Deve örümceği ile raks

Mary’nin hemen dışındaki bahçeye kurduğumuz çadırımızı toplayıp, yolumuz üzerindeki tek gezip görülmesi gereken yer olan Merv’in yol ayrımına vardık. Aslında tura başlamadan önce kararımızı vermiştik. O çölü,  sıcaklık ne olursa olsun 5 günde 500 km pedallayarak geçecektik. Ama 15 aylık yolcuğun ardından ne kadar da çiğmişiz diyoruz şimdi. Bu yola neden çıktım ben? O çölü hiç bir şey tatmadan, görmeden geçsem ne olacak ki? Ha olsaydı bir 30 günlük vizemiz, çölü de geçerdim, girdiğim ülkenin güzelliklerini de görürdüm, insanıyla tanışıp kültürünü de öğrenirdim. Olanaklar kısıtlıysa ve her şeye aynı anda el vermiyorsa bu yola neden çıktığına dönüp bakmak lazım. Hayata dokunmaya değil mi? Biz anayoldan Merv’e ayrılan yolda en az 1 saat karar vermeye çalıştık. Yemişim çölü otostop çekmeden geçmeye, ben geldiğim yere sadece bakmaya değil orayı görmeye, özümsemeye geliyorum. Zaman kısıdından dolayı otostop çekmek zorunda kalma ihtimalini bilerek döndük anayoldan Merv sapağına.

Horasan’ın Kabesi Merv… İpek Yolu’nun Karakum Çölü’ndeki inci tanesi… Taş devrinden beri yerleşim yeri olarak kullanılan Merv, o kadar savaştan sonra yine iyi kalabilmiş ayakta. 1040 Dandanakan Savaşı’nı detaylarıyla olmasa da herkes tarihten hatırlar sanırım. Bu savaş, Selçukluların merkezi Merv’i yok etmeye gelen Gaznelilerin yenilmesiyle Büyük Selçuklu Devleti’nin kurulmasını sağlayan savaştır. İran’a girdiğimizden beri tarih sayfalarını açıp, tek tek her bir satırın üstünde yürüyorum. İran ve Türkmenistan’da satırlar arasında kayboldum. Özbekistan’da yolu tekrar bulup çıkarım sanırım.

Zamanına göre çok büyük olan şehrin kalıntılarını yürüyerek gezmek birkaç gününü alabilir. Harabelerin girişinde tek hörgüçlü develerden başka hiçbir canlı olmadığı için bilet falan almadan girdik içeri. Fakat Sultan Sencer’in türbesine girmek için kişi başı 4$ ödemek zorunda kaldık. Buraya girmezsen daha da hiçbir yere ödeme yapmıyorsun. Boşuna ödedik gibi bir his uyansa da içimizde, bekçi amcalar buz gibi soğuk su vererek bizi hemencecik mutlu ettiler.

Gez gez bitmeyen Merv’de öğle sıcağı başlamıştı ve gölgesinde dinlenebileceğimiz tek bir ağaç bile yoktu. Tam o sırada gökyüzünde dalgalanan bir Türk bayrağı gördüm. Tamam çöldeyiz de serap görecek kadar da ümitsiz değiliz yani. Sonra Nico’nun ‘Türk bayrağı’ diye bağırdığını duyunca emin oldum serap olmadığından! Şantiye kulübesinin kapısını tıklattık ve içeriden bir ses ‘Gel’ dedi. Ay o ‘gel’ diyen dillerini yerim ben ya… Nasıl özlemişim Türkçe konuşmayı… İçeride ikisi de mimar olan Ümmühan Hanım ve Mustafa Bey ile tanıştık. TİKA, Hz. Muhammed’in sahabelerinden birinin gömülü olduğu bu mezarlığı restore etme işine girişmiş ve 9 aylık bir proje imzalamışlar.

Öğle yemeğine denk gelince bizimle paylaştılar yemeklerini. Türkiye’de bir süre çalışmış bir Türkmen kadın yapıyormuş yemeklerini ve haliyle bizim mutfağa hakim; yoğurt çorbası, biber dolması, çoban salata ve karpuz… Of of… Bu kadarını hayal bile edemezdim.

 

Bizi akşam kalmaya davet ettiler ama maalesef pedallayacak çok yolumuz vardı. Teşekkürümüzü edip yola çıktık. Merv’i tamamen gezdikten sonra anayola bağlanmadan önce su tedarik edelim dedik ve bu sırada karpuz satan gençler bizi karpuz yemeye davet ettiler. Bu sıcakta kaçmaz!

DCIM100GOPRO

 

Merv’i gezmemize rağmen 86 km yapmıştık ama çoğu Merv içinde tabi…

Türkmenistan’ın daha derinlerine girdikçe daha da çölleşiyor etraf. Çadırı, bir kum tepesinin ardına kurduk. Yemeği yaparken birden fitifiti diye ses çıkararak giden devasa bir şey gördüm. Görmemle zıplamam bir oldu. Ben zıplayınca o da zıpladı. Neymiş diye ona doğru yürüdüm, o da geri geri yürüdü. ‘Neyse hayvana dirlik vereyim’ diye ben geri geri yürüdüm, bu sefer de o bana doğru yürüdü. Muhteşem bir tango ikilisi olurduk yani. Sarardı beni o uzun kollarıyla sımsıkı…

Bu arkadaş yemek boyunca dirlik vermedi, biz de çadırın içine girdik ama bütün gece fitifiti dolandı durdu. Kendisiyle daha sonra çok karşılaşacaktık ve ne olduğunu başka bir bisikletçi arkadaştan öğrendim; deve ya da çöl örümceği (camel spider) olarak bilinen etçil bir arkadaş kendisi. İnternetten ısırıklarının resimlerini görünce ‘ucuz atlatmışız’ dedik.

