Olimpos dağı, Selanik, Avrupa'ya veda…

Meteora’dan ayrıldığımız gün Trikala üzerinden geçtik ama sadece öğle yemeği için durup tekrar devam ettik. Trikala’dan geçişimizden itibaren otoban yanındaki yoldan gittik. Ertesi gün de aynı şekilde devam etti ama yan yol kavramı burada biraz sıyırmaya başladı, şöyle ki; yan yol birden bitti ve ağaçlık başladı. Otoban bitmiş olsa gerek ama hiçbir işaret olmadığından anlayamamışız. Yola da çıkamıyoruz çünkü bariyerler var. Ne yapalım, daldık ağaçlığa. İttire kaktıra gidip, bariyerin olmadığı yerden sızdık yola.

Larisa’dan sonra dar bir yolu olan güzel bir vadiden geçtik. Tırmanıyor olsa da, yer yer güvenlik şeridi olmadığı için kamyonlardan kurtulmak amacıyla bastık gaza. Güzelliğine pek doyduk diyemem stresten ötürü.

Yunanistan’daki 9. gecemizde Olimpos Dağı’nın eteklerindeki Litochoro’ya vardık. Vardığımızda ilk iş belediye binasının hemen yanındaki turizm ofisine gittik fakat normal bir saat olmasına rağmen kapalıydı. Oralarda aval aval dolanırken köyün cengâveri bir teyze fırladı bir yerlerden. Durumu anlatınca “Bu ne rezillik, nasıl kapalı olur, turistlere kendimizi nasıl tanıtıyoruz, vatan, millet falan filan” diye söylenerek belediye binasından içeri girdi ve bizi de peşinden sürükledi. “Deli teyze yüzünden bizi şehirden kovmasalar bari” diye diye takip ettik. Çeşitli çalışanlardan sonra bilgili bir beyin yanına geldik. Teyze, bu beyin odasına gelince rahatladı, bizi teslim etti ve gitti. Bu bey, ülkedeki ekonomik kriz sebebiyle turizm ofisini kapatmak zorunda kaldıklarını söyledi. Ardından gayet güzel anlattı Olimpos Dağı’na nasıl çıkılacağını. En ucuz otelin de adını verdi; Hotel Park, 2 kişilik odanın geceliği 15€. Ardından, bizi ertesi gün sabah 7’de 300 m yükseklikteki Litochoro’dan alıp 1100 metre yüksekliğe çıkaracak taksi ile anlaştık; 25 €. Sezonda o yüksekliğe çıkan minibüsler falan oluyormuş fakat şimdi otostoptan başka yol yok ama otostopla bizi alabilecek araçlar geç çıkıyorlar yola. Onları beklersek tırmanamayız. Taksiyi ayarlayıp şu çok duyduğumuz ‘gyros’u yemeye gidiyoruz. Neymiş bakalım bu ünlü gyros? Tavuk, et ya da domuz olabiliyormuş. Tavuklusunu istedim tabi. Gelen şey; patates kızartmalı, soğanlı, hardallı tavuk dürüm!

Litochoro bir asker kenti. Otelimiz eğitime gelen askerlerle dolu. Çoğu da bayan asker… Onların kapıdan kapıya konuşmalarının gürültüsünde odamızda dizi izlerken birden bir kapı çaldı. Otelin sahibi Vangelis, elinde bir telefonla bir şeyler anlatmaya çalışıyor. İngilizcesi kötü olduğu için sonunda telefondaki kızla direk konuştuk. Anlatmaya çalıştıkları şey belediye başkanının bizimle görüşmek istemesiymiş. Şehirde bisikletlerle dolanınca ilgilerini çektik sanırım. Yarın Olimpos’a tırmanacağımız için bir sonraki güne randevulaştık.

Tırmanış günü! 11 yıllık dağcılık hayatımda tek bir günde bu kadar yürüdüğümü hatırlamıyorum. Gün sonunda bacaklarım boş ve amaçsızca yürüyorlardı. Bilincimin ise yerinde olmadığı kesindi de, neredeydi onu bilemeyeceğim.

Olimpos dağı, Türkiye’deki dağlardan farklı olarak barınaklar (refuge) barındırıyor rota üzerinde. Hani şu hep duyduğumuz Alpler’de olanlardan… Ben de bu turumuz sırasında Alpler’dekileri görme şansını yakaladım ama ne yalan söyleyeyim ekonomik durumu çok kötü olan Yunanistan’daki bir dağda karşılaşmayı beklemiyordum. Demek ki neymiş? Bu işler ekonomiyle değil, spora verilen değerle ilgiliymiş! Ekonomi şurada devreye giriyor. Normalde bütün yıl açık olması gereken barınaklar, kriz sebebiyle ekimde kapanmış oluyorlar çünkü devletin orada çalışacak kişiye ayıracak parası yok. Biz de kasımda geldiğimiz için şansımızı kaybettik.

