol noktası vardı. Polisler bizi kavunla karşıladı. Alman bisikletçi arkadaşlar Anselm ve Thorsten’in sabah buradan geçtiğini öğrendik. Kontrolden sonra harika bir kum vadisinde 4 km’lik son tırmanışımızı yaptık. Buradan sonra yapacağımız iniş, şimdiye kadarki bütün tırmanışları nötrleyecekti. Guzar-Tangimush arasının bu kadar çılgın tırmanışlı olduğunu duymamıştık.

Güneşin batmasına yakın, bir evden bahçelerine çadır kurmak için izin istedik ve akşam yemeğine davet edildik. Evin büyük kızı Hafize rehberimiz oldu. Annesi Nurzuhal çok uzun zamandır hasret kaldığımız patates kızartması pişirdi bizim için. Ailenin bütün bebişleriyle çocuklarıyla oynadık oynaştık. Sofrayı sadece bizim için ayırdıkları köşeye hazırladılar. Yemeğimizi yerken Hafize bütün çocukları uzaklaştırdı rahat yiyelim diye. Yarın Özbekistan’daki son günümüz ve bu kadar zamandır gün içerisinde iletişim bizi zorlasa da akşam hep güzel yürekli insanlara denk geldik. Hep huzurla kapadık gözlerimizi yıldızlara. Ama bu geceki gibisi olmamıştı hiç. Bizi bağırlarına basan bu ailenin hiçbir ferdini tekrar görmeyeceğiz ama o gülümseyen gözleri hep hafızamızda kalacak.

Sabah Hafize ve ailesiyle vedalaşıp Özbekistan’da son kilometrelerimizi pedallamya başladık. Öğlen sıcağına denk gelmemek için verdiğimiz geleneksel molamızı bugün atlayıp, sınıra çok yakın olan kasabaya kadar pedalladık. Vardığımızda 70 km olmuştu. Normalde Tacikistan’a girebilirdik ama günün ortasında girip de 45 günlük Tacikistan vizemizden 1 gün harcamak istemedik. Sınır kasabasının içinde vakit geçirecek bir çayhane ararken önünde durakladığımız kafeden dondurma verdiler ve çayhanenin yerini tarif ettiler. Bugün yola çıkışımızın 15. ay dönümü ve son Özbek paralarımızı harcamamız gerek bahaneleriyle kendimize bir güzellik yapıp bira aldık. O sıcakta bira üzerine, gölgede uyku paha biçilmezdi. Kalkınca bir salata sipariş ettik ama çayhanenin sahibi kadın yanında patates kızartması ve çay da yolladı müesseseden. Servisi ise kızları yapıyor. Tam bir aile mekânı… Bu tatlı kızlarla ve anneleriyle vedalaştıktan sonra sınıra biraz daha yaklaştık. Yoldaki marketten Thorsten’in yarım saat önce geçtiğini öğrendik. Anselm ile ayırmışlar yolları. Kesin önümüzdeki derede yüzüyordur diye bakındık. Adamın tarzı bu; bir gıdım su buldu mu atlıyor. Ama haritadaki dere kurumuştu, bulamadık. Sınıra gelmiştik. Sınırdaki Türk kamyonlarından burada bir bisikletçinin bir süredir konakladığını öğrendik. O bisikletçi en son Tiflis’te buluştuğumuz ve sonrasında internetten yazıştığımız Cemal abi‘den başkası değildi. Vize firmasının azizliğine uğrayıp 30 gün olarak başvurduğu vizeyi 26 günlük almış fakat kontrol etmemişti. Sınırdan çıkmakta gecikmiş ve pasaportuna el konulmuştu. 15 gündür buradaydı (Güncelleme; 4-5  gün daha kaldı.). 15 gündür pasaport ofisine gidip gelmekten, araya aracılar sokmaktan ve sonuç alamamaktan bitkin düşmüştü. Çadırının oraya doğru gidip de ‘Cemal abiiii’ diye bağırınca o kocaman gülümsemesi ve şoktaki suratıyla çıktı karşımıza. Bu uzak diyarlarda bildik bir yüz bulmak kadar hasretlik gideren bir his daha olduğunu düşünmüyorum. Burada onu yalnız bırakmayan Türk kamyon şoförlerinin akşam yemeğine davetliydik. Kamyonun altındaki mutfak kapısı açılıp da amcalar maharetlerini döktürmeye başlayınca değmeyin keyfimize… Sarmalar, zeytinler, çoban salata, Türk çayı… Öleceğim mutluluktan… Ailenden bilmem kaç bin kilometre uzaktasın. Bilmediğin bir ülkeden bilmediğin başka bir ülkeye geçmek için sınırda bekliyorsun ve ‘abi’ dediğin birisiyle karşılaşıp, en çok sevdiğin ve özlediğin yemekleri buluyorsun. Daha ne isteyebilirsin ki?  

D0457 (11)-FOW-Uzbekistan

Ertesi sabah, Cemal abiyle vedalaşarak ve pasaportunu bir an önce almasını dileyerek sınır kontrol binasına girdik. Kıl bir kadın polis, şimdiye kadar hiçbir sınırda olmadığı kadar kontrol etti beni. Bütün çantalarımı boşalttırdı. Telefonumdaki bütün fotoğraflara baktı.  Fotoğraftaki kişileri sordu. ‘Ablaların mı?’ Napıcan? Oğluna mı alıcan? Tövbe tövbe… Biz kontroldeyken Thorsten de peşimizden girdi. Meğer dün akşam geçmişiz de görmemişiz onu.

Özbekistan’da 16 gece geçirdik. 16 günün 10’unda pedallayıp, 6’sında dinlendik ve toplamda 830 km pedalladık ve 4787 m tırmandık.