Türkmenistan’a girmemizle bozduğum motor toparlayamadı kendini. İşin kötüsü, yeni sabaha Nico’nun bozuk motorunun sesleriyle uyandık ve benden daha feciydi. Kahvaltı yaparken o kadar kötü değildi ama çadırı toplayana kadar sıcaklık baya artmıştı ve sıcaklık arttıkça Nico da kötüleşti. Dün gece yatarken hala ‘otostop çekmeden sınıra ulaşabiliriz’ diyorduk ama Nico bu haldeyken imkânsızdı. Giderek daha da fenalaştı. Kum tepesinin ardından anayola kadar benim desteğimle yürüdü. Onu minik bir otun gölgesine bırakıp geri geldim eşyaları taşımaya. Ama her yer kum olduğu için yüklü bisikletleri tek başıma götüremiyordum. O yüzden önce bisikletleri, sonra çantaları taşıdım. 8 sefer falan yaptım. Ben bunları yaparken bir ara bir polis arabası durdu ve tek dediği ‘gidin buradan’ oldu. Şerefsiz herif, gidebilsek gideriz herhalde. Yardım bile teklif etmedi. Canım çıkmış bir şeklide otostop çekmeye başladım. Birçok Türk kamyonu geçtiği için Türk bayrağımı salladım. Biri durdu ve Türkmen kamyonlar dışında hiç kimsenin bizi alamayacağını çünkü yabancı kamyonların mühürle kapatıldığını söyledi. Eğer bisikletsiz olsaydık, öne oturabilirdik. Sonra buzlu su verip yoluna devam etti. Bu bile yeter çünkü bizdeki sular kaynar sıcaklıkta ve Nico’nun serinlemeye ihtiyacı var. Sonunda bir Türkmen kamyonu durdu ve arkadaki odunların üstüne koyduk bisikletleri. Nico yardım edebilecek durumda değildi hala. Ben odunlardan tutunup bisikletle birlikte yüksele yüksele, şoför Ferhat tepeden bisikletleri çeke çeke yerleştirdik her şeyi. Nico’yu şoförün uyuduğu arkadaki yatağa yatırdık ve düştük yola. Türkmenabat’a kadar beraber gittik. Yolda birkaç kez durduk Nico ihtiyaç gidersin diye. Yolda bir sürü polis kontrol noktası vardı. Normalde kamyonda yolcu taşımak yasak olduğu için Ferhat rüşvet vermek zorunda kaldı hepsine. Tek dediği ise ‘Bir bahane bulup o rüşveti alacaklardı, en azından şimdi sizin sayenizde hayır işlemiş oluyorum’. Sen olmasaydın o çölün ortasında ne yapardık acaba, kocaman yürekli şoför Ferhat?

DCIM100GOPRO

Pencereler açık olduğu için içerisi serindi ve Nico’ya iyi geldi. Ferhat, rehber kitaptan bulduğum Türkmenabat şehir merkezindeki ve onun da bildiği otele kamyonuyla yaklaşabildiği kadar yaklaştı ama bir yerden sonra kamyonun şehre girmesi yasaktı. Bıraktığı yerde vedalaşıp, teşekkürümüzü ettikten sonra bisikletleri hazırladık. Sonunda dinlenebildiği için Nico otele kadar sürebilecekti.

Otele vardığımızda seçici davranacak halimiz yoktu ve lavabosunda çöpler olan odaya kişi başı 11,5 $ verip yerleştik.  Dolar kabul ettikleri için mutluyduk çünkü yeterli manatımız yoktu. Nico tuvalet ile yatağı arasında mekik dokurken ben hemen pilav pişirdim. Çıktım cola aldım. Cola – pilav ikilisi ishale birebir. Tabi bunları yaparken ben de tuvaletle ilişkilerimi geliştiriyorum çünkü hala düzelmiş değilim ama Nico kadar da kötü değilim. Nico’ya ne olduğunu anlamadık zaten; ben hastalandıktan sonra suları filtremizle arıtıp içmeye başlamıştık. Yani Nico’nun hastalığının nedeni sadece benden bulaşma olabilir. Ayrı tabaklarımız yok, aynı tencereden yiyoruz.

Akşama doğru düzeldi biraz Nico. Temiz hava alması için yürüyüşe çıkınca otelimizin, başkanlık köşkünün karşısında olduğunu fark ettik. O minik sarayla bizim leş otel nasıl olup da aynı caddede olabiliyorsa artık… Başkan dün Türkmenabat’taymış. Bu şovu kaçırdığımıza sevindik çünkü o buradayken bu sokaktaki insanların evden çıkması yasak. Ayrıca tüm şehirdeki turistlerin otellerinden çıkması yasakmış.

Dolanırken bisikletli bir çocuğun fotoğrafını çekmek istedim. Çocuklarla oynarken içeriden anneanne çıkıp ‘Türk müsünüz’ diye sordu. Türkmenlerle anlaşmakta zorluk çekmedim ama bu bayan daha da akıcı konuşuyordu. Bizi içeri davet etti. Rana… 9 yıldır Türkiye’de yaşayan Rana orada evlenmiş. Türk kimliği alabilmesi için eski Türkmen pasaportunu yeniletmesi gerekiyormuş. Bunun için Türkmenistan’a gelmiş ve 1,5 yıl yurt dışına çıkma yasağı almış. Yıkılmış bir durumdaydı. Türkiye’yi çok özlüyor. Beni bulunca ağlamaktan konuşamadı garibim. Buradaki sistemden çok yakındı. Bu başkandan önce hiç adet değilken, şimdi otobüs bileti alırken bile rüşvet vermek zorundaymışsın. Rana’nın burada yaşadığı ev, kendi babasından kalma ve Türkiye’ye giderken kendi oğluna vermiş. Oğlu çalışmıyor çünkü işe girmesi için rüşvet olarak vermesi gereken 3000 $’ı denkleştirememişler. Diğer oğlu ise Ukrayna’da üniversitede okuyormuş. Bitirdiğinde diplomasını onaylatmak için Türkmenistan’a dönmesi ve 2 yıllık askerliğini yapması gerekiyormuş.