Taksi bizi 1100 m’deki Prionia adındaki, şu an hala açık olan restorana bıraktıktan sonra bir sonraki durak olan 6,5 km uzaklıktaki 2100 metredeki Refuge A’ya 2 saat 15 dakikada tırmandık. Yanımıza takılan beyaz, siyah ve kahverengi renklerinde 3 köpeğin korumasında:) Tabii ki adlarını hemen yapıştırdım; Athos, Porthos ve Aramis! Bu köpekler önceden Litochoro merkezdeymiş ve oradan gelen turistlerin peşine takılarak 1100’e yükselip orada kalmışlar. Bizimle tırmanırlarken “Acaba Refuge A’da kalmaya mı gidiyorlar” diye şüphelendik. Tırmanırken kaybolmak imkânsız… Otoban gibi yol açılmış, bazı yerler tahtalarla döşenmiş. 2917 metredeki zirveye giden rotanın adı E4 ve her yerde işaretler var. Buna rağmen kabalık etmeyip köpeklerimiz yol gösterirken durduk ve bilmiyormuşuz gibi yaptık. Ama bazen kendilerinin tırmanabileceği kestirmeleri bize göstermeye çalıştılar ama nafile be annem… Ben burada bile zor yürüyorum. 8 aydır sürekli bisiklet sürdüğümüzden midir nedir sanki kaslarım başka bir şeye dönüşmüş. Sanki yürüme kaslarım kaybolmuş ve yerine başka bir şeyler oluşmuş:)  Son kilometresinde karda hatta bazen buzda yürüdüğümüz tırmanışımızın ardından Refuge A’da 40 dakika kadar dinlenip başladık inişe. İnişte buzlu bir yerde ayağım kayınca tam sivri bir kayaya kıç üstü otururken ellerimin üstüne düşüp kurtardım omurları kırmaktan ama elim fana incindi. Soğuk havaya rağmen hemen morardı. İnerken karşıdan gelen kadını gören köpekler aniden ona doğru koşamaya başladılar. “Aman düşman sandılar, dağıtacaklar kadının suratını” derken birden bir sevgi seli… Kadını yalıyorlar, kadın da onları yalayacak yani o kadar… Yanlarına vardığımızda kadın, her gelişinde köpeklere yemek verdiğini söyledi. Tamam şimdi oldu. Ama biz aşağı devam ederken, köpekler kadınla birlikte yukarı çıkmasınlar mı? Hayret bir şey ya, biz yemek vermedik sanki:( Başlangıç noktamız olan Prinoia’ya varmamız 1 saat 40 dakikamızı aldı. Burada öğle yemeğimizi yedikten sonra otostopla mı yoksa vadiden yürüyerek mi Litochoro’ya insek diye biraz kararsız kaldıktan sonra saldık aşağı, tabanwayla marş marş… Hah o karar anı çok önemliymiş işte! Bunu 4 saat süren 11 km’lik inişimizde idrak etmek için baya bir fırsatım oldu:/  Öğle yemeğinden sonraki ilk birkaç km eğlenceliydi; şelaleler, değişik otlar, hayvanlar falan… İniş kelimesini kullanmıyorum çünkü irtifa kaybediyor olmamıza rağmen, parkur tırmanılacak merdivenlerle doluydu. Şu satırları yazarken bile hala anlamış değilim; o kadar merdiven çıkmamıza rağmen nasıl oldu da 800 metre irtifa kaybedebildik? İnişin kendi zaten acı verici. 8 aydır bisiklet kullanıyorum ve dizlerim hiç bu kadar acımamıştı! Tırmanmayı tercih ederim kesinlikle. Yemek yemiş ve delice su içiyor olmama rağmen sonlara doğru başım dönmeye başladı. Saatlerdir tepelerin arkasında kaldığı için bir türlü göremediğimiz Litochoro’yu gördükten sonra bile hala 2 kilometremiz vardı. Tam “yeter artık daha fazla gidemem” dediğim bir anda 40 yaşlarında sportif kıyafetler içindeki bir amca koşarak arkamızdan geldi ve bizi geçip devam etti aşağı doğru. Şaka mısın be? Nerden çıktın sen? Dalga mı geçiyorsun? İlk birkaç saniye “dehidre oldum herhâlde, halüsinasyon görüyorum” diye düşünürken Nico’nun suratındaki “Çüş artık, daha neler” ifadesiyle halüsinasyon olmadığını anladım. Litochoro merkeze ulaştığımızda 8 saatte 24 km yürümüştük.

Ertesi sabah, belediye başkanıyla görüşmek üzere belediyeye gittik. “Başkanın bir toplantısı çıktığı için yardımcısıyla görüşeceksiniz” dediler. O da olur be, sıkıntı değil:) Bizi, 2 gün önce bilgilendiren adama götürdüler. Meğer o adam belediye başkan yardımcısıymış. Bize iki tane kocaman kitap hediye etti. Kitapları görünce “ay ne kadar nazikler” falandan önce “yuh, nereye koycaz be biz o kitapları” dedim içimden. Tabii sonra hemen edebimi takındım, teşekkürlerimi ettim:) Bina çıkışında sallana sallana gelen bir adam “ben belediye başkanıyım, aferin sürün bakalım” tadında iki çift kelam etti. Sonra yine sallanarak yoluna devam etti. Bence köyün delisiydi amca!

D0207 (1)-FOW-Greece

Litochoro-Selanik arası aslında çok yakın ama bu en yakın yola otoban yaparak aradaki köylerin halkını kendilerinden nefret ettirmiş hükümet. Çünkü birkaç köy uzaktaki işine ya her gün para verip otobandan gideceksin ya da 30 kilometre fazla yol tepeceksin. Bizim herhangi bir alternatifimiz olmadığı için sakince uzun yola çevirdik direksiyonumuzu. Otobanın sağından soluna, canı sıkılınca solundan sağına geçen yan yollarda ilerledik Selanik’e kadar.

Selanik’e varmamızdan önceki akşam köylerden birinde durduğumuz kırmızı ışıkta beklerken, karşıdaki restoranda yemek yiyen amcalar bizi yemeğe davet ettiler. Akşam değil de, bu Yunanların geç öğle yemekleri diyelim çünkü saat 4’tü ve bu aslında öğle molalarıydı. Ne istersiniz dediklerinde ekonomik duruma genel olarak hâkim olduğumuz için çay ve su istedik. Ama bu gönlü zengin mükemmel insanlar, pahalı olduğu için kendilerine almadıkları deniz mahsullü spagetti sipariş etmişler bize. Ayrıca bildikleri çat pat Türkçeyi hatırlamak için çok zorladılar kendilerini. Ne diyebilirim ki? Hiç unutmayacağız sizi Yorgos, Dimitris, Nikos, Tasos…

