Chiang Mai fil diyarında iki gün

18

EYLÜL 2016

 

1254. gün – 24667 km
Mae Wang, Tayland

Hep denir ya ‘ömürlük bir tecrübeydi’ diye… Biz de her yaşadığımız sıradışı tecrübe için -ki böyle bir seyahatte epey oluyor- bu tanımlamayı kullanırdık. Ta ki bugüne kadar! Fillerle aramda kalmasın, yazayım da dünya alem bilsin… Ben bu hissi meğer ilk kez yaşıyormuşum!
Bu satırları hemen yanımdaki 3 filin bakışları altında, dışarda yağan muson yağmurlarından bizi koruyan çatımızın altında, ateş başında, ormandan henüz topladığımız bitkilerden yaptığımız sıcacık çayımı yudumlarken yazıyorum. Oy ne uzun cümle oldu be! Ama başka türlü tanımlanamazdı bu an…
Bisiklete bin, file değil!
Tayland’a gelen, gelmek için araştırma yapan herkes bilir. Bu ülkede fillere dair uzun yıllardır süregelen bir tartışma var; fillere binme turizmi! Vahşi ortamından koparılıp turistlere eğlence olsun diye fiziksel zorluk yaşatılan fillerin olduğu kamplarla dolu Tayland. Ama son yıllarda bu konuda artan farkındalık üzerine ek bir turizm geliştirilmiş. O eski fil terbiyecilerine giden ve ‘Bu sizin geçim kaynağınız, anlıyoruz. Ama hayvanlara yazık…. Turistler bu hayvanların üstlerine binmeden de filler aracılığıyla size para getirecekler. Nasıl mı? Onlara sevgilerini vererek, besleyerek, beraber çamurda yuvarlanarak.’ ana fikirli bir konuşmayla filleri zorlu yaşamlarından kurtaran kuruluşlar var. Bunlardan biri de Chiang Mai Elephant Land. Biz de bu sebeple onları tercih ettik. Fillere yemek ve sevgimizi vereceğiz, ağırlığımızı değil!
Çamur banyosunda mayışan tombik filler
Telif hakkı Chiang Mai Elephant Land
Hayvanları kendimi bildim bileli hep severim ama hiç ‘ay kuzucuk, çok şekersin’ kıvamında olmadım. Meğer bu hisleri bana yaşatacak hayvanla henüz karşılaşmamışım bugüne kadar. Karnını okşadığında zevkle hırlayan fil mi olur ya? Kedi misin sen, köpek mi? Bi’ kendine gel! Filsin oolum sen! Koskoca fil! Öyle el âlemin ortasında o şekilde tatliş hırlarsan ben de sana kocamanca sarılmak için vücudumun bütün uzuvlarını şimdiye kadar hiç açmadığım kadar açarım arkadaş! Tombik bebe! Öpmelere kıyamadım ya, ‘ ay çamura bulanmış yalnız!’ demedim sarıldım hep… Gerçi bütün çabalarıma rağmen hortumundan başka yerine ulaşamadım ama o da yeter. Bi’ de elimdeki muzlara dalıyor şapşal… Ben ağzına bir muz verirken, o arkadan sinsice hortumuyla sepetimdeki muzlara dalıyor. Görmüyoruz sanki!
Telif hakkı Chiang Mai Elephant Land

Beslenmeden sonra yürüyüşe çıkıyoruz. Ormanın derinliklerinde patikalar çıkıyoruz, iniyoruz. Her inişte kendini salıyor. Seviyor çamurda kaymayı. Ha bir de yol üstünde uygun ağaç bulunca hemen dayanıp kaşıyor kendini. Katur kütür ses geliyor. Ağaçtan mı derisinden mi bilemiyoruz!

Sonra bi de çamur da tepişmece, çamurla masaj yapmaca kısmı… Çamur havuzuna gidildiğini görünce yerleri sarsa sarsa bir koşuşları var ki nasıl anlatsam bilemiyorum. Hortum bir yerde, dudak bir yerde, bacaklar başka tarafta, kuyruk nerde kim bilir? Löp löp… Ve cuuup çamur yığınının ortasına dalıyor… Yayılıyor ve pozisyonunu alıyor ama bir yandan da gözünün ucuyla ‘ geliyorsunuz di mi masaj yapmaya’ diye bize bakınıyor. O şekerliğe tabii ki biz de boş değiliz. Mayomuzu giymiş hazırız, pozisyon al, hop atla! Fille fil ol! Zaten aratmıyorum! O çamur senin, bu çamur benim derken hepimiz seferber olmuş, boşluk kalmayacak şekilde fili sıvıyoruz. O da hoşnut bir şekilde minik minik oynaşıyor ellerimizin arasında. Gövde bitince bacaklarına geçmek için ellerimizi çamur havuzuna daldırırken bakıcısı ‘bacaklarından gıdıklanıyor, oraya masaj yapmıyoruz’ diyor. Nasıl yani? Neredeyse 5 santimetre kalınlığında derin var ya! O sırada arkadaşlardan biri ‘aa ondan mı kıpraşıyormuş biraz önce?’ diyor. Meğer o bacaklardan birine yapmış habersizce. Bakıcı diyor ki ‘Çok gıdıklanırsa aniden ayağa kalkmaya çalışabilir ve çamurda ayağı kayıp üstünüze düşebilir.’ Gerçi üzerinde ‘Üstüne fil düştü!’ yazan bir mezar taşı çok havalı olabilirdi. Yine de filin rahatça kalkması için çamur banyosundan çıkıyoruz.