Şimdiye kadar gördüğümüz bütün Türkmen kadınları çok güzeldi. İnce, uzun, ipek gibi upuzun saçlı, hafif çekik gözlü, pürüzsüz tenli… Sanki bu tipteki bütün kadınları bir araya toplayıp üzerine de Türkmenistan sınırını çizmişler ve bir daha da çıkmalarına izin vermemişler çünkü ne İran’dan girişte ne de Özbekistan’a çıktığımızda bu özellikleri bir arada görebildik. Hele bir de o rengârenk yöresel kıyafetlerinin içinde daha da göz kamaştırıcılar. Rana da anneanne olmasına rağmen hala güzelliğinden bir şey kaybetmemişti.

Dış güzelliği gibi kalbi de çok güzeldi. Ablasının Türkiye’de çalışan kızının yolladığı parayla kıt kanaat geçinirken, elinde ne varsa bizimle paylaştı. Hüzünlü ama sevgi dolu bir akşam yaşatan Rana’yla Türkiye’ye döndüğümüzde buluşmak üzere sözleştik ve eşinin telefon numarasını aldık. 3 yıl sonra döndüğümüzde görüşmek üzere Rana…

D0441 (48)-FOW-Turkmenistan

 

Merhaba Türkmenistan; Karakum Çölü

Hoş geldik Türkmenistan… Sınırdan itibaren sıcaklığınla sardın bizi… Bu sınır kapısı, bisikletçilerin en çok kullandığı sınır kapısı… Fakat Türk görmeye alışık olmayan sınır polisleri, Türk bulunca hemen bağırlarına basıyorlar. İşlemleri çabucak halletmemiz için herkes seferber oldu. Sadece bizimle ilgilenmesi için çok tatlı bir polisi görevlendirdi büyük patron. Bu ilgi, İran’daki gıcık sınır polisinden sonra çok net bir fark yarattı bakış açılarımızda. Ha bu arada İran’da takmak zorunda olduğum başörtüsünü Türkmenistan’daki ilk adımımda çıkardığımı söylememe gerek yok sanırım. Çölde pedallamaya başlayınca sıcaktan korunmak için tıpış tıpış geri taktım, orası ayrı…

İlk önce kayıt yaptırdık ve sonrasında herkesin ödediği kayıt parasını ödedik; 12 $. Makbuz veriyorlar. Önceden çok okuduk Orta Asya’daki sınır kapılarında fazlasıyla rüşvet döndüğünü ve bisikletçilere sorun çıkardıklarını ama şimdilik çok sıkıntı çekmeden ilerliyoruz. Ayrıca makbuz veriyorsan eyvallah, neyse vermemiz gereken, bir şekilde öderiz. Kayıttan sonra doktora göründük. Ülkeye ebola virüsü sokmak istemedikleri için ateş ölçüyorlar alnına dayadıkları bir termometreyle. Sonra da çantaları x-ray cihazına soktular ve bazılarını ‘bakmış olmak’ için açtırdılar. Bu arada bir polis memuru gelip Thorsten’in vizesinde sorun olduğunu söyledi. Biliyorduk aslında ne sorun olduğunu ama Thorsten ‘aman alırlar ya, bir şey olmaz’ rahatlığında olduğu için herhangi bir düzeltme girişiminde bulunmamıştı. Sorun, vizesinde yazılı giriş sınır kapısının burası değil de Özbekistan’dan girerken kullanılan kapı olmasıydı. Ama Tahran’dan başvurduğu için ve bisikletli olduğu için bunun çok net bir hata olduğunu anlattım. Amca da ‘ablacım’ diye konuşuyor. Canım benim ya… Uğraştı da uğraştı… Patronunu aradı, onun patronunu aradı. Cumhurbaşkanı’na kadar gitmeden durdular Allah’tan ve izin verdiler sonunda.

-Ablacım söyle bu Alman’a bir daha olursa almam bak!

-(Tabii ki içimden) Bir daha Türkmenistan’a niye gelsin o Alman be amcam?

Bu arada sınır kapısından çıkmadan oradaki tartıda bisikletleri üzerinde çantalar varken ölçtük. 5 günlük yiyecek olduğundan ikimiz de bisikletler ve bütün çantalar dâhil 66’şar kilo taşıyoruz. Benim, Nico kadar yük taşıdığımı gören Anselm ve Thorsten inanamadı bir türlü; boğdular övgüye. ‘Ay yok canım öyle demeyin utanıyorum’ falan derken içimde sevinç çığlıkları atıyordum.

Saat 9’da İran’da başlayan ve 11’de Türkmenistan’da biten çıkış – giriş işlemlerinden sonra komutanın bizi kapıya kadar geçirmesiyle 5 günde 500 km yapmamız gereken Türkmenistan macerasına başladık.

Sarakhs, bir sınır kasabası ve burada yol daha sonra birleşmek üzere ikiye ayrılıyor. Bir tanesi bütün tırların kullandığı asfalt yol, bir tanesi de başkasının bloğunda okuduğumuz yapılabilirliği olan 26 km daha kısa bir ara yol. O kısa yolu kesinlikle tavsiye etmiyorum. Sarakhs’tan sonra ertesi güne kadar hiçbir köy görmediğimiz, su bulmakta aşırı zorlandığımız, toz toprak yutmaktan helak olduğumuz ve hiçbir gölge bulamadığımız bir kısımdı. Ha asfaltı tercih etseydik o kadar tırın arasında pedallamak daha mı iyi olurdu bilemiyorum.

Bu yola girince karşımızdan gelen bir araba durdu ve içinden bir aile indi. Türkmen yöresel kıyafetleri içindeki kadın bizimle İngilizce konuştu. Meğer kendisi Sarakhs’ta İngilizce öğretmeniymiş. Bizi akşam kalmaya davet ettiler. Keşke 5 günden fazla vize alabilseydik. Maalesef kabul edemedik böyle güzel ve içten bir teklifi.