D0207 (17)-FOW-Greece

Selanik’e yaklaştığımız sırada Nico’nun önümde yavaşladığını gördüm. Meğer yolun üstünden büyük bir su akıntısı geçiyormuş ve ıslanmamak için yavaşlamış. Ama o yavaşlamaya rağmen tanık olduğum sahne: bisiklet çat diye durdu, yana devrildi, bisikletle birlikte devrilen Nico kıç üstü çok sert oturdu ve o acıyla yerden zıplayıp ortalıkta acıyla deli dana gibi koşturmaya başladı. O koşturdukça herhangi bir kırık olmadığını anladık:) Meğer suyun altında görülmeyen kocaman bir asfalt kırığı varmış. Bu ucuz atlattığımız kaza sonrası kendimize gelmeye çalışırken anladık ki bilen biliyor o deliği ve yavaşlıyor. Bilmeyense çılgınca girip direksiyon hâkimiyetini zor toparlıyor. Turumuzun en pis düşüşü olarak kayıtlara alıp yola devam ediyoruz.

D0208 (1)-FOW-Greece

Selanik trafiğinde sıkışmamızla yandaki arabadan ‘bastır bastır’ sesleri duymamız bir oluyor ve çaya davet ediliyoruz. Bizi davet eden Kamber, aslen Bulgar ve getirdiği bu mahalle de göçmen mahallesi. Herkesin bir yerden Türkiye’yle bağı var. Market sahibi teyze hemen pita ve gazoz tutuşturuyor elimize. Yaşlı amca gençken gittiği Türkiye’de dansöze para yerleştirirken çekildiği fotoğrafı Nico’ya gösterip ‘canım canım’ diyor. Arkadaki çingene mahallesini çekiştiriyoruz hep beraber. Mahalleli olduk biz de artık:)

Selanik’te Couchsurfing’den bulduğumuz Xaralanpos’un evinde değil de motor tamirhanesinde kalacağız. Kendisi Couchsurfing’i henüz bu sene kullanmaya başlamış ama biz 130. misafirleriydik. Biraz hızlı bir giriş yapmış âleme:) Profilinde tamirhanenin bahçesinde çadır kurulabileceği ve daha önce aynı anda 11 kişinin aynı anda kaldığı yazıyordu. Nasıl olabileceğine pek anlam veremedik ama üzerinde de durmadık. Çatı altında olalım da hallederiz bir şekilde deyip dışarı çıktık eşyaları koyduktan sonra. Merkezdeki Dimitri kilisesinde Cuma günleri özel bir ayin yapılıyormuş. Rehber kitaplardan okumuştuk. Fırsatı kaçırmayalım dedik. Ayin bildiğimiz kilisede değil de labirent gibi bir yerden geçerek indiğimiz yer altında yapılıyor. Normal kıyafetli sesi güzel iki adam dua okurken, papaz da orada olanları kutsuyor. Yüzyıllar öncesinden fırlamış gibi hissettiren çok garip bir ortamdı. Bu hülyalı ortamdan sonra tamirhaneye gittik ve Xaralanpos’un verdiği anahtarla girdik içeri. Çoktan karanlık basmış ve kendisi gitmişti. Tamirhanede bizi hiç de hoş olmayan bir sürpriz bekliyordu. Gece çıkan yüzlerce kurtçuk… Matları serip yatmak imkânsız. Gece kulak deliklerime girdiklerini hayal edebiliyorum. İğrenç. Tek çare çadırın iç tentesine polleri kullanmadan girip yatmak. Sivrisinek tülü gibi… Ayy, bütün gece çadırın üstünde ama kulağımın dibinde yürüyen kurtçukların sesiyle uyuduk:( Sabah çadırı bir silkeledim. Bir sürüsü yerlere düştü.

İkinci gün Atatürk’ün Türkiye başkonsolosluğunun içindeki evine gittik. Ev, mobilyadan çok, hayat hikâyesinden okulda öğrenmediğimiz kısımlarla ve hiç görmediğim fotoğraflarla doluydu. Zübeyde Hanım’ın yıllarca gördüğümüz o gülen yüzü mum heykel olarak karşımdaydı ve yine içimizi yıllarca ısıtan o pembe evin odalarında dolanıyordum. Garip bir histi. Orada olmaktan gurur duydum. Oraya gelip de en azından birkaç damla gözyaşı dökmeden çıkabilecek bir Türk evladı var mıdır? Sanmam!

Akşama doğru başka bir Couchsurfer olan Nikos ile buluştuk. Bizi ertesi günkü, her hafta düzenlenen Pazar sürüşüne davet etti. Bu kadar kalabalık bir grupla daha önce pedallamamıştık. Her Pazar aktivitesinin bir konsepti varmış. Hristiyanlıkta her şeye özgü bir aziz var. Bugün de uçakların azizinin günüymüş ve askeri bir havaalanı o güne mahsus halka açılmış.  Pilotlar, ziyaretçilere uçakları anlatıyor. Biz de 20 km uzaklıktaki havaalanına pedalladık hep beraber. Tur sırasında baktık kimse benim adımı söyleyemiyor, bir takma ad bulalım dedik çünkü Yunanların hem bir Yunanca hem de global adları var. Benim global adıma Urania dedik. Anlamı; gökyüzü:)