Özbekistan benim için şimdiye kadarki en zor ülkeydi. Sıcaklar, yemek alışkanlıkları, en çok da insanların yaklaşımları yordu beni. Ama misafirperverlik tam da umduğumuz gibiydi; 1 kez bile açmadık çadırımızı çünkü sürekli bir yerlere davetliydik. Günün her anlamdaki yorgunluğunu, bize evini açan yemeğini paylaşan güzel insanlarla sohbet ederek attık. Acısıyla tatlısıyla elveda Özbekistan… Sırada sabırsızlıkla beklediğimiz Tacikistan

Eşeğini kaybeden bisikletçi; Şehri Sebz

Semerkant çıkışında bizi çılgın bir tırmanışın beklediğini bildiğimizden sabahın köründe çıktık yola. Kestirme olsun diye şehrin en dandik çıkışını seçtik. Yola girene kadar nasıl olacağını bilmek imkânsız. Girdik bir kere deyip devam ettik ve en sonunda tırmanış başladı. Özbekistan’da hiç alışık olmadığımız şeyler bekliyordu bizi; mesela ağaç vardı, dere vardı, en önemlisi de mükemmel bir esinti vardı. Bir tırmanışı daha güzel kılan bir şey yok bence. Hele bir de çölden yeni çıkıyorsanız…

Tırmanışın ortalarında köy marketinden soğuk bir şeyler almak için durduğumuzda ot yüklü eşekler geçti yanımızdan. Aaa fotoğraf çekmeliyim diye telaş yaparken eşeklerin ne tarafa doğru gittiğine hiç dikkat etmedim. Arkamdan patır kütür sesler geldiğinde ilk anda bakmaya cesaret edemedim. Nico’nun bisikletine çarpmıştı eşek, devirmişti ve hiçbir şey olmamışçasına yoluna deva ediyordu. Hadi bu eşek, anlarım da sahibi de eşekten farkı olmadan yoluna devam etti ve gitti. İnsan gelir, bisikleti kaldırmaya çalışır. Ruhsuz herif… Hasar tespiti; bir kırık bisiklet dayanağı! Ben çok kırdım bisiklet dayanağımı ama Nico ilk kez kırıyordu ve işin kötüsü, dayanak olmadan Nico’nun bisiklete binmesi çok zor. Akrobasi ile binebiliyor. O sebeple benim güzelim, canımın içi bisiklet dayanağımı Nico’ya vermem gerekecek ve her durduğumuzda dayanacak yer arama derdiyle bu bi’ çare ilgilenecek… Vah bana, vaylar bana….

Geçit sonrası bir çayhanede öğle molamızı verdik. Dün sabah hostelden ayrılan Charlotte ve Eric geceyi burada geçirmişler. Bu çayhane konumu gereği biraz pahalı olduğundan sadece bir kola alıp birkaç saat oturduk. Gölgede çardak keyfi… Uzun zamandır ilk kez üşüdük. Üşüdüğüme seviniyorum, değişik bir zevk…

Moladan sonra saldık aşağı… Ama cidden çok tehlikeli bir yoldu çünkü bir süre mükemmel, sonra aniden çat diye kötüleşiyor. Sonra tekrar harika bir yol. Düzgün kısımda kendini tutamayıp hız yapıyor insan, ama sonra aniden çıkan delikte ne yapacağını şaşırıyor. Hep kötü olmasını tercih ederim çünkü pür dikkat yola odaklanıyorsun. Nico genelde daha temkinli böyle yollarda. Ben önde yardırmış giderken bana dikkatli olmamı söylemek için yetişmeye çalışmış garibim ve tam o sırada bir çukura girmiş. Düşmemiş ama ayağı pedaldan kayınca topuğu pedala çarpmış. Artık nasıl bir damarsa bütün kanı boşalttı dışarı… Poffff şakır şakır… Bugün şanslı değiliz… Ama dur! Daha gün bitmedi…

Yokuş bitince öyle her turist rotasında olmayan ama UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne dâhil olan bir şehre vardık; Şehri Sebz. ‘Yeşilin şehri’, Timur’un doğduğu şehir… Buradaki sarayın adı Aksaray ama saraydan geriye sadece 2 giriş kalmış. Bu girişlerde önceden kemerle birleşen kuleler, artık kemerlerden eser kalmamış olsa bile 33 metrelik heybetleriyle yıkılmış sarayı gözünde canlandırmanı sağlıyorlar. Tek başlarına bu şehrin kudretini koruyorlar.  Buhara ve Semerkant’tan ziyade buraya daha bir kanımız kaynadı. Plansız gelerek bulmamıza sevindiğimiz için mi yoksa ortalıkta hiç turist olmadığından şehri daha rahat yaşayabildiğimiz için mi bilinmez ama ‘hey gidi’ ile anacağımız birkaç şehirden birisi olacak mazimizde…

Sarayın içinde yer alan ve 1400’lerden kalan camiye bu geceyi burada geçirebilir miyiz diye sorduğumuzda imam ‘evet’ diyemese de yan sokaktaki evin beyine sorarak orada kalmamızı sağlıyor. Bisikletler, bizi takip eden ahalinin yardımıyla avluya yerleştirildikten sonra çay servisi ile birlikte bütün akrabaların ziyareti başlıyor. Akrabalar evlerine çekilince yemek servisi başlıyor. Eee şimdi kendini eski zamanlarda çok uzaklardan atıyla o saraya gelmiş bir saray mensubu olarak hissetmez misin arkadaş? Hissedersin…

Allah sevindirmek istediği kuluna önce eşeğini kaybettirir, sonra buldururmuş. Sevgili kullarız sanırım. Gün içerisinde can sıkıcı olaylar yakamızı bırakmamış olsa de günü gülümsemelerle bitiriyoruz. Kırık bisiklet dayanağı, fışkıran topuk… Ardından Şehr-i Sebz’in harika insanları… El üstünde tutulduğumuz, bir isteğimizin ikiletilmediği sıcacık bir çatı altında bir o kadar sıcak kalpli insanların arasında huzurla kapadık gözlerimizi stresli güne…