Bir süre sonra bir kontrol noktasına geldik. Polisler pasaportları alıp kontrol ederken biz de kuyudan çektiğimiz suyla mini duş alıp serinledik. Ardından bizden önce geçen bisikletçilerin kayıt defterinde yazılı adlarına baktık tanıdık var mı diye. Bizi sulayan polis arkadaşlarla vedalaştık ve başladık çöle doğru pedallamaya.

Bir günde en az 100 km gitmemiz gerektiğinden öğle sıcağında mola vermeden pedallamaya devam ettik çölün ortasında. Bu yolda su bulmanın zor olduğunu aynı blogda okumuş ve yanımıza o günlük su almıştık. Anselm ve Thorsten’i de uyarmıştık. Ama adamlar rahat olduklarından iplemediler ve fazla su almadılar. Olayın geri kalanını tahmin edersiniz sanırım. Sularını çok çabuk bitirdiler. Haliyle paylaştık. Ama bizim bir günlük suyumuzu da bitirdiler. Ve hep beraber çölün ortasında susuz kaldık. Ne olursa olsun pedallamaya devam etmeliydik. Sonunda kurbağalı bir göle geldik. Anselm ve Thorsten attılar kendilerini suya, ben de sadece kafamı ıslattım. Normalde mikrop kaparım diye yanına bile yaklaşmam bu renkte bir suyun ama beyin hücrelerim sıcakta kavruldukları için bunu düşünebilecek yetiye sahip değillerdi. Bu sırada karşıdan biri göründü kamyonuyla. Kamyonunu durdurmadan ‘o gölden su içmeyin’ deyip bize bir şişe su fırlattı. Havada yakaladık tabii ama sevincimiz sadece saliseler sürmüştü çünkü şişedeki suda yüzmeyen bir ben vardım.

Çok şükür ki biraz ileride bir tarlaya denk geldik ve adamlar bizi öyle görünce hemen çeşmenin yerini gösterdiler. Sordum tabii ki ‘içilebilir mi?’ diye ve olumlu cevabı alınca kana kana içtik çeşmeden. Sıra şişelerimizi doldurmaya gelmişti. Şişelerimizi o suyla doldurunca gördük ki kana kana içtiğim o suda, karnımda bir ağaç yetişmesi için gerekli miktarda toprak, tohum ve gübre var. Orta Asya’ya bisikletle gelip de mideyi bozmayana kız vermiyorlarmış zaten. Kaderimse çekerim, napıcan?

Suyla işimizi bitirip etrafı gözlemlemeye başlayınca daha önce hiç görmediğim traktörümsü kocaman araçlarla karşılaştık. Değerleri 1 milyon euro’dan fazlaymış. Meğer sabahtan beri pedalladığımız çölün ilerleyen tarafları hep tarlaymış. Buradaki tarla işçileri bizi çaya davet ettiler kulübelerine. Yeşil çaya kafamdan sert bir ekmeği bandırıp yedik.

Oradan ayrıldıktan sonra daha çok insanla karşılaşmaya başladık. Bir grup arabayla fotoğrafımızı çekti ve hediye olarak bir otelden aldığı diş macunu, fırçası ve sabun verdi. Elinde olan ne varsa paylaşan koca yürekli insanlar bunlar. Ya da ‘kokuyorsun, al bunları git bir banyo yap’ mı demek istiyor acaba?

DCIM100GOPRO

Sabah 11’den akşam 8’e kadar o iğrenç yolda 93 km yapmış ve Garagum Deryasy yani Karakum Çölü’ne varmıştık. Gerçekten hepimiz için büyük başarıydı. Kalan 4 günde sınır işlemi muhabbeti olmayacağı için daha erken yola çıkıp daha fazla pedallayabileceğiz umuduyla dolmuştuk. Bütün gün boyunca karşımıza çıkan tek restoranda bunu kutlamak için dördümüze bir bira ısmarlardık. Bu, uzun zamandan sonra yasalara göre suç işlemiş olmadan içtiğimiz ilk biramızdı.

DCIM100GOPRO

Restorandan hemen sonraki köprüden geçip nehrin öbür tarafına attık kampı ama büyük bir hataydı çünkü sivrisinek istilasına uğradık. Ateş yaktık dumanı sayesinde uzak dursunlar diye. Bu arada hayırlı uğurlu olsun; öğlen içtiğin sular, akşam mideni gıdıklar…

D0438 (16)-FOW-Turkmenistan

Sabah 7’de düştük yollara. Yolumuzun üstünde olduğunu bildiğimiz Hanhowuz Howdany rezevuarına doğru temiz olması umuduyla hızla pedalladık. Bisikletlerle gidemeyeceğimiz bir tepenin ardında olduğundan tepenin eteğinde bıraktık bisikletleri. Tırmandığımızda karşı kıyıyı göremediğimiz kocaman bir gölle karşılaştık. Kumu, deniz kabuğu, temizliğiyle bir deniz bulmuştuk Türkmenistan çöllerinin ortasında. Attık kendimizi serin sulara…

Bu sefanın ardından birkaç kilometre sonra dün hata yapıp da girmediğimiz asfalt olan M37 karayoluna ulaştık ve hemen oradaki Khozhan köyündeki bir evin kuyusundan su ikmali yaptık. Vakit kaybetmemek için para bozdurup manat almamıştık ama alsaymışız iyi edermişiz çünkü evlerden aldığımız sular çok pis ve kapalı su almamız bizim için daha hayırlı. Maalesef büyük şehir olan Mary’e gelene kadar para bozduracak yer bulmamız imkânsız.