Selanik’teki 3. ve son sabahımız; 10 Kasım! Bugün burada olabilmek için kalışımızı uzattık. Yüklü bisikletlerle Atatürk’ün evine gelince Trakya’dan İstanbul’dan gelen içi öğrenci, öğretmen, veli, Türk turist dolu onlarca otobüsle karşılaştık. İyi ki önceden gezmişiz evin içini zira bugün imkânsız olurdu. Konsolosluk bahçe kapısından öğrencileri ve öğretmenleri aldılar sadece. Bahçe dışına da ekranlar koymuşlar. Bizim gibi dışarıda kalanlar da oradan izleyeceklerdi töreni. Saygı duruşundan sonra çok hızlı bir tonda İstiklal Marşı çaldı. Kimse yetişemedi o hıza. Balkondan izleyen Yunanlılar bile anlamıştır bir sıkıntı olduğunu.  Çocukların şarkıları ve şiirlerinden sonra döndük bisikletlerin yanına. Bir de ne görelim benim bisiklet yerlerde, bisiklet dayanağım kırılmış, direksiyonum ters dönmüş vidalarından. Kafede oturan amca anlattı; kocaman kocaman teyzeler oturup fotoğraf çektirmişler üstünde. En son bir gencin elinde patlamış dayanak. Ne desem boş… 8 aydır 12 ülkede sayısız defa bisikletimizi şehir merkezlerinde bıraktık. İlk kez böyle bir sıkıntı yaşadık ve kendi vatandaşımdan geliyor bu sıkıntı! Ne deyim ben şimdi? İnsan başında bekler de özür falan diler en azından… Hayret bir şey ya!

O moralle deniz kenarındaki Selanik merkezini çevreleyen dağları aşmak, yolları bulmak çok kolay olmadı ama yapılan gereksiz kilometrelerden sonra kurtulduk merkezden… Çıktık tepeye, aşağı inmeden öğle yemeğimizi yemek için bir marketin önünde durduğumuzda bu Selanik’in kötü anılarının henüz bitmediğini anladık. Önümüzde duran arabadaki şoför koltuğundan bir kulağında kulaklık, takım elbisesi içinde telekonferans yapan bir adam; “Yunan bayrağını, Türk bayrağının üstüne asın” dedi. İlk başta şaka yapıyor herhâlde diye çok aldırış etmeyip “iyi öyle ya” falan dedik gülerek. Adam 2. kez söyleyince anladık ciddi olduğunu. Ben “Bayrağınızı astığıma şükret” deyince çekti gitti. Yunanistan’a girerken biraz rahatsız girmiş ve bu rahatsızlığım mükemmel insanlar sayesinde yok olmuştu. Ne yapalım; her ülkede bir gerzek olur, nazar bunlar hep…

Selanik tepelerinin inişi muhteşem oldu. Kendi hız rekorumuzu 79 ile kırdık:) Bu inişten sonra “Old National Road” denen eski yola vardık. Otoban kullanmak istemeyen tırcıların yolu burası. Türkiye gibi… Bütün tırlar Türk plakalı:) Ülkeme yaklaştığımın işareti bunlar. Türkiye’den önce son kamplarımız artık. Selanik’teki kurtçuklu 3 geceden sonra çadırımız 5 yıldızlı otel:)

Kavala’ya vardık. Yoldaki tırcı amcalardan duyduğumuz kadarıyla Bulgar sınırı bir rüşvet olayı yüzünden kapalıymış ve bütün tırcılar Yunan sınırına gelmiş. 25 km kuyruk varmış ve günlerce bekleyenler oluyormuş. Böyle bir riske girmek hiç bize göre değil. Kavala’dan botla Midilli adasına, oradan da Ayvalık’a geçeceğiz. 1 günde plan değiştirmek bizim işimiz:) Kavala’dan bot için biletleri alıyoruz. Nakit ödersen 35, kredi kartıyla ödersen 36,2 €. Gemimizi beklerken, turun Avrupa ayağını bitirip ülkemize varıyor olmamızı uzo-balık eşlinde kutluyoruz Kavala sahillerinde…

Kavala’dan Midilli adasına varışımız sabah 05:30 civarları ve Türkiye’ye kalkacak bot 09:30’da. Midilli adasını gezecek takatımız yok. Artık Türkiye sınırlarına girmek istiyoruz bir an önce. Turyol’dan aldığımız biletlerimizle gümrükten geçiyoruz. Acaba transit vizeme laf ederler mi diye düşünmüştük ama o kadar çok turist var ki kimse umursamıyor ve Türk toprakları sayılan botumuza binerek Türkiye sularına doğru süzülüyoruz.

8 ay, 12 ülke, 8000 km, birçok macera, yüzlerce insan, sayısız anıyla dönüyoruz yuvamıza. Türkiye’den sonra sıra; 2. etap olan Asya’da. Bekle bizi Asya… Geliyoruz!

Kaya tırmanış bahçesi Meteora

Meteora… Hayallerimin mekânı… Turun başından beri, daha doğrusu dağcılık hayatıma başladığımdan beri  en çok gelmek istediğim yer… Kaya tırmanış bahçesi…

Katara geçidinden yaklaşık 70 km sonra Meteora, dümdüz arazide kocaman kütlesiyle karşınızda dikiliyor. Kaybolmak, kaçırmak imkânsız… Meteora’nın eteklerinde aralarında sadece 1 km olan Kalampaka ve Kastraki ilçeleri var. Yerleşmeden önce trekking turları düzenleyen Visit Meteora (Kalampaki’de) adlı tur firmasından Meteora haritası alıp kamp yerlerini sorduk. Sezon sonu olduğundan tek bir kamp yeri kalmıştı; Kastraki’deki kamp Vrachos.  Meteora manzaralı havuzu olan bir kamp yeri burası… Tabii sezon kapandığından havuz da kapanmış. Geceliği 14 € idi.