D0453 (104)-FOW-Uzbekistan

Sabah biraz aylaklık edip 6’da kalktık ve ev halkıyla vedalaşıp düştük yollara. Normalde Semerkant’tan sonra direk Tacikistan’a girilebilecek bir sınır kapısı var ama maalesef sadece o ülke vatandaşlarına açık. O sebeple çılgınca güneye, Baysun’a doğru inip sonra tekrar kuzeye Duşanbe’ye doğru çıkmamız gerekiyor. Yolun bugünkü kısmı gerçekten sıkıcıydı. Çölde hiçbir şey görmeden, kimseyle karşılaşmadan 65 km yapıp öğle molası verdik. Yorgunluğun üstüne uyumaya çalışırken, gelip seni uyandırıp bisikletin ne kadar olduğunu soran insanlarla karşılaşınca gözlerini kapatıp bir önceki akşam karşılaştığın güzel insanların yanına ışınlanmayı hayal etmekten başka bir şey yapamıyorsun. Molamızın ardından kısa bir süre sonra yanımızda yavaşlayan bir arabanın arka kapısı açıldı ve arka koltukta oturanlar dışarıya alnından vurulmuş bir hayvan uzattılar. Köpek sandığım zavallı hayvan şişmişti… Ben afallamış bir şekilde bakarken adamlar ‘wolf wolf’ (kurt) diye bağırıp kahkahalar eşliğinde uzaklaştılar. Öldürdünüz madem ölüsüne saygı duyun şerefsizler…

Sıcaklar ve çekici olmayan yol sebebiyle günü 85 km’de Guzar’da sonlandırdık. Ama dünkü gibi oldu. Gün içerisinde ilk önce ipod’un şarj kablosunu kaybettik. Nico mola verdiğimiz yere kadar geri döndü ama bulamadı. Haliyle hüzünle yola devam ettik. Birkaç kilometre sonra kablonun benim arka tekerime kaçak otostopçu olarak yerleştiğini fark ettik.

Sonrasında akşam için bir çayhanenin divanında uyumak için izin istedik. Adamların cevabındaki rahatlığı sonradan anlayacaktık. Meğer Anselm ve Thorsten dün gece burada yatmış. Adamlar bisikletçiler konusunda tecrübeli. ‘Evet’ cevabının ardından arka taraftaki yüzme havuzunu gösterdi. Çok şanslıyız biz ya… Öyle böyle değil…

(Devamı Özbekistan: Bölüm 5‘te)

D0454 (16)-FOW-Uzbekistan

 

Bisikletçi istilası; Semerkant

Pamuk tarlasındaki evinde bizi ağırlayan ve üzerine sucuk pişiren harika insana veda ettikten sonra yine karga bokunu yemeden yollardayız… 3 gündür böyle ve üzerine günde 100 km’den fazla sürmemiz, delik deşik yollar, üzerimize süren arabalar… Son günler canımıza okudu resmen ama Semerkant’a varacağız bugün ve Tahran’da ayrıldığımız Charlotte ve Eric’i orada yakalama ihtimalimiz var. Çok mutlu oluruz bu gerçekleşirse…

Ama ilk önce Semerkant’a varalım! Anayollar nispeten daha iyiyken, biz kestirme olsun diye ara yola girdik. Öğrenemedik bir türlü tecrübelerimizden… Hoplaya zıplaya vardık Semerkant’a… Burada bizi ağırlayacak kimseyi bulamadığımızdan bisikletçilerin tercihi olan Bahadir hostele yönlendik. Tarihi kısmın içinde şirin bir ailenin şirin bir hosteli… Geceliği 2 kişi 20 $, kahvaltı dahil. Gelir gelmez kavun, çay, bisküvi ikram ediyorlar ve divanlara yayılıp keyfine bakıyorsun. Eric ve Charlotte’un bisikletleri burada…. Holeyyy… Bizden mutlusu yok… Hostelin duvarları buradan geçen yolcuların notlarıyla bezeli… Tabii hemen Türkleri aramaya başlıyor gözler ve buluyor; BisikleTema, İbrahim Yeşilyurt (motor), Özhan Ünverdi (motor), Rüzgârın İzinde (motor)…

Biz çayları yudumlarken güzellik uykularından uyanan Charlotte ve Eric (PLQA) iniyor aşağı. Bizi görünce çığlık kıyamet… Beklemiyorlardı tabii… Normalde yarın yola çıkacaklardı ama bakalım kaç gün uzayacak o ‘yarın’…  Sonradan hostele Alman Claudia ve Joan (Cycling Home) geliyor bisikletleriyle. Onlar da balayı turundalar; bisikletleriyle Güney Doğu Asya’dan evlerine pedallıyorlar. Özbekistan’da kuzenleri katılmış. 7 bisikletçi, geride kalan kilometrelerin yorgunluğunu anılarımızı paylaşarak attık. Akşam yemeği için gittiğimiz restoranda biber dolması buldum. Naptım? Hemen gömdüm. Nico Türkmenistan’dan beri düzeltemedi motoru. O sebeple sadece pilav ısmarladı ama öyle yağlı geldi ki pilav, Nico’nun akşam ziyareti sadece tuvalete olabildi.

Ertesi gün, kahvaltı olmasa uyanmazdık herhâlde… Nasıl yorulduysak artık… Kahvaltı sonrasında İran’da Tahran’daki vize kuyruklarından birinde tanıştığımız İtalyan Mirko ve Türkmen sınırından 2 gün önce yolda karşılaştığımız İrlandalı Alex katıldı aramıza. Birkaç saat sonra İran’ın sonlarında Türkmenistan’ın başlarında 3-4 gün beraber pedalladığımız ve sonrasında Buhara’da aynı Warmshowers’da kaldığımız Alman Anselm ve Thorsten…

Son zamanlarda kendimi iyi hissetmiyordum psikolojik olarak. Tahran’da vize savaşlarıyla başlayan bir stres yumağı, ardından Türkmenistan’ın çöllerinde vize yüzünden yaşadığımız zamanla yarış ve hastalıklar, Özbeklerin bize garip yaklaşımı… Hepsi birden fazla gelmişti. Ama şımarık kız çocuğu gibi davrandığımı düşündüğüm için dışa vurmuyordum. Bugün hep beraber konuşurken çoğunun da aynı hislere sahip olduğunu öğrenince rahatladım. Nedense turun bu kısmı herkesi yormuş ve herkes bir an önce Duşanbe’ye varmak için pedallıyor. Bir an önce Pamir’e ve ıssızlığına varmak istiyor. Umarım Pamir’den beklentilerimiz bizi yüzüstü bırakmaz ve kaybettiğimiz o tutkumuza tekrar kavuşuruz.

