Çin'de otostop çekmek

Çin’de otostop çekmek

16

EYLÜL 2015

 

Gün:521 – 13227 km
Xinhe, Çin

1,5 yıldır bisikletle seyahat ettikten sonra bir süre de olsa otostopla yola devam edecek olmak tamamen farklı bir tecrübe ve heyecan. Tabii ki hayatımızda daha önce otostop çekmişliğimiz var ama Çin gibi tamamen farklı bir ülkede yapacak olmanın şapşallığı var.

Kaşgar’da geçirdiğimiz 6 geceden sonra kaldığımız hosteldeki tecrübeli arkadaşlardan aldığımız tüyolarla karton kutulardan kestiğimiz parçalara güzergâhımızdaki bazı ana şehirleri yazdık. Havaalanına giden belediye otobüsüne binip şehrin dışına çıktık. Biraz yürüyünce anayola vardık. Kısa sürede bir araba durdu. 30-40 km gidecek olsa da bindik. Uygurların yaşadığı Sincan bölgesinde olduğumuzdan dil olarak az da olsa anlaşabiliyoruz.

Otobana paralel giden ek bir yol var bütün bölge boyunca. İşte bu yol bizi zorlayacaktı çünkü o yolda araç sayısı az ve köyden köye gidiyorlar. Yani her bir araçla çok kısa mesafe kat edebiliyoruz. İlk arabanın bizi bıraktığı yerde çitlerden atlayıp otobana geçip orada devam ettik otostopa. Çok beklemeden duran arabayla 200 km yaptık ama sonunda otobandan çıkıp da bir köyde durunca otobana geri yürümek zorunda kaldık. Sıradaki aracımız olan meyve-sebze kamyonetiyle 250 km yaparak Aksu şehrinin girişine vardık. Araç bizi burada bıraktı ama biz anayola yürüyene kadar geri gelip tekrar aldılar ve 30 km daha götürüp şehir çıkışına bıraktılar ki şehirden çıkan araçlarla olasılığımızı arttıralım. Canlarım benim…

Karşımıza minibüsleriyle seyahat eden bir aile çıktı. Yayıla yayıla 200 km yaptık. Kendi köylerine gidiyorlardı ve hava kararmıştı. Yolculuk esnasındaki sıcak sohbet dolayısıyla gece için bizi evlerine davet edeceklerini düşünmüştük ama maalesef öyle olmadı. Anayoldan çıkıp köylerine dönüp bizi bir benzin istasyonunda bıraktılar. Gün boyunca güzelce yaklaşık 690 km ilerlemiş ama gün sonunda çuvallamıştık. Yanımızda çadır ya da tulum yoktu çünkü eşyaları trenle yollarken planımız otobüsle Chengdu’ya gitmekti. Benim matım vardı kutuya sığdıramadığımız için yanımıza aldığımız. Benzin istasyonuna sorduk bizi ağırlayabilecekler mi diye. Elektrik odası gibi bir yer gösterdiler ve yemeklerine davet ettiler. Her şey süper ilerliyor derken, orada çalışan kızlardan biri arkadaşlarını çağırdı mekânındaki turistleri göstermek için. Gelenlerden biri genç bir polisti. Uygur bölgesi, Çin’in geri kalanı gibi kafana göre gezebileceğin bir yer değil! Hükümet elinden geldiğince turistlerle Uygurların iletişimini kesmeye çalışıyor. Mesela turistler sadece kayıtlı otellerde kalabiliyor. Öyle her kafana esen otelde kalamazsın. Ee durum böyle olduğundan  polis görünce geriliyoruz. Biraz muhabbetten sonra genç polis gayet iyi niyetle bizi ‘bir yerdeki yatağa’ götürmek istedi. O yerin ne olduğunu anlayamadık. ‘Gerek yok’ desek de bütün çabamıza rağmen 5 dakika sonra bir polis arabasındaydık! Geldiğimiz yeri görünce ürperdik, burası bir polis istasyonuydu!

Varır varmaz bizi nöbetçi odasına götürüp yatağı gösterdi ve çıktı. ‘Vay be telaşa gerek yokmuş’ derken patronuyla birlikte çıkageldi. Bu adam da Çinliydi. Yemek getirtti odaya bizim için. Ama burada kalmamızın uygunluğu konusunda endişeleri vardı ve İngilizce konuşan birini getirtti! Bu kadın 10 yıl öncesine kadar İngilizce öğretmeniymiş ama evlenince bırakmış ve şu an sıfıra yakın bir İngilizcesi var. Türkçe-Uygurca daha iyi anlaştık yani öyle deyim. Gece 12’ye kadar boşuna beklemişiz gelmesini. Sonuç olarak bize söylenen; bu kasabanın liderinin (!), kasabayı bize daha güzel tanıtmak istemesi sebebiyle bizi otele yerleştireceğiydi. Artık yorgunduk ve olaylar kontrolümüzden çıkmıştı. Paramız olmadığını defalarca vurgulayarak ‘ücretsiz kalacaksınız’ cevabını almıştık ve sonunda bizi son model bir minibüse bindirdiler. ‘Bu da otostop sayılır mı?’ diye aramızda şakalaşa şakalaşa ilerledik.  Kasabadan biraz daha ilerideki Xin He şehrinde 5 yıldızlı bir otelin kapısına getirdiler. İçerden çıkan kadınların kıyafetinden yıldızların ayık kafayla verilmediği anlaşılıyordu. Burada da bu şehrin polisini bekleyip gece 2’yi ettik. Sonunda nazik kasabalı polisler bizi agresif şehirli polislere devrettiler. Vahşi şehirli polis, ilk önce çantalarımızı açtırdı sonra çantalarımızı gece lobide bırakmamızı emretti. Suratımızdaki ‘yok artık’ ifadesini görünce geri adım attı ama bu sefer de pasaportlarımızı sabah geri vermek üzere alıp resepsiyona verdi. O şaşalı otele değil de hemen yanındaki otelimsi yere yerleştirdiler bizi. Olanların üzerine düşünecek takatımız kalmamıştı ama yinede kameradaki fotoğrafları boşalttık. Sonra da vurduk kafaları yattık. Ama macera bitmemişti.