Kısa bir gün olmuştu ve buraya erken varmıştık. Sabah, dün gece çadırımızı saran köpeklere tekrar yakalanmayalım diye yalapşap toplamıştık. İlk iş olarak onu bir kuruttuk. Ne kadar özenli kullansak da bir süre sonra çok kötü kokmaya başlıyor çadır. Genelde nem yüzünden… Ama bizim ter ve ayak kokumuzun da sindiğini itiraf etmek lazım tabii:)

Sonra turun başından beri ilk kez yaptığımız bir şeyi yine burada gerçekleştirdik. Kamp yerlerinde çamaşır makineleri olur, para verirsin ve çamaşırlarını yıkarlar. Biz para harcamamak için bu sistemi daha önce hiç kullanmamıştık ve hep elimde yıkamıştım. Lavaboda, derede, gölde… Ama Meteora’dayız… Hayallerimin yeri… 1 saniye bile kaybetmek istemiyorum. O yüzden verdik makinaya; 5 € 🙁 Temiz olan kıyafetleri bile teptim makinaya… O 5 €’yu son kuruşuna kadar değerlendireceğim! 🙂

Öğle yemeği için kamp yakınlarındaki bir kafeye gittik. Nico her yerde gördüğümüz ‘Souvlaki’yi denedi. Tavuk, et ya da domuz olabiliyor. Nico tavuk souvlaki aldı. Bildiğin tabak porsiyon tavuk döner yaaa… Nico daha önce Atina’ya gitmiş. Yunan salatalarını anlata anlata bitiremiyordu. ‘Şöyle süper, böyle güzel, öyle kocaman’ falan filan… Ee ben de haliyle denemek istedim tabii… Domates, salatalık, soğan söğüş geldi be ya… Ha pardon içinde bir de bizim beyaz peynirin yandan yemişi ‘feta’… Bir kuru ki peynir, aman sorma, lanet ya… Verdiğim paraya mı yanayım, aç kaldığıma mı, hayallerimin yıkılmasına mı? Allah’tan ortaya tzatziki adında bir meze söylemiştik de ekmeği bandıra bandıra doyurdum karnımı. Tzatziki de, bizim cacığın katısı… Hesabı ödedikten sonra kavun marmeladı getirdiler, müesseseden:)

Yemekten sonra dağa çok yükselmeden, eteklerde biraz yürüyüş yapalım dedik. Visit Meteora tur acentasındaki kadın ‘İşaretlendirmeler çok kötü, rehber olmadan çıkmanız tehlikeli’ demişti. Biz de 30 €’yu kapmak için sallıyor diye umursamamıştık. Rota girişindeki işaretlendirmeler harikaydı. ‘Kadın ne sallamış ya’ diye diye girdik rotaya. Takip ettiğimiz işaretler bir süre sonra saçma sapan yerlere yönlendirmeye başladı. Kendimizi ya bir kayalıkta ya da uçurumda buluyorduk.  Meğer teyze haklıymış:) Çok ilerlemeden tıpış tıpış kampımıza dönüşe geçtik:)

Dönerken el işleri satan küçük bir dükkânla karşılaştık. Camda Hacivat-Karagöz benzeri şeyler… Tabii hemen merak edip daldık içeri ve amcayla karşılaştık. Nereli olduğumu söylemedim ilk başta. Amca başlattı anlatmaya… ‘Bunlar gölge oyunları, şöyle olur, böyle olur… Yunan geleneğidir vs.’ Hacivat ve Karagöz’le sınırlı değil karakterler… Karıları arkadaşları falan var… Sonra Nico benim Türk olduğumu ve bunlardan Türkiye’de de olduğunu söyleyince amca muhabbeti kesip içeri girdi. Sanırım Türk geleneği olduğunu biliyordu ve Yunan geleneği olduğunu söylediği için utandı:)

D0200 (76)-FOW-Greece

Sabah kahvaltı yapıp, yukarıda yiyeceğimiz sandviçleri hazırladıktan sonra başladık pedallamaya. İlk kez çantalar olmadan tırmanıyoruz bisikletlerle. Yol boyunca harika manzara var. Kayaların tepesine dikilmiş manastırlar… Meteora kayalıklarında 13-15. Yüzyıllar arasında yapılan 24 tane manastır varken şu an sadece 6 tanesi kalmış ve aktif durumda. Osmanlılar ve ardından 2. Dünya Savaşı mahvetmiş buraları. Tabii o zamanlar manastırları birbirine bağlayan bu asfalt yollar ya da merdivenler yokmuş. Manastırlara tırmanmak ancak manastırdan indirilen bir merdiven ile mümkünmüş. Hatta bazen papazlar, çuvallar içinde aşağı sarkıtılarak indiriliyormuş. Şimdi hem yollar hem de tırmanmak için beton merdivenler var.

D0202 (51)-FOW-Greece

İlk olarak Agios Nikolaos Anopafsas manastırı çıkıyor yolumuza ama durmuyoruz çünkü tepede daha ihtişamlıları bekliyor. Roussanau manastırı ilk durağımız… Etrafında dolanarak harika manzarada vakit geçirdik biraz. Sonra da içine girmek istedik ama giriş 3€! Ve biz kendimizden gayet emin bir şeklide hiç para çekmedik. Çünkü neymiş; sandviçimiz varmış, suyumuz yetermiş… Arkadaş ya üzerimizde fazla para taşımayalım olayını abartmışız biraz! Giremedik…

Roussanau’dan biraz daha pedallayınca yol ayrımına geldik. Kısıtlı zamanı olanlar burada iyi tercih yapmalı. Biz yarın da buradayız. Doğudaki manastırlar biraz daha gösterişsiz. Yarın yanımıza paramızı alıp geliriz ve batıdakileri gezeriz diye bugün doğuya yöneldik. Yol boyunca fotoğraf çekme noktaları var. Biz de hepsinde durup durup mola verdik.