Semerkant’ta 3. günümüzde artık biraz şehri gezelim dedik ve anıt mezarların olduğu Shah-i Zinda’ya gittik. Normalde giriş pahalı ama halk mezarlığına açılan arka kapıdan girince para vermiyoruz. Bu bilgiyi birkaç gün önce gelen Eric ve Charlotte’dan aldık. Denedik, oldu. Yöresel ürünlerin satıldığı pazara gidip baharat aldık. Burada sarı havuç meşhur. Henüz denemek kısmet olmadı. Ayrıca pazarda dikkatimizi çeken başka bir konu da çocuk, kadın bütün dişilerin bir tür boyayla kaşlarını birleştirmesi… Tek kaş mubah herhâlde… Öğlen sıcağında tekrar otele dönüp akşamüzeri Semerkant’ın Registan’ı görmeye gittik. Anlamı ‘kumlu yer’… Eylül’deki bayramda düzenlenecek tören için yapılan hazırlıklar sebebiyle kapalıydı. Dışardan bir bakış atabiliyorsun sadece. Hava kararınca Timur’un mezarına gittik. Işıklandırmalar altında gündüze göre kesinlikle daha güzeldi.

Semerkant’daki 4. günümüzde Eric ve Charlotte 2 gün rötarla yola düştü tekrardan. Duşanbe’de buluşup Pamir’e beraber gireceğiz. O günü sabırsızlıkla bekliyoruz.

Hostelde hala 11 bisikletçiyiz çünkü Buhara’da tanıştığımız bisikletçiler Alman Flo ve karısı Çinli MinXin’de (Bike to Asia) aramıza katıldı.

Semerkant’taki 5. günümüzde Anselm ve Thorsten gitti ama yerine İngiliz Gary ve Tahran’da tanıştığımız Yeni Zelandalı Patrick geldi. Akşam MinXin bize Çin mantısı (dumpling) yapmayı öğretti. Süperdi. Çin’de yemekler böyleyse yaşadık ulennn…. Bisikletinde gitar taşımak da nesi diyorduk ama Alex kulaklarımızın pasını giderdi biz mantıya gömerken…

D0452 (4)-FOW-Uzbekistan

Semerkant ‘istan’ ülkelerinin kalbinde yer alması sebebiyle birçok turcunun durak noktası. Bizim de olduğu gibi. İster istemez birçok bisikletçiyle karşılaşıyorsun. Biz değişik ülkelerden, değişik hikayeleri olan 13 tanesiyle karşılaştık. Çok da harika oldu yeni dostlar edinmek.

15 kişilik bisikletçi istilamızın ardından kumların ardındaki bu ışıklı şehre ve bu güzel dostlara veda vakti. Ama biliyoruz ki bir yerlerde tekrar karşılaşacağız hepsiyle… O yüzden sadece ‘elveda Semerkant’…

(Devamı Özbekistan: Bölüm 4‘te)

Özbekistan 'da görmeyi beklemediklerimiz

Buhara’daki ikinci günümüzde öğleden sonra hostelden ayrılıp Warmshowers‘tan bulduğumuz Rahima’nın evine geçtik. Bisikletlerdeki Rohloff’ların yağını değiştirme, çamaşırları yıkama, kartpostal yazmakla oyalandık çünkü dışarı çıksak buharlaşabilirdik! Şu anda Ramazan ayı olduğundan Rahima oruç tutuyor. Bu sıcakta o kadar ev işine koşturup da su içmeden duruyor. Bir kaç yıl önce bir programla Türkiye’de İngilizce öğretmenliği yapmaya gelmiş ve 1 yıl kalmış. Bense, bisikletçileri ağırlamaya başladığı 2010’dan beri ilk gelen Türk’müşüm. Çok seviyor Türkleri.

Akşam yemeği enteresandı; et suyunu buzluğa koyarız donar ya, onun biraz yumuşayıp jöleleşmişini yedik. Yediler Anselm, Thorsten ve Nico… Ben tadına bakmakla yetindim. Hala anamın en küçük,  şımarık ve yemek seçen çocuğuyum, bundan ödün veremem şekerim! Bir de bizim sarmanın daha iricesi vardı. Ona gömdüm tabii, kaçmaz! Bu arada bu ülkede öyle ocak, fırın gibi şeyler yok. Bütün yemekler ateşin üstündeki güveçte yapılıyor ve yemeklerin üstündeki is tadı harika oluyor.

Bu arada taa Türkmenistan’da bozduğum midemle yaşıyorum hala. Bugün 8. günü ve hala tuvalet yakınlarında yaşamak zorundayım. O sebeple Buhara’dan ayrılmadan önceki alışveriş için Nico dışarı çıktı ve bütün gününü güneş kremi aramakla geçirdi. Bu yazıyı okuyup da buraya gelecek varsa, önlemini alsın da gelsin. Güneş kremi burada eczanelerde değil pazarlarda satılıyor. Onların da kalitesi şüpheli ( Güncelleme: Denedik; yaktı kavurdu be resmen. Çakmanın da çakması).