38 km yaptıktan sonra kamyoncuların durduğu bir restoranda durduk. Dün geceden motoru bozduğum için biraz dinlenmeye ihtiyacım vardı. Öğlen sıcağının 49 derecelere vardığı bir zamanda bu şekilde yola düşmek beni baya kötü ederdi. Anselm ve Thorsten beklemek istemediler ve devam ettiler. Beraber sadece 3,5 gün pedallamış olduk.

Burada duran kamyonculardan birisi bize kocaman bir çöl kavunu verdi. Şu anki hasta halimle yemem gereken en son şeydi ama o çöl kavunu, şeker mi şeker, karamelli mi karamelli tadıyla bana bakarken yemeden duramazdım. Evet yaptım. İshalken kavun yedim.

Yola devam etmemiz gerektiği için kendimi hala toparlayamamış olsam da 4’te tekrar yola çıktık ve 61 km daha yapıp Mary’e vardık. O 61 km’yi nasıl gittim hatırlamıyorum. Kafamı arkadaki başlığa dayadım, gözlerim yarı açık, vücudumda kalan bütün enerjiyi bacaklara yolladım. Her şeyi bırakıp bacaklarıma o kadar odaklandım ki bisikletten düşsem de pedal çevirmeye devam ederdim.

Mary bizi altın varaklı bembeyaz binaları, bomboş devasa caddeleri, Türkçe’ye çok yakın olduğu için anlayabileceğiniz sokak vs. isimleri, isim verilmediği için numaralarla anılan okul isimleri (16. lise gibi),  her yerde asılı Türkmen bayrakları ve Cumhurbaşkanı’nın resimleriyle karşıladı. Bankalar kapandığı için karaborsada para bozdurduk; 10 $. Mary’nin hemen dışındaki bahçeye attık çadırımızı.

Bizim gözümüzden Türkmenistan

25

HAZİRAN 2015

 

D+438 – Km 10.170
Türkmenistan

17. ülkemiz Türkmenistan’da pedalladığımız günlerden gözümümüze takılanlar… İran’dan Özbekistan’a pedallarken geçtiğimiz yüzlerce kilometre uzunluğundaki Karakum çölünde geçirdiğimiz 5 gün… 45 dereceye varan sıcaklarda pedalladığımız, ilk kez deve örümceği gördüğümüz, Türkmen kadınlarının güzelliklerinin farkına vardığımız, bilinç kaybedecek kadar hastalandığımız zorlu ve dopdolu 5 gün…
KARAKUM ÇÖLÜ

SİVRİSİNEK-SAVAR ATEŞ

REZERVUARDAN DÖNEN ANSELM
HANHOWUZ REZERVUARI KENARINDA BİR KÖYLÜ

YÜZDÜKTEN SONRA ENERJİYİZ
MERV’İN YERLİSİ

NİCO YENİ ARKADAŞ EDİNİRKEN
TÜRKMEN AİLESİ

MERV

MERV CAMİSİNDEN

DEVELERLE PEDALLARKEN

DEVELERLE PEDALLARKEN

MERV

MERV

DİLEK AĞACI

OCAKBAŞI
DÜNYANIN HAKİMİ GÖKBEN
MERV

KARAKUM ÇÖLÜNDE PEDALLARKEN

BADEM KIRMA MOLASI

ÇÖLDE KAMP
ÇÖLDE GÜN DOĞARKEN
TÜRKMEN AİLESİNE KONUK OLDUK

Tahran'da Özbekistan, Tacikistan, Türkmenistan, Çin vizesi nasıl alınır? Savaşarak:)

Tüm seyahatimizin en sorunlu 4 vizesi olan Türkmenistan, Özbekistan, Tacikistan ve Çin vizelerini İran’da almaya karar vermiştik. Türkiye’de de başvurabilirdik ama zaman sınırlamasıyla karşı karşıya kalırdık ve bu yolculukta en son isteyeceğimiz şey, çeşitli kısıtlamalar olacağı için Tahran’da yapmaya karar verdik. İnternette yaptığımız araştırmalarda bunun mümkün olduğunu ve birçok bisikletçinin de aynı şekilde Tahran’da bütün vizelerini aldığını okumuştuk. Bazılarının da bu strese girmemek için rotalarını tamamen değiştirdiklerini okumuş ve anlam verememiştik. ‘Gerçekten gitmek istiyorsan vize hallolur bir şekilde’ diye düşünüyorduk. Ama 5 hafta süren bu maraton esnasında yaşadıklarımızı düşününce, rotasını değiştirenlere hak vermemek mümkün değil.  Ama hepsinin aldık. Bekle bizi Pamir, geliyoruz…

ÖZBEKİSTAN VİZESİ

Gerekenler: -Telex numarası
-Başvuru formu (Telex numarası için başvurduğunuz turizm acentesi sizin için dolduruyor)
-2 fotoğraf
-Pasaportun fotokopisi

Konsolosluk adresi: Aqdasiyeh street, Park 4 Dead End, N10 (Elçilik başka yerde, karıştırmayın) (Konsolosluk, Çin konsolosluğuna 2 dk uzaklıkta)

Nasıl gidilir: Kırmızı metro hattında Ghetarieh durağında indikten sonra metro çıkışında sağdaki rampa yola doğru yürüyün. Biraz ilerde otobüs durağında Pasdaran caddesi ile Farmanieh caddesi kesişimine giden otobüse binin (6000 rial). Pasdaran diye sorsanız söylerler. Kesişimde indikten sonra yukarı doğru 10 dk yürüyeceksiniz. Sağdaki ilk caddeye dönünce 4. çıkmaz sokağı bulacaksınız.