Agia Triada kilisesine tırmanmak baya zorlu bir iş. Paramız olmadığı için girmeyeceğimizi biliyoruz ama yükselebildiğimiz yerden fotoğraf çekmek için tırmandık yine de. Sonra girişe geldik. Oradan arkadaki bahçeyi görebiliyorum. Harika manzaralar var ve illa ki girmek istiyorum. Çekinikliği bırakıp girişteki adama ‘Para çekmeyi unuttuk, girebilir miyiz?’ dedim. Adam çat diye ‘Evet’ dedi. Nico geri dönmeye başlamıştı bile, koştum çağırdım. Dünyalar bizim olmuştu… Camilerde olduğu gibi belime bir çarşaf dolamam gerekliymiş. Veriyorlardı kapıda. Manastırda ilgimizi çeken bir şey olmadı ama manzarası umduğum gibi harikaydı. Burası bir kaya tırmanış cenneti… Şöyle söyleyeyim; manastırın bahçesine çit çekmek için tırmanışçıların bıraktığı ipleri kullanmışlar:)

Manastırların çoğu çok erken kapanıyor. Öğlen 2’de mesela…. Çünkü papazlar ibadetlerine vakit ayırmak istiyor. Hatta hafta içi kapalı olduğu günler bile var.  Buraya gelen ve bütün manastırları gezmek isteyen birinin çok iyi bir programlama yapması lazım.

Bugünün son manastırı olan Agios Stefanos biz ulaştığımızda kapanmıştı. Henüz öğlendi ama tepemizde yağmur bulutları belirmeye başladığı için şehre geri dönmeye karar verdik. Kamp yerimiz Kastraki’de olduğu için Kalampaka’yı gezelim dedik ve doğudan saldık aşağı Kalampaka’ya doğru. Dışarıdan tipini beğendiğimiz ahşap yapılı bir kafede durduk. Cafe Meteora… İçi tanıdıktı. Daha önce Avustralyalı bir bisikletçi çiftin sitesinde okumuştum burayı. Okuduğumda çok sevmiştim. Şansa bak:) Sevme nedenim ise sahibi John’un 2006 olimpiyatlarda meşaleyle koşmuş ve bu kafeyi de olimpiyat konseptinde döşemiş olmasıydı. Masalardaki camlar altına Meteora kartpostalları ve haritaları yerleştirmiş. Meşaleler altında kahvemizi içip John’la sohbet ettik, albümlerine baktık. Ayrılırken bize kartpostal ve harita hediye etti. Burayı bulmamız başka bir açıdan da şanstı çünkü Yunanistan’da çalışma saatleri garip. 14-16 arası her yer kapalı, kafeler bile…

D0201 (199)-FOW-Greece

Meteora’daki 2. sabahımızda kamp yerinde rahat olmamızdan ötürü Fransız mutfağından ‘pancake’ler ile şenlendi soframız, Nico sağ olsun:) Sonra başladık pedallamaya. Havalar soğuk olduğu için tırmanışçılar kalmamış pek artık. Yolda bir grupla karşılaşınca durup izledik hemen.

D0202 (2)-FOW-Greece

Bu sefer yol ayrımının batı tarafına gideceğiz. Paramızı da çektik; beklesin bizi manastırlarJ Dün Rus bir fotoğrafçıyla karşılaşmıştık ve fotoğraflarımızı çekmişti. Bugün de karşılaştık ve sohbet ettik. Tabii yine çekti fotoğraflarımızı.

D0202 (43)-FOW-Greece

Metamorphosis… Meteora’nın en büyük ve en tepedeki manastırı… Eski bir Sırp Kralı, bütün parasını buraya vermiş ve ardından da rahip olmuş. Bu sebeple en gelişmiş manastır Metamorphosis… Eee haliyle en çok turist alan… Rahipler o çılgın merdivenleri tırmanmayıp teleferik gibi bir şeyle geçiyorlar manastıra. Bu manastır, Meteora’nın geçirdiği savaşların resimleriyle dolu. Haliyle birçoğunda Türkler var. Resimlerde Türkler hep yenilmiş ve yırtık bayraklar yerlerde… Aynı şekilde 2. Dünya Savaşı üzerinden de Almanlara çok gönderme yapılıyor bu resimlerde.

Metamorphosis Manastırı’ndan sonra bisikletleri bırakıp arkalarda kalmış Ypapantis manastırına doğru bir yürüyüş yaptık. Rota birçok tırmanış kayasının tepesinden geçiyordu. Zirvelere yerleştirilmiş zirve defterlerini görmek mümkün. Defterlerin yerleştirilme şekilleri harika. Büyük bir vidayla taşa çakılan metal kutuların içindeler. Ne uçar, ne zarar görür. Türkiye’de uçmasın diye taşları yığıyorlar, sonra bulamıyoruz. Yürüyüşümüz sırasında tırmanıcılarla da karşılaştık.

Öğleden sonra bulutlar geldiği için ve gezilecek yerleri bitirdiğimiz için kampa erken döndük. Akşam yemeği için yöresel yemek tercih ettik ve bir restorana gittik. İlk olarak 3 meze istedik. Önceki gün yediğimiz tzatziki ve yeni olarak tirosalata, taramosalata. Tzatziki yine muhteşemdi ama peynir çeşitleri, mayonez ve acı biberden yapılan tirosalata ve neyden yapıldığını anlamadığımız taramosalatayı pek beğenmedik. Ana yemek olarak söylediğimiz musakkayı ikimiz de yaladık yuttuk, süperdi. Beşamel sos arasında sebze ve kıyma…

D0202 (227)-FOW-Greece

Meteora’daki son sabahımızda kamp ücretini ödemek için gittiğimizde bizi 2 sürpriz bekliyordu. İlki 2 gündür samimi olduğumuz kamp sahibi, bizden çamaşır yıkama ücretini almadı. Diğeri ise bize çok güzel bir Meteora posteri verdi. Hayallerimde yaşattığım kadar harika bir yerdi. Her ne kadar tırmanış yapamamış olsam da burayı görmek bile yetti. Şimdi sıra ünlü Olimpos dağında…