Akşama bisikletçi buluşması yaptık; İran’da tanıştığımız İtalyan Mirko, önceden duyduğumuz Çinli-Alman çift Flo ve MinXin (Bike to Asia) (Güncelleme: Sonradan kalbimizde kocaman yeri olan dostlarımız oldular), karavanlı Alman çift… Ekibe gel; 1 Özbek, 1 Türk, 1 Fransız, 1 İtalyan, 1 Çinli, 4 Alman…

Bugün bir çılgınlık yaparak sabah 04:30’da kalktık. Çılgınlık diyorum çünkü bizim için bir ilk bu. Uyumayı seviyoruz ne yapalım. Rahima sahura kalktığı ve sonrasında da uyumadığı için bizi uğurlamaya çıktı. Arkamızdan su dökmesine ne demeli? Türkiye’yi özledim. Şu satırları yazarken bile içimde bir sızı var. ‘Neyini özledin?’ diyenler de olabilir ama bu kadar ülkeden sonra Nico’yla hemfikiriz; Türkiye her şeyiyle bir başka… Hopp aşırı duygusallık sağlığa zararlı, bu sebeple konuma dönüyorum. 4 gündür Buhara’da olup da gezmediğimiz Char Minar’a (4 minare) uğradık yoldan geçerken. Güneşin doğuşuna denk geldiğindendi sanırım, pek beğendik. Şehir yavaş yavaş uyanmaya başlarken vedalaştık yüzyıllara karşı ayakta kalmayı başarmış Buhara’yla…

D0446 (5)-FOW-Uzbekistan

Sabah 10’a kadar 63 km’yi geride bırakmıştık bile… Her ülkenin insanı farklı ve her ülkede genel bir davranış biçimi altında toplanıyorlar. Özbekistan’da ise bu ‘genel’ davranış biçimi şöyle; ilk önce arkamızdan yavaşça takip ediyorlar. Ardından hızlanıp önümüze geçip çat diye duruyorlar. Biz de şanslıysak ani bir manevra ya da ani bir frenle arabaya bodozlama dalmaktan son anda kurtuluyoruz. Bu prosesle hem arkamızdan hem de önümüzden gözlemlemiş oluyorlar. Ama yetmiyor; son hamle yanımızda yavaşlayıp hüloloğğ gibi sesler çıkararak onlara bakmamızı sağlamak. Bakınca el bile sallamıyorlar. Bu sebeple amaçlarını kavrayabilmiş değiliz. Belki de göz temasına önem (!) veriyorlardır.

10-17 arası sıcaklar çok dayanılmaz oluyor ve biz de mola veriyoruz. Öğlen molalarımızı choyxona (çayhane) ya da  oshxona (aşhane, yemekhane)  denen yerlerde veriyoruz. Her gelen gruba özel çardaklar var. Ağaç gölgesinde ve minderli… Yani her şey mükemmel bir öğle uykusu için eksiksiz ayarlanmış. Biz de bu düzenin hakkını vererek biraz uyuyoruz. Sahiplerin öğle yemeği yemenize dair beklentilerini az da olsa hissediyorsunuz. Her ne kadar öğle yemeğimiz yanımızda olsa da ve para harcamak istemesek da yemek almazsak olmaz. Zaten her ülkede oraya özgü yemek yiyoruz. Buranın da şaşlık diye bir yemeği var. Bizim koyun etinden şiş imiş meğer… Ama burada bir parça et, aynı büyüklükte bir parça yağ olarak pişiriliyor ve o yağ parçası, etin kendinden daha çok rağbet görüyor. Haliyle biz, siparişimizin sadece %50’sini yiyebildik. Genelde menü şeklinde geliyor. Ekmek, salata ve çay her zaman oluyor etin yanında. Adana gibi kıymadan yapılanı da var fakat çok güzel değildi. Bir şişin fiyatı 4000 som ama pazarlıkla 3000’e indirdik. Her zaman her yerde pazarlık!

Yemek sonrası yanımızda taşıdığımız minik tavlayı çıkarıp oynamak istedik ama o sırada yan çardaktan bir adam hop koşarak geldi ve karşıma oturdu ve taşları dizmeye başladı. Ne olduğunu anlayamadan suratıma püflediği buram buram alkol kokusunu aldım. Kokuyu aldığımız anda Nico kovaladı adamı kibarca…

DCIM100GOPRO

Bu ülkede Sovyet zamanından kurtulamadıkları votka tüketimi çok fazla. ‘Kurtulmak’ kelimesini kullanmak belki benim haddime değil ama Özbekistan’daki her günümüzde benzer şeyler yaşadığımız için bir kaç satır yazmak hakkını görüyorum kendimde. Bugün yaşadığımız, bu ülkede yaşadıklarımızın, ne ilkiydi ne de sonuncusu olacaktı. Kesinlikle Özbekistan’da görmeyi beklemediğimiz durumlar…

Akşam 5’te düştük yollara. Sıcaklar geride kalmışken bu sefer de yüzümüze yüzümüze esen rüzgâr çıktı. Dümdüz yolda ancak 8 km hız yapabiliyorduk. Bir süre rüzgara karşı kıpçındık ve tam kopma noktasına gelmişken kavuncu amcaların bizi çağırmasıyla savaşımıza ara verip kırdık direksiyonları yamaçlarına…

DCIM100GOPRO

Kavuncu amcalar

Kavunların etkisi mi yoksa rüzgarın kesilmesi mi bilemiyorum ama bu kısa moladan sonra sabahki performansımıza kavuştuk. Yardıra yardıra giderken bir adam arabasıyla yavaşlayıp bizi yemeğe davet etti. Adı Zekir… Daha yardırırdık ama yemek davetini geri çevirmek ayıp olacağından arabanın arkasına takıldık ve restorana gittik. Restoran öncesinde yol kenarında ayrana benzer bir içecek satan kadının yanında durduk. Burası aslında anayol ama kimsenin yol kenarındaki duraklamaları taktığı yok. Ayrancı teyzeyi gören aniden frene basıp, ayranı dikleyip, yoluna devam ediyor. Bu ayrancı teyze ünlü galiba… Öğlenki şaşlığın ardından yine şaşlık geldi masaya. Maalesef Orta Asya’nın bizi yoran özelliklerinden birisi de yemek çeşidi azlığıydı. Genelde kendimiz pişiriyoruz ama arada kutlama adı altında minik bahanelerle restoranda yemek yemek istiyoruz. Orta Asya’da çok fazla çeşit olmadığı için, olan da sana hitap etmediği zaman, zaten minik olan kutlamalar sönükleşiveriyor.