Çalışma saatleri: Pazar-Perşembe 09:00-13:00 (İran hafta sonu perşembe-cuma ama elçilikler dünyayla uyumlu olmak için cuma-cumartesi tatil yapıyor)

30 günlük vize ücreti:  70$

İşlem süresi: 10 dk

İran’da anlamsızca yaklaşık 6 hafta kalışımızın sebebi. Türk vatandaşları Telex numarası denen lanet şeyi almak zorunda. Bu numarayı almak için Orta Asya hakkında güzel bilgiler barındıran www.caravanistan.com internet sitesi aracılığıyla bir Özbek turizm acentesine ulaştık. Buradaki muhatabımız Bayan Aliya Japarova’ya (aliya@uzbek-travel.com) aşağıdaki belgeleri yolladık e-mail aracılığıyla.
-Turizm acentesinin hazırladığı bilgi formu
-29 gecelik otel rezervasyonu bilgimiz (Bunun için turizm acentelerine para ödemeye gerek yok. www.booking.com internet sitesinden daha sonra iptal edebileceğiniz bir rezervasyon yaptırın. Vizeyi alınca iptal ettik ve tüm paramızı geri aldık.)
-Renkli pasaport kopyası

Bu belgeleri yolladıktan 3-4 hafta sonra Telex numarama kavuşabileceğimi söyledi Aliya. Avrupa vatandaşları 4 günde alabilirken bizimki haftalar sürebiliyor. Ama benim Telex numaram ve başvuru formum 12 günde geldi.

Belgelerimi alıp konsolosluğa gittiğimde çakal turizm acenteleri, ellerinde 20 tane pasaportla bekliyorlardı. Bahçe kapısında bir kâğıt var. Gelir gelmez o kâğıda kaçıncı olduğunuzu ve isminizi yazıyorsunuz. Ona rağmen bütün turizm acenteleri birbirini tanıdığı için ilk gelene ellerindeki bütün pasaportları veriyorlar. Böylece 60 pasaport önünüze geçiyor. Tek yapacağınız hayatınızda hiç olmadığı kadar yırtık olup, o acenteleri itekleyerek sıyrılıp bahçe kapısından içeri girmek ve kapıyı kapatmak. Kapının önünde ziller var bir sürü. En alttaki beyaz zile basınca evraklarınızla muhatap olan kadın cevap veriyor ve kapıyı açıyor. Yani o bir daha açana kadar acentelerden kurtuluyorsunuz 🙂 Merdivenlerden çıktığınızda sırada 2. kapı var. Bunun önünde çakallık yapmak biraz daha zor çünkü ortam dar. Ama yine de dikkatli olun. Ortamda başka turist varsa ki mutlaka olacaktır, yolu beraber tıkayın. Acenteler sizinle sıcak sıcak sohbet ederken birden konuyu bilmem ne evrağınızın eksik olduğuna getiriyorlar. Sen “hadi be, cidden mi?” diye yandaki turistle bu konuyu konuşurken bir bakmışsın o acente pasaportları vermiş ve aşağıdan sana nanik yapıyor. Ama üzülmeyin; aynı adamla Türkmen konsolosluğunda tekrar karşılaşacaksınız ve nanik yapma sırası size de gelecek elbet bir gün!
Başka bir yöntem, kadının evrakları aldığı kapının önünde evrak listesi var. Listenin önünde “Ay evraklarım tamam mı acaba?” diye oyalanın ve kadın kapıyı açtığında hemen evrakları uzatın. Kadın sırayı umursamıyor. Ne verilirse alıyor.

Kapının arkasındaki bayana evraklarınızı verebilirseniz, 10 dk içinde vizenizi alıyorsunuz. Tek yaptıkları Telex numaranızı Özbekistan’daki bakanlıktaki sistemden doğrulamak. 75$ verip vizenizi alıyorsunuz. Makbuz da veriyorlar.

Başka bir uyarı! Eğer telex numaranızı çok yeni aldıysanız Özbekistan’dan Tahran’daki sisteme hemen iletilmemiş olabiliyor. Ve eğer pazar günü oradaysanız Özbekistan’da tatil olduğu için numaranız doğrulanamıyor. Pazartesi tekrar gelmeniz gerek! Bu da konsolosluktan bir nanik:)

 

TACİKİSTAN VİZESİ

Gerekenler: -Başvuru formu
-3 fotoğraf
-Pasaportun fotokopisi
-Tavsiye mektubu (Letter of recommendation) (Kendi ülkeniz dışındayken bir vizeye başvuruyorsanız, sizin vatandaşlığınızı kanıtlayan, o ülkedeki kendi elçiliğinizden alınmış bir mektup)(Fotokopisi olur, orjinaline bakmıyorlar bile)

Elçilik adresi: Zeynali sokak, 3. sokak arası, no 10. GPS: 35.814484, 51.474574

Çalışma saatleri: Pazar-Perşembe 08:30-12:30 & 14:00-17:30 (İran hafta sonu perşembe-cuma ama elçilikler dünyayla uyumlu olmak için cuma-cumartesi tatil yapıyor)

45 günlük vize ücreti:  35$-50$ arası değişiyor, adamın keyfine bağlı (Biz pazarlıkla 35 $ ödedik) (€ olarak da ödenebilir)