Katara geçidi, köpeklerin saldırısı

Yunanistan’a girişimizde ilk sınır geçişi sorununu yaşadık. Arnavutluk’tan çıkarken polisler pasaportlara bile bakmadan Yunanistan tarafına yolladı. Yunanistan tarafında ne olur ne olmaz diyerek Nico’nun pasaportunu önden verdik. Hemen damgası basıldı ve geri verildi. Benimkinde ise polis bir bana bir pasaporta baktıktan sonra hiçbir şey söylemeden küçük penceresini kapatıp arka taraftaki kodaman polislerin yanına gitti. Bekleyişimiz sırasında çıkardığımız yusuf yusuf sesleri başkaları tarafından da duyulmuştur eminim. Geri döndüğünde “Giremezsiniz, vizeniz geçerli değil” dedi. Nasıl yani? Aynı vizeyle 11 tane ülke geçmişim, bir Yunanistan’da mı geçerli değil? Hayret bir şey… Vizem evlilik durumundan aldığım 1 yıllık oturma vizesi. 1 yıl Fransa’da kalabilir ve Schengen ülkelerini gezebilirim. En son baktığımda Yunanistan’da Schengen’deydi. Şimdi bu engel niye? Durumu anlattık. Adam hala üzerinde “Schengen” yazmıyor diyor. Fransa’da yaşayabiliyorum ya, Schengen’i mi kalmış artık bunun? Ben tabii nefes almadan konuşarak adamın başının etini yiyince, adam istediği cevabı alıp beni susturabileceği bir soru sordu. “Bu vize geçerli değil ama siz zaten Yunanistan’dan transit geçeceksiniz değil mi?” Blöfünü görüyor ve oynuyorum : “Evet, birkaç gün içinde çıkacağız, transitiz biz”. Ne isterse o olacağım zaten, sıkıntı yok, yeter ki geçelim. Basıyor damgayı…

Sınırdan Kalpaki’ye kadar 27 km boyunca hiçbir yaşam belirtisi yok. Şanslıyız ki yanımızda yemek vs. vardı. Kalpaki’de alışveriş yaptıktan sonra çıkıştaki askeri müze önünden geçerken bir sürü üst düzey askerle selamlaştık. Hemen ardından bir tank konvoyuna denk geldik. Ne oluyor ya hu? Nedir bu toplantının amacı? İnternet yok, telefon yok, bir durum varsa bilelim:)

Sınırdan beri hep tırmanış vardı. Yunansitan’daki ilk gecemizde bir ağaçlığın arkasına çadırı attık. Havalar artık iyice soğudu:( Havalar soğurken biz hep deniz kenarındaydık. Geçişi anlamadık. Karasal iklime birden girince ne olduğumuzu şaştık:( Yemek yapmak bile bir zulüm bu soğukta.

2. günümüz’de Ioannina’ya vardık. Şehir girişinde resmen taptığımız bir bisküviyi satan Lidl marketi gördük. Zaten mola saatlerimiz buna bağlı. Tüm Avrupa boyunca Lidl gördüğümüz yerde durup, o bisküviyi alıp dinleniyoruz:)Buradan Lidl yetkililerine sesleniyorum: “Lidl, bize sponsor ol!” 🙂 Ama hafta içinde marketin kapalı olması bizde soğuk duş etkisi yaratıyor. Nasıl yani? Bugün o bisküviyi yiyemeyecek miyiz? 🙁 Şehre girdikçe fark ediyoruz ki bütün dükkânlar kapalı. Sonra tek açık yer olan itfaiyeye soruyoruz. Meğer bugün yani 28 Ekim, 2. Dünya Savaşı’nda Nazilerden kurtuldukları günmüş ve resmi tatilmiş. Bu cevap, dünkü tankları da açıklıyordu. Hatta geçit töreni varmış. Bu şehre sadece bayrak almak için uğramıştık ama tören varsa itinayla izlenir:)

Eskiden Isparta’da yaşarken 30 Ağustos’ta askerler şehrin en büyük caddesinden tanklarla falan geçerdi. Arkasından öğrenciler, topluluklar vs. Burada da aynısıydı. Neye niyet neye kısmet… Çok şanslıyız. İlkyardımcılar, öğrenciler, izciler, itfaiyeciler, rahibeler… Her grup kendi sloganını atıyor ya da kendi marşını söylüyordu. Gruplardan en ateşlisi beyaz gömlek, siyah tişört giyen bir gruptu. Çok sert bir tonda durmadan aynı cümleyi söylüyorlardı. Ne dediklerini anlamadık ama tişörtlerindeki Kıbrıs haritasından armaları yeterince açıklayıcıydı. İzleyicilerden yöresel kıyafetler giyenler vardı. Herkes Yunanistan bayrağı taşıyordu. Bayrak almaya geldik dedim ya, gerek kalmadı. Tören sonunda yerdeki bayraklardan alıp taktık bayrak direğimize. Tören izlemek için bisikletleri bırakıp gitmiştik. Tabii üzerinde Türk bayrağı dalgalanıyordu. Biraz tedirgin olmuştum aslında böyle hararetli bir günde şehir merkezinde Türk bayrağını ulu orta bırakmaktan ama geldiğimizde sapasağlam yerinde duruyordu. Şehirden ayrılırken Ali Paşa camiyi görünce içim ısındı. Yunanistan’ın bu bölgesinde hala sağlam duran ve kullanılan bir cami görebileceğimi hiç düşünmemiştim. Bir tabu daha yıkıldı, çat!

İoannina’dan ayrılmamızdan itibaren tırmanacağımızı biliyorduk. Bir tarafı göle doğru uçurum, bir tarafı dağ olan bu yolda kamp yeri bulmak için çok zorlandık. Sonunda çılgın rüzgâr eşliğinde bir taş ocağına attık kampı. Çadırı elimizden kaçırsak, buradan aşağıdaki göle kadar gider.