Burada her muhabbette doğum günlerimiz soruluyor. Yıl değil sadece, özellikle ay ve gün… Ve mutlaka Nico’ya ‘gelinin çok güzelmiş’ deniyor. Benim hakkımda konuşuluyor ama benimle değil…

Yemekten sonra hava kararmıştı ve her yer tarla olduğu için kamp konusunda endişelenmeye başlamıştık. Zekir ise bize otel bulma telaşındaydı. Bütçemiz sebebiyle otelde kalamayacağımızı anlayınca hemen evine davet etti. Dormon’da bir bakkalmış meğer Zekir. Hemen karısı karpuzu yarıp sundu zevkten irileşen gözlerimize… Burada karpuz bizdeki gibi yenmiyor herhâlde… Çünkü biz bir ısırıyoruz, onlar bin gülüyor…. Nedenini hiçbir zaman öğrenemeyeceğimiz bir anı daha… Zekir’in oğlunu odasından edip yerleştik ve serin serin daldık uykuya. Çadırda kalmak artık çok zor bu sıcaklarda… O sebeple böyle yerlerin kıymetini iyi biliyoruz.

Sabah 4:30’da ev ahalisinden önce uyanıp, akşamdan kalan karpuzu bitirip düştük yollara. Normalde bu kadar erken kalkmak ve ben, aynı cümlede hatta aynı beyinde yanyana bulunamayacak kavramlar. Amma ve lakin, çöl sıcakları söz konusu olunca kişiliğimden taviz vererek erken kalkar oldum, napıcan mecbur… Ayrıca bir diğer yıktığımız alışkanlığımız ise kahvaltısız yola çıkmamak… Bu sabah sadece o karpuzu yiyip 20 km yaptık ve sonra durup yulaflarımızı yedik. Sıcakta hiçbir şey yiyesi gelmiyor insanın. O insan tank mideli bir bisikletçi olsa bile…

Öğlene kadar toplamda 70 km yapıp, bir çayhaneye attık kapağı… Sürpriz; şaşlıktan başka  bir şey var, mantı! En azından adı mantı. Servis gelince başka bir dünyada yaşadığımızı anladık. Bir porsiyon değil, dev gibi 2 mantı geldi önümüze. Yanında da domates ve salatalık getirdiler… İçi yağ parçacıklarıyla dolu mantı değil de salata şahane oldu… Yemek sonrası uyuduktan sonra günlüğümü yazarken bir arabayla 4 sarhoş eleman geldi. Adamlardan biri kıl… Nico hala uyuduğu için ben baş etmek zorunda kaldım. İlk önce bisikletime binmeye çalıştı. Sonra günlüğüme yazmaya çalıştı. Yukarıda ne demiştim? Son olmayacak… Öğle molalarında patavatsızlıklarla karşılaşmak biz Özbekistan klasiği olacağa benziyor.

DCIM100GOPRO

Özbek usulü mantı

Çayhaneden 5’te çıkıp 2 saat daha sürdük ve Katta Kurgan’a vardık. Pamuk tarlalarının arasında ki eve yaklaşıp çadır için izin istedik ve tabii ki içeri davet edildik. Burası birçok işçinin çalıştığı ve akşamları eve dönünce boşalan bir pamuk tarlası ve geceleri başında sahibi olan kardeşlerden biri duruyor. O kardeş de bize güvenip bir yere kadar gidip geldi. Meğer bize yemek almaya gitmiş. Sucuk, oh misssss… Canım benim ya…

Arada sırada rahatsız olduğumuz durumlarla karşılaşsak bile bunu tüm ülke insanlarına genellemek kadar yanlış birşey olamaz. Özbekistan’daki sarhoşlarla yaşadığımız kötü anılardan çok çok daha fazla sayıda iyisini yaşadık güzel kalpli insanlarla… Bu tura çıkarken inişler çıkışlar olacağını biliyorduk. Turun getirdiği irili ufaklı her türlü maceraya açığız… Bir yola çıktıysan zorluklara göğüs germesini, küçük mutluluklardan nemalanmasını bileceksin!

(Devamı Özbekistan: Bölüm 3‘te)

Bisikletle çöllerin ötesine; Buhara

19. ülkemiz Özbekistan…

Ermenistan’da tanıştığımız Fransız Eric ve Charlotte (PLQA) ile Tahran’a kadar beraber pedalladık fakat benim Özbek vizesinde problem olunca onlar yola devam etmek zorunda kalmışlardı. Hemen sonrasında Meşed’de Alman Anselm ve Thorsten ile pedallamaya başlayıp Türkmenistan’a girdikten 2 gün sonra ben hastalanıp da mola vermek zorunda kalınca onlar devam etmişlerdi yola. Nedir sebebi bütün uyduruk problemlerin ben kaynaklı olması bilemiyorum. Ama sonuç itibariyle uzun zamandır ilk kez bir ülkeye sadece ikimiz giriyoruz ve sadece ikimiz beraber pedallayacağız.  Kim bilir başka bisikletçilerle ne zaman ve hangi ülkede karşılaşacağız?

Türkmen sınırından çıkar çıkmaz, yeni ülkenin heyecanıyla başladık giriş işlemlerine. Önceden biliyorduk ki Özbekistan’ın çok ciddi ilaç ve porno kontrolleri var. İlaç tamam da porno nedir yahu? İnternette kolayca bulabileceğiniz ‘Özbekistan’da yasaklı ilaç içerikleri’ listesi ile yanımızdaki ilaçlarımızı doktor olan ablama karşılaştırtmıştım. Kendi ablam diye demiyorum, her eve bir doktor lazım. Bizdeki tek kıllık çıkarabilecek ilaç ‘A-ferin’ ilacıydı. Zaten onu da -6 derece pedallarken buzlanan suları içmekten hasta olunca tam Türkiye çıkışında almıştım.  Yani olmazsa olmaz değildi. Sakladık onu bir köşeye. Küçük bir eczane boyutundaki ilaç çantamıza bakmak baya zamanlarını aldı. Salimen bu faslı atlattıktan sonra porno bulmak amaçlı bilgisayarımızı açmamızı istediler. Türkçe anlaşabildiğimiz için ‘Aman abi ne yapıcan bizim bilgisayarı, bisikletçiyiz biz, yazık bize’ konseptli klasik konuşmamı yapıp bu detaylı süreçten yırttık. Ama sonradan gelen bir kadın bisikletçi arkadaş, poposundaki sivilcenin fotoğrafını annesine gönderdikten sonra bilgisayardan silmeyi unutunca baya bir sorun yaşamış porno taşımış olduğu için. Ay gülsem mi ağlasam mı bilemedim. Yazık kıza ya…