İşlem süresi: 1 hafta

Tacik vizesi hiç kuyruk beklemediğimiz, bugün git yarın gel muhabbetine girmediğimiz bir serüvendi. Ama hiç sorun yaşamadık diyemem. Sorunsuz vize diye bir şey olmadığı aklımızın bir köşesinde; hazırız her şeye!
Elçilik bahçesine girmenize bile izin verilmiyor. Bahçeden sokağa bakan, boyunuzun yarısı yükseklikte bir pencereden muhatap oluyorlar. İçeride evrakları alan bir adam ve vizeyi hazırlayan bir kadın var. Daha önce okuduğumuz forumlardan adamın kıl, kadının tatlı olduğu bilgimiz var.
Adam evrakları alıp da Türk olduğumu görünce başlıyor Türkçe konuşmaya. Forumlarda adamın İran Azerisi olduğu ve Türkçe bildiği yazmıyordu tabii:) Vizeyi sorunsuz almak için Sibel Can hayranı bile oldum. Bir çarşamba günü başvurduk, diğer çarşamba gelip almamızı söylediler. İran’da her konuda pazarlık mümkün; ben de gün için pazarlık yaptım ve salı gününde anlaştık:) Haftaya gelince kişi başı 35$ ödeyeceğimizi söyledi.
Ertesi salı gittiğimizde yine kimse yoktu sırada. Amca hemen tanıdı beni. Yanındaki arkadaşlarına beni “Sibel Can’ı seven kişi” olarak tanıttı:) Pasaportları verdik küçük camdan. Pencere hala açık olduğu için kadının küçük bir çekmeceyi açtığını, orada 1 haftadır hiç bakılmamış evraklarımızı alıp yine bakmadan yırtıp çöpe attığını görebildim. Hemen atladım tabi “Fotoğraflarımızı kullanmıyorsanız alabilir miyiz?”. Kadın carladı hemen “Evraklarınızı bulamıyorum!”. Pencere suratıma kapandığı için kadına söyleyemesem de içimden “Çöpe bak” diye geçirdim. Göremesem de duyabiliyordum. İçerden selo bantın cırt cırt sesi geliyordu.

Sonunda evraklarımızı bulmuştu! İşi bittiğinde pencere açıldı, kadın pasaportları tutarken adam pazarlığa başladı. Nico için 50€, benim için 40€ istedi. Nasıl yani? Niye birbirinden farklı? Niye geçen hafta söylediğinden farklı? Niye 2 gün önce 40$ ödeyen Fransız arkadaşlarımızdan ya da 1 hafta önce 35$ ödeyen Alman arkadaşımızdan farklı? Tacikistan’da her önüne gelenin yalan dolanla rüşvet almaya çalışacağı konusunda uyarıldık ama başka bir ülkedeki konsolosluğunda da aynı sistem olması hayret verici. Bizim yırtık olduğumuzu anlayan kadın pasaportları adama verip “rüşvetini alabiliyorsan al, beni bulaştırma” gibi bir ifadeyle adamı dışarı bizim yanımıza yolladı. Kocaman bahçe kapıları açıldı ve pazarlığımıza sokakta devam ettik. Önce Nico’nun vize fiyatını 40$’a düşürdü. En sonunda da “ne haliniz varsa görün” dercesine 35$’da anlaştık. Makbuz falan vermiyorlar. Çoğu elçilikler veriyor. Muhtemelen ücret daha da düşük de, gerisi ceplerine kalıyor. Parayı alırken adamın suratı yerlerdeydi. Ne oldu, hani biz “Sibel Can”daşdık?

Vizenize yazılmış bilgilere dikkat edin, hemen orada kontrol edin. Benim pasaport numaramdaki ilk harfi yazmamışlardı. Sorduk; sorun olmaz dediler. Charlotte adlı arkadaşımın adı vizede Garlotte;) Ve daha böyle nice hikayeler…

 

TÜRKMENİSTAN VİZESİ

Gerekenler: -Başvuru formu
-1 fotoğraf
-Pasaportun renkli fotokopisi
-Niyet mektubu (Neden transit vize istediğinizi, hangi günlerde istediğinizi ve giriş-çıkış sınır kapılarınızı belirttiğiniz ve imzaladığınız bir mektup) (Giriş-çıkış kapılarınızı mektupta yazmanız gerekli. Yazdığınız kapılardan girim çıkmak zorundasınız.)
-Renkli Özbek/Kazak vize fotokopisi

Elçilik adresi: Vatanpoor sokak, Barati sokak, no:34

Nasıl gidilir: Kırmızı metro hattında Ghetarieh durağında indikten sonra metro çıkışında sağdaki rampa yola doğru yürüyün. Bu ana caddede 20 dakika yürüyünce solda Barati sokağını göreceksiniz. Oraya saptıktan sonra 5 dk içinde elçiliktesiniz.

Çalışma saatleri: Pazar-Perşembe 09:00 – 11:00 (İran hafta sonu perşembe-cuma ama elçilikler dünyayla uyumlu olmak için cuma-cumartesi tatil yapıyor)

5 günlük transit vize ücreti:  55$

İşlem süresi: 1 hafta

Bu çılgın vize serüveniniz sırasında ortalıkta moral bozmak için dolanan turizm acentelerinin “Davetiye mektubu şart” sözlerine kulak asmayın. Transit vizeye başvuran hiçbir ülke vatandaşı için böyle bir evrak istenmiyor.

Tek sıkıntısı; transit vize olduğu için çıkış yapacağınız ülkeye ait vizenizi almış olmanız lazım. Eğer Türkmenistan’a sınır ülkeler dışında bir yerden başvuruyorsanız Türkmenistan’a gireceğiniz ülkenin de vizesini görmek istiyorlar.

Bütün evraklarınızla elçiliğe ulaştınız diyelim. O küçücük minnacık pencerenin açılması için beklemeniz lazım. O pencerenin arkasında çalışan 3 kişi, aynı zamanda konsolosun arabasını da yıkıyor. Araba yıkaması 11’den önce bitmezse ertesi gün gelirsiniz. Ne olacak ki? Geliver bir daha. Senin vize için fazladan 1 gün ve para harcaman, konsolosun arabasının temizliğinden önemli mi? Hayret bir şey. Boştan yere sorun yaratıyorsun.

Diyelim ki yıkanacak araba yok ve pencere açıldı. Açıldığı anda internette olmayan başvuru formunu alıp pencere kapanmadan doldurup geri vermen lazım. Eğer yeterince hızlı doldurmazsan pencere tekrar açılana kadar en az 1 saat daha beklemek zorundasın. Yine senin hatan! Uyuz uyuz ne yazıyosun öyle? Hayat hikâyeni mi?