Bugün 1705 metredeki Katara Geçidi’ne tırmanıyoruz. İoannina-Metsovo arasında yeni yapılmış bir otoban var. Biz otobana giremiyoruz tabii ki. Bu otobanda 30’dan fazla tünel var. Hah işte o tünel sayısı, bizim eski yolda ne kadar tırmandığımızla doğru orantılı:) Peristeri’ye kadar inişli çıkışlı olan yol, Peristeri’den sonra sürekli tırmanışa geçti. Bugünkü yol bir harika dostum:) Her yer karlı dağlarla dolu. Bazen altımızda zikzak yaparak ilerleyen otobanı ve araçları seyrediyoruz. Bizim geçtiğimiz yolda gün içinde toplam 5 araç gördük. Onlar da barajlarda ya da yol yapımında çalışanların arabaları. Yer yer evler vardı. Bu tırmanış esnasında 7000. kilometremize vardık. Hayvancılıkla uğraşanlar eski yol çevresinde kalmayı tercih etmiş çünkü her yer ot dolu. Tabii ki bu hayvanların başında çoban köpekleri var. Tabii ki bu köpekler her seferinde salyaları ve havlamalarıyla peşimizden koşturuyorlar. O yokuşta bana o hızı yaptırıyorsunuz ya helal olsun size. Başka güç yaptıramaz yani! Metsovo’dan sonra yaylalar başlıyor. Bütün gün karşı dağlarda gördüğümüz karların arasındayız şimdi. Hatta kayak merkezi var. Rakım fazla olmasa da koşullar kış koşulları artık. Yaylalar, inekler, köpekler, kar, soğuk, ıssızlık, mükemmel manzara, kopup düşmüş yollar derken geçide varıyoruz. Yaw arkadaş bir işaret koyun şu geçitlere ya, boşa mı çıkıyoruz. Bir selfie zevkimiz var, onu da yaşatmadınız be! Bak sinirlendim ha… Zirveye çıktığımızda manzara izleriz diye hayaller kurmuştuk ama o siste Nico’yu bile zor görüyordum:( İniş için ne var ne yoksa giydik. Çünkü rüzgâr yakıyor. İnişler çok zevkli olur ya normalde, hah işte burada öyle olamadı çünkü hem soğuk, hem siste karşıdan araba geliyor mu görmüyoruz, hem de yerler ıslak ve hız yaptırmıyor. Olsun yine de o geçide tırmanmak bir harikaydı. Tamamen kendi beyninle baş başasın. Başarmak ya da bırakmak senin elinde… Muhtemelen o manzaraya bir daha hiç gelmeyeceksin. Hart hurt tırmanırken bir yandan da güzelliği sindirmeye ezberlemeye çalışıyorsun ki hiç unutmayasın.

Geçitten inişte yer alan yol ayrımında durup kamp yapamaya karar verdik. Aslında iniş bitmemişti ama hava koşulları yüzünden beklediğimizden yavaş olduğu için akşam olmuştu. Kamp için beğendiğimiz alanda keçi pislikleri vardı. “Buradan sürü geçiyor sanırım. Köpek de vardırL” diye düşünmeme rağmen bir anlık gafletle “Aman boşver” deyiverdim. Demez olaydım. Yolculuğumuzun en korkulu gecesini yaşadık. Çadırı kurduktan sonra ben içeri girdim ve içeriyi düzenlemeye başladım. Nico ise dışarıda yemek yapacaktı. Bu sırada uzaktan gelen köpek seslerini duymaya başladık. İçimden “lütfen buraya gelmeyin, nolur nolur” diye geçirirken sesler yaklaştı. 3 köpek, sürülerinin önlerinden ilerleyip havlaya havlaya çadırımızın etrafını sardı. Nico “hişt, kışt” falan derken çobana seslendi. Şerefiz herif lütfedip de köpeklerini çekmedi. Bastı gitti. Allah belanı versin senin gibi adamın! Köpeklerin giderek daha da agresifleştiğini çadırdan duyabiliyordum. Hiçbir şey görmeyip, sadece seslerden hayal etmek de çok korkutucu. Nico elinde bir sopa kendini koruyormuş. 1 tanesi lider, diğerleri aslında gidecek ama lider olan havladıkça diğerleri de havlıyor. Zekiler de: çadırın etrafından bölünerek Nico’nun etrafını sarmışlar. Islak kıyafetlerimi değiştirmiş ve kat kat giyinmiş olmama rağmen tir tir titriyorum. Tabii ki korkudan… Dişlerimin birbirine vuruşunu duyan köpekler daha da gaza geliyor. Hiç ses çıkarmamam rağmen Nico korkumu anlıyor ve “sakin ol” diye bağırıyor dışardan ama kendi sesi de korkudan titriyor. O dakikalar nasıl geçti, neden Nico’yu ısırmadılar bilemiyorum. Sürü uzaklaştığı için bir süre sonra köpekler de içgüdüsel olarak gitmek zorunda kaldılar. Nico da hemen içeri girdi ama henüz bitmemişti! Çoban sürüyü ahıra yerleştirdikten sonra geri geldi köpekler. Çadırın etrafında havladılar, dolandılar bize saatler gibi gelen süre boyunca… Çadırın içinde hiçbir şey görmeden üzerine bir şeyin atılıp çadırı parçalayıp seni ısırmasını bekliyorsun. Çaresiz bir bekleyiş yaniL Sonunda geri çekildiler ve gittiler. Biz de ne yemek yapacak ya da yiyecek hal kalmıştı. O kadar zorlu bir tırmanışın ardından ne hayallerimiz vardı. Hayal dediğim de makarnayı neli yapsak da kutlama yemeği gibi olsa falan… Bütün gece köpeklerin uzaktan havlamalarını duyduk. Hiç uyumadım zaten. Bütün gece, çantaları en hızlı nasıl organize edebiliriz diye plan yaptım durdum. Sabah da çoban hayvanları otlatmaya çıkarmadan toparlanıp ayrıldık oradan. Türkiye’ye varınca yolun geri kalanı için ultrasonik köpek kovucu almazsam Allah belamı versin! Eskiden Sivas Kangalı’ndan bile korkmayan ben, şimdi kaniş havlasa yerimde sıçrıyorum. Şu satırları yazarken bile ellerim titriyor.