Fellik fellik su alacak yer ararken, sınırdaki onlarca Türk kamyonundan ilk sıradakinin şoförü, bize zekice saklanmış (!) restorandan 2 tane su aldı ve burada çok fazla para çevirtmememizi söyledi. Sınırda 1 $, 4000 som iken Buhara’da 4500 som… Yine de Buhara’ya ulaşana kadar harcamak amacıyla biraz çevirttik. Türkmenistan’da yaptığımız hatadan ders almışız!

Türkmenistan’ın çölünü geride bırakmış olsak da sıcaklardan kaçmaz imkânsız. Sınırdan 10 km pedallayıp öğle sıcakları için 3 saat mola verdik ama molada durduğumuz yerde daha çok kıpçındık. Rüzgâr aşırı sıcak ve etraftaki bütün kum tanelerini bilumum deliklerimize tıkıyor.

Moladan sonra su alacak bakkal ararken bir yere girdim. Nico bisikletlerin başında bekliyordu. Ben kapıdan kafayı uzatıp da ‘su var mı?’ sorusunu sormaz ‘Gösterelim abla’ sahnesindeki suratlarla karşılaştım. Yuh lan… Ben suyu alırken Nico da geldi. İçine doğdu herhâlde. Erkekim benim… Onu gören suratlar düştü hemen… Ve benimle diyalog kesildi. Benim adımı, yaşımı bile Nico’ya sordular. ‘Gelinin güzelmiş’ falan dediler ya gözle beni gösterip. Pazarlık yapacaklar herhâlde sonrasında da… Lanet olsun suyunuza da size de yaa!

Biraz daha pedalladıktan Do’rmond’a vardık ve bahçe işleriyle uğraşan amcayı gözüme kestirip bahçesinde çadır kurmak için izin istedim. Yaşasın Türkçe konuşabilmek! Çadıra gerek kalmadı; Alek ve Nodra bahçedeki divanlarını açtılar bize, yemeklerini paylaştılar. Hava çok sıcak olduğu için evin içinde değil de bu divanda uyuyorlarmış normalde. Bu divanı bize verip bahçede yerde yattılar. Sizi seviyorum!

 

Muhteşem sabah kahvaltısının ardından vedalaşıp düştük yollara. Yol boyunca evler sıra sıra dizilmiş, köyler hiç bitmiyor. Ee haliyle bisikletiyle motoruyla bizi takip edenler de… 8 yaşındaki bebeye vermişler motoru, bizi hafif önden takip ederken motorunda taşıdıklarının ipi koptu ver her şey patır patır tekerimin önüne döküldü. Nasıl bir refleks gelişmişse böyle saçmalıklara karşı, son anda yırttım ama kalbim güm güm… Bak şimdi yazarken bile öyle ya…

D0442 (15)-FOW-Uzbekistan

Çölde tozun, toprağın, sıcağın, develerin, deve örümceklerinin arasında geçen 8 günden sonra, girişinden itibaren ‘Zalim yüzyıllara rağmen hala taş gibi buradayım’ diyen Buhara’ya vardık. Varır varmaz şehir girişinde yan yana bizi bekleyen iki medrese vardı; Modarixon ve Abdulloxon… Aralarındaki ağacın altında dinlenip kavunumuzu yerken Hollandalı bir aile geldi yanımıza; Wolfpack on Tour … Hollanda’yı sevmedikleri için her şeylerini satıp 3 çocukları ve 2 köpekleriyle düşmüşler yollara (Güncelleme; 4. çocuk da yolda oldu). Altlarında eski bir itfaiye aracı… Çocuklardan biri lise, diğeri ortaokul, diğeri de ilkokul çağında. Bisikletlerimize yapıştırdığımız ülke bayraklarını görünce nerede bulduğumuzu sordular. Bulmanın zor olacağını bildiğimiz için Türkiye’de yaptırmıştık. Yedeklerini verince çocuklar sevinçten çılgına döndüler. Onların kaldığı otelde kalmaya karar verince otelde görüşmek üzere vedalaşıp ayrıldık. Otelin geceliği 10 $. Normalde internetten 4 saatliğine 5000 som alıyorlar ama internete para vermeyecek şekilde pazarlık ettik. Ve çölde geçen 8 günün ardından banyo zamanı…

D0444 (5)-FOW-Uzbekistan

Wolfpack on Tour

Daha sonra gezmek için dışarı çıktığımızda, Türkmenistan’da ayrıldığımız bisikletçiler Anselm ve Thorsten ile karşılaştık. Yanlarında da Warmshowers’dan yazmamıza rağmen bize dönmeyen Rahima vardı. Arkasından baya saydırmıştık ama meğer mesajımızı almamış, kadının günahını almışız. Hemen eve çağırdı ama bugünlük otele yerleştiğimizi söyleyip yarın için sözleştik. Aslında zaten otelde kalmak zorundayız çünkü Özbekistan’a girdikten sonra 3 gün içinde kayıt yaptırman gerekiyor. Otelde kalırsan bunu ücretsiz yapıyorlar. Rahima’nın otel işleten tanıdığı Anselm ve Thorsten için yapacak ama yine de kişi başı 25  $ vermeleri gerekecek.  Bu durumda otelde kalmak daha ucuz.