Biz heyecan ve mutluluğumuz tavan yapmışken, günün programını bilmediğimizden ötürü ‘hadi nehre’ komutu gelince şaşırıyoruz. Bir yandan ‘bu çamura bulanmış vücutlar nasıl temizlenecek?’ sorumuzun cevabını alıyoruz. Zaten deli akan suya, sabahtan beri yağan yağmurun suyu da eklenince el ayak yaparak ancak ilerleyebiliyoruz dibi iri taş ve dallarla dolu nehirde. Dönemeci alır almaz o da ne? Bi Anadolu’nun yüce dağı Ilgaz değil ama yine de yükseklerden akıyor buz gibi berrak sular… Bir yandan ayağımızın altında kaya var mı diye bakarken, bir yandan da önümüzde beliren şelaleyi izlemeye çalışıyoruz, öte yandan da arkamızdan nehre inen filden hızlı olmaya çalışıyoruz. Hayat zor, kardeş! Sonunda şelalenin altındayız ve elimize tutuşturulan tuvalet taslarıyla arkamızdan bize yetişmiş olan fili çamurlarından arındırmak görevimiz! Onu temizleyip yolluyoruz ve sıra bizde… Kafamızı delecek hızda gelen damlalardan korunarak şelalenin altına giriyoruz.

Buradan sonra grubun geri kalanı Chiang Mai’ya geri dönüyor ama biz 2 günlük paket aldığımız için geceyi bungalovlarda doğanın içinde geçireceğiz. Vietnam’dan tayfun gelmiş, burada bir ‘bardaktan boşanırca’ havası… 3 saniye içinde ateşi yakıyor amca. Nico’nun gözlerinde ‘Vay anasını ya’ edası çünkü onun ateşleri 15 dakikadan önce yanmıyor. Ateş başında, dağ köylüleriyle birlikte onların yaptığı yemekleri yiyoruz. Dışarda yağmur, filler ormana götürülmüş gece için, hoş sohbet, biraz da pirinç viskisi…

Ertesi gün erkenden işini çok iyi bilen iki köylüyle ormanın derinliklerine dalıyoruz. Fillere ilaç yapmak için ot, kök, gövde toplayacağız. Yanımızda da bizi kaplanlara ya da abartmayım yılanlara karşı korusun diye 2 köpek… Yürüyüşün ardından öğle yemeği için pirinç tarlalarının ortasında yapılmış bir kulübede duruyoruz. İlk önce toprakları kazarak çekirge yakalıyoruz. Bunların fillere verilecek ilacın içeriği olduğunu sanarken birden tavada kızartmaya başlıyor amca çekirgeleri. Benim fal taşı gözleri görünce de kahkahayı patlatıyor. Nico tadına bakıyor. ‘Güzeeeel’miş! Yemekleri yedikten sonra kahve içelim diyor amca ve bambuya su koyup ateşte kaynatmaya başlıyor. Ardından da daha ince bir bambudan bardaklarımızı kesiyor, oyuyor… Bambuda kaynayan suyun tadı başkalaşmış, kremsileşmiş ve kahveyi yumuşatıyor.

Yemekten sonra biraz daha yürüyerek kampa dönüyoruz ve ilacımızı yapıyoruz. Topladıklarımız arasında tek bildiğim ginseng, diğerleri muallak olarak kalacak… Filin kolayca tuvaletini yapabilmesi içinmiş bu ilaç. Tadı acı olduğundan muz koyup eziyoruz her şeyi dövecekle. Sonra oluşan ezmeyi top yapıp fillere veriyoruz. Ama bu sefer direk ağzına, hortuma değil… Verim kaybı olmasın, zaten minnacık olan ilacın hepsini direk yutsun diye…

Artık gitme vakti… Tombik filleri son kez besleyip, son kez öpüp, onlara son kez sarılıp vedalaşıyoruz. Bana mı öyle geldi yoksa suratlarında bir hüzün ifadesi mi var?

Fillerle böylesi bir yakınlaşmayı sağladığı için Chiang Mai Elephant Land ekibine çok teşekkür ediyoruz çünkü müşteriden çok bir arkadaş gibi, onlardan biri gibi karşıladılar bizi. Koca kütleler içeren unutulmaz bu anıyı hafızamıza atıp, kalbimize oyup dönüyoruz Chiang Mai’ya.

Siz de fillere bu kadar yaklaşıp, sarılıp, onların yamacında doğada bir gece geçirip böyle unutulmaz bir anınız olsun istemez miydiniz?

Bültenimize abone olun!

Bültenimize abone olun!

Şu anda nerede olduğumuzdan, hakkımızdaki gelişmelerden, ülkelere dair son yazılarımızdan ve son fotoğraflarımızdan haberdar olmak için lütfen bültenimize abone olun!

Teşekkür ederiz!