Diyelim ki başvuru formunu doldurdun ve pencere hala açık. Formu tam verecekken görevli adam, konsolosun bugün bir toplantıya gittiğini vize başvurusu alınmadığını söylüyor. Hata üstüne hata yapıyorsun! Bu sefer de sadece evraklarını vermek için konsolosu toplantısından edeceksin.

D0428 (4)-FOW-Iran

O küçük pencere!

Türkmen vizesi başvurduğumuz son vizeydi. Artık ortamın kurtu olmuştuk ve bütün bu saçmalıklara çığlık atarak “Dur!” dedik. Tam bilemiyorum aslında; ortamın kurtu olduğumuzdan mı yoksa sinir krizi geçirdiğimden mi ortalığı ayaklandırdım? Vizelerle ilgilenen kişi havaalanına birini almaya gitmişti ve diğer adamlar bizimle muhatap olmuyordu. Bu sırada elçiliğe diplomatik bir misafir geldi şaşalı arabasıyla. Onun için açılan kapıdan içeri “Vizeeeee” diye bağırınca sesimi duydular ve küçük pencere tekrar açıldı. Evrak işleriyle uğraşan ve havaalanı yolunda olan adama telefonla bağlanılıp evraklarımız kontrol edildi ve böylece başvurumuzu yapmış olduk. Bu çingeneliğim sayesinde 2 Fransız ve 1 Yeni Zelandalı da vize başvurularını yapmış oldu! Ben darlamasam adamlar konsolos gelene kadar bekleyecek. Sonradan öğreniyoruz ki konsolos tam 1 hafta yokmuş!

Transit vize 5 günlük ama daha önceki yıllarda bir bisikletçiye 7 günlük verildiğini duyduk ve mektubumuzda 7 günlük istediğimizi belirttik. Fakat evrakları alan adamlar sorumlu olmadıkları için 7 gün kısmını ‘5 gün’e çevirmemizi istediler. 7 gün almak tamamen konsolosun keyfine bağlı. Ama biz değiştirmek zorunda bırakıldığımız için o keyif şansını yakalayamadık bile 🙁

Başvuruyu Tehran’dan yapıp Mashhad’dan vizeyi almak mümkün. Pazartesi başvuru yapıp ertesi Salı Mashhad’dan aldık. Alırken renkli Özbek vizesi fotokopisi, renkli pasaport fotokopisi, 1 fotoğraf isteniyor. Banknotlarınızın temiz ve yeni olması önemli. Adam 2 farklı cillop gibi 50 $’ı reddetti ya. Sonunda beğendirdik ama:)

ÇİN VİZESİ

Gerekenler:
-Başvuru formu (bilgisayarda büyük harflerle doldurulmuş, elle doldurulmasını istemiyorlar)
-1 fotoğraf (internette garip ölçülerde bir foto isteniyor ama sıradan bir fotoğraf da olur çünkü sadece forma yapıştırıyorlar)(İnternette 2 tane istendiği yazıyor ama bize birini geri verdiler)
-Tavsiye mektubu (Letter of recommendation) (Orjinal şart, fotokopiyi kabul etmiyorlar) (Kendi ülkeniz dışındayken bir vizeye başvuruyorsanız, sizin vatandaşlığınızı kanıtlayan, o ülkedeki kendi elçiliğinizden alınmış bir mektup)
-Pasaport (Vize prosedürü boyunca pasaportunuz onlarda kalıyor, bunu yapan tek konsolosluk)

Konsolosluk adresi: 73rd, Movahed Danesh Avenue, Aghdasiyeh (Elçilik başka yerde, karıştırmayın) (Konsolosluk, Özbekistan konsolosluğuna 2 dk uzaklıkta)

Nasıl gidilir: Kırmızı metro hattında Ghetarieh durağında indikten sonra metro çıkışında sağdaki rampa yola doğru yürüyün. Biraz ilerde otobüs durağında Pasdaran caddesi ile Farmanieh caddesi kesişimine giden otobüse binin (6000 rial). Pasdaran diye sorsanız söylerler. Kesişimde indikten sonra yukarı doğru giden bir cadde ve hemen sağında da Boostan sokağı var. Boostan’dan yukarı 10 dk yürüyeceksiniz. Karşılaşacağınız ana cadde kesişiminde.

Çalışma saatleri: Pazar & Salı & Perşembe 8:45-12:15 & 14:30-16:30 (Perşembe öğleden sonra sadece vize alımı mümkün, başvuru yapılmıyor)

90 günlük vize ücreti:  4 iş gününde almak için 40$, 2 iş gününde almak için 70$

Türkiye’den başvurduğunda 30 milyon tane evrak vererek 30 gün vizeyi zor aldığın Çin, Tahran’dan başvurduğunda kollarını kolayca 90 gün açıyor.

Başvuru formunda hangi tarihlerde nerede kalacaksınız kısmı var. Biz buraya internetten bulduğumuz otelleri ve adreslerini yazdık. Rezervasyona gerek yok yani.

Diğer konsolosluklardaki minicik pencerelerin aksine burada gayet ferah bir salonda insanca sıranı bekliyorsun. Evraklarını verince “Pick up” adlı bir kâğıt veriyorlar. Üstünde hangi tarihte vizeni alacağın yazıyor. Konsolosluğun hemen karşısındaki Shahr bankasına (konsolosluktan ‘City bank’ olarak söylediler; shahr, şehir demek) parayı ödeyip makbuzunu alıyorsun.
Pick up kâğıdının üstünde yazan tarihte gittiğinde hemen pasaportuna kavuşuyorsun.
Bizi kuralsızlığıyla, düzensizliğiyle yoran bu elçilik serüveninde Çin’in muhteşem çalışma yapısıyla huzur bulduk yeminle;)
Özbekistan konsolosluğunda sıra beklemekten yorulduysan, terlediysen hemen yandaki Çin konsolosluğunda klimalı salonda ücretsiz soğuk su içerek dinlenebilirsin:)

error: Content is protected !

Pin It on Pinterest