Akşam şehirde dolaşırken 2 tane Türk motorcuyla karşılaştık; Serkan Söğüt (Rüzgarın İzinde) ve Özhan Ünverdi… Ay görünce nasıl bir gurur duydum anlatamam. 2 tane Türk, sen çık motorla dünyayı gez. Sonra döndüm kendime baktım. Durumun komikliğini anlamam birkaç saniyemi aldı.

Ertesi gün taşı toprağı tarih olan şehir merkezini gezmeye çıktık. Medrese girişleri genelde kişi başı 4000 manat. Ayrıca fotoğraf makinesine de para alıyorlar ama ölü sezon olduğu için güzellik yapıp almadılar. Girişte para toplayan teyze yanda sepette çiçek satıyor olsaydı yadırgamazsın, yani hiç öyle müze bekçisi bir tipi yoktu. Bizim paralar mahallenin delisine mi gitti acaba?

Kalyan minaresinin yanındaki Khan Camisi’nin giriş ücreti 6000 manattı. Ayıp olmasın, tarihi falan önemli tabi ama girmeseymişiz ölmezmişiz. Zaten Avrupa gezerken kilise gezmekten şişmiştik. Burada da medrese ve cami gezmekten şişince vazgeçtik diğerlerine girmekten. Ama o ara sokaklarda kaybolmaca yok mu, ah ah…  ‘Günlerce ara sokaklarda boş boş dolan’ deseler gam yemem, dolanırım.

(Devamı Özbekistan: Bölüm 2‘de)

Bizim gözümüzden Özbekistan

29

HAZİRAN 2015

 

D+441 – Km 10.492
Özbekistan

Turumuzdaki 18. ülkemiz Özbekistan’ın çölleri, komşusu Türkmenistan kadar yakıcıydı. İran’dan ve Hazar Denizi’nden gelen tüm uzun tur bisikletçilerinin buluşma noktası olan Özbekistan’ın insanlarının sınırsız cömertlikleri ve misafirperverlikleri sayesinde tek bir gün bile çadır kurmamıza fırsat olmadı !

ÜÇ ŞEHİR, ÜÇ FARKLI ÜLKE

ÇÖL MODU

SONUNDA BİR GIDIM GÖLGE !

İLK GECE, İLK DAVET

BUKARA

KİLİM DOKUYAN KADIN, BUKARA PAZARI

GÜZELLİK UYKUSU, BUKARA PAZARI

MEDRESE TAVANI

MEDRESE AVLUSU

LIAB-I-HAOUZ MEYDANI

MIR-I-ARAB MEDRESESİ

TAHTA OYMA KAPI

MOZAİK

PO-I-KALÂN MEYDANI

GÖKBEN KENDİNİ TUTAMADI

PO-I-KALÂN CAMİSİ

PO-I-KALÂN CAMİSİ

PO-I-KALÂN CAMİSİ

PO-I-KALÂN CAMİSİ

BUKARA PAZARINDA KUKLALAR

BİSİKLETÇİLER VE EV SAHİBİMİZ RAKHİMA İLE YEMEK

TCHOR MINOR CAMİSİ

USTALAR ARASI TAVLA

MUTLULUK ALTINDAN GELİR

ÖZBEK AİLE

ÖZBEK AİLE İLE BİR AN

GELECEĞİN BİSİKLETÇİSİ ?

BİSİKLETÇİ İSTİLASI, SEMERKANT

BIBI-KHANYM CAMİSİ

BIBI-KHANYM CAMİSİ

SEMERKANT

CHAH E ZINDEH KABRİSTANI

CHAH E ZINDEH KABRİSTANI

CHAH E ZINDEH KABRİSTANI

CHAH E ZINDEH KABRİSTANI

CHAH E ZINDEH KABRİSTANI

BIBI-KHANYM CAMİSİ ÖNÜNDE

ÖZBEK 2015 YAZ MODASI

YÖRESEL KIYAFETLER İÇİNDE ÖZBEK KADINI

CHAH E ZINDEH KABRİSTANI’NDA DEDİKODU

REGISTAN, SEMERKANT

GOUR EMIR KABRİSTANI

GOUR EMIR KABRİSTANI

GOUR EMIR KABRİSTANI

BİR İTALYAN İLE ÖZBEKİSTAN’DA ÇİN YEMEĞİ

ÉRIC’İN DOĞUM GÜNÜ

JIAO ZI (ÇİN MANTISI)

REGISTAN, SEMERKANT

TACİKİSTAN’A DOĞRU

ÇARPIŞMADAN ÖNCE SON KARE

ÖZBEK SOĞUTMA SİSTEMİ

TAKHZAKARACHA GEÇİDİ, 1780 M

TAKHZAKARACHA GEÇİDİNDEN MANZARA

AK SARAY, SHAKHRISABZ

NICO YENİ BİR ARKADAŞ EDİNİYOR

BİZİMLE GELMEK İSTEDİĞİNDEN EMİN DEĞİL

11000 KM, SHAKHRISABZ

SHAKHRISABZ, TİMUR’UN DOĞUM YERİ

TİMUR HEYKELİ, SHAKHRISABZ

RESTORANDA GECEYİ GEÇİRDİK

KÜÇÜK BİR KÖYDE SICAK BİR KARŞILAMA

ÖZBEK KADINLAR

KAVUN MOLASI

KAVUN MOLASI

KAVUN MOLASI

RESTORANDA GÖLGE ALTINDA KESTİRME, BOYSUN

DASHTIGAZ VE TANGIMUSH ARASINDAKİ KANYON

DASHTIGAZ VE TANGIMUSH ARASINDAKİ KANYON

DASHTIGAZ VE TANGIMUSH ARASINDAKİ KANYON

ÖZBEKİSTAN’DA SON TIRMANIŞ

ÖZBEKİSTAN’DA SON TIRMANIŞ

TANGIMUSH KÖYÜNDE ÖZBEK AİLE

BÜYÜK ABİ BİRAZ DAHA UTANGAÇ

ABİSİ, KARDEŞİYLE İLGİLENİYOR

BU AKŞAM MENÜSÜNDE PATATES KIZARTMASI !

SAYISIZ DAVETTEN BİRİ

error: Content is protected !

Pin It on Pinterest