Sabah sözleştiğimiz gibi resepsiyona gidip pasaportlarımızı istedik. Odanın parasını ödeyince vereceklerini duyunca ağzımız açık kaldı. Nasıl yani? En 30 kere ücretsiz olacağı söylenmişti. O sırada Uygur kadın polisle, Çinli erkek polis geldi. Uygur kadın polis, Türk olduğumu duyunca sevindi ve muhabbete başladı ama olayın detaylarını öğrenince ilk çirkefleşen de o oldu. Laf atışmaları, konsolosluğu arama girişimleri ve yoğun bir gerginlikle birlikte haddi ve izni olmadan çantalarımızı açıp para aramaya başladı. Artık o noktada verdik istenilen 85 yuanı. Allah’tan da belalarını sesli bir şekilde diledim. Bunu anlayınca kızardı bozardı ama geri adım atmadı. Burada bir kez daha Allah’tan belasını diliyorum. Parayı verir vermez polisler bastı gitti. Olay paramız olması ya da olmaması değil; biz bir şekilde başımızı sokacak bir yer bulmuş olmamıza ve paramız olmadığını söylememize rağmen bizi zorla ve yalan söyleyerek otele yerleştirdiler.  Üzerine bir de biz yalan söylüyormuşuz gibi hayvanca davrandılar. Çin’e gelirken o kadar çok kişi uyarmıştı ki bizi; ‘Çinliler hiçbir şeye hayır demez, kafa sallayıp, gülümserler sırf yüzlerini kaybetmemek için’ . ‘Yüz kaybetmek nedir ya?’ deyip çok umursamamıştık ama bizim de başımıza gelen bu; akşam ‘he he’ deyip, sabah 90’dan gol attılar pislikler. Çin’e hoş geldik!

Otelden çıkıp şehrin dışına yürüyüp bir araç bulduk. Tüm gün bir kaç araç değiştirerek Kucha’dan Turpan’a kadar 730 km yol geldik. Son araçla epey yol kat ettik ve kalacağımız hostelin önüne kadar bıraktılar. ‘Ne kadar iyiler’ diye düşünürken son anda para istedi şoför. Zaten sabahtan sinirlerimiz tepemizde, bir sen eksiktin! Ama iplemediğimizi görünce ısrar etmedi. Şansını denedi aklınca…
Turfan’da White Camel Youth Hostel’de kaldık. Zaten çok da bir opsiyon yok. Burada da şöyle bir durum var; 2 kişilik odalar dolu, yurtlar kız-erkek ayrı. Normalde bu tarz gençlik hostellerinde böyle bir ayrım yapılmaz. Kaşgar’da böyle bir ayrım yoktu mesela. Ama Çin’in genelinde ayrım olduğunu sonradan öğrenecektik. Biz de girişteki divanda, herkesin ortasında kişi başı 30 yuan verip uyuduk.

Ertesi gün dinlenmeye karar verdik çünkü çok stresli ve yorucu 2 günü geride bırakmıştık. Turfan -155 m ile dünyanın en derin 2. kara noktası… En derini İsrail’deymiş. Burada yılda 2-3 kere meyve-sebze alınabiliyormuş. Hatta bizdeki ‘turfanda’ kelimesi buradan geliyormuş! Çin’deki en uzun minare buradaymış. İçine girmeye gerek yoktu, dışarıdan görülecek kadar uzundu. Sanırım şehir gezmekten yorulmuşuz, biz bisiklet üstünde daha iyiyiz…

Ertesi gün, belediye otobüsüyle şehir dışına çıktık. Elimizi bile kaldırmadan bir araç durdu ve bizi yol üstündeki ‘Flamming mountains’ a kadar götürdü. Gökkuşağı dağı… Renkli toprakları sayesinde birçok turist çekiyor ama Tacikistan ve Kırgızistan’ın harika doğasından geçip geldiğimiz için fotoğrafını çekme gereği bile duymadık! Ardından birkaç araba değiştirerek devam ettik. Amacımız Dunhuang’daki Mogao mağaralarına ulaşmaktı. Duran araçlardan biri çok yavaş bir kamyonet olunca epey vakit kaybettik. En son araç ise üzüm kasalarıyla dolu başka bir kamyonetti. Arka koltukta, yarım kişilik yerde, uyuşan bacaklarımı açmak için 5 dakikada bir pozisyon değiştire değiştire 330 km yol gittim. Ama üzümler şahaneydi…

Dunhuang sapağına vardığımızda hava kararmıştı. Işıkların çalışmadığı, karanlık bir noktada üzüm kamyonetinden indik. Normalde burada direk Dunhuang’a giden kocaman bir yol olması gerekiyordu. En azından harita öyle gösteriyordu. Epey yürüdükten sonra otoban çıkış gişelerine geldik. Birkaç polis görünce kalacak yer sormaya bile yeltenmedik. Yürüyüp devam ettik. Kimse ‘Otobana nasıl yürüyerek girebildin?’ demedi. Haritada olan yol aslında yapım aşamasındaydı ve bu sebeple kimsenin geçmediği bir garip yerde gecenin bir köründe kaldık dımdızlak.

Heyecanı burada kursakta bırakıp sıradaki yazıya saklıyorum.

error: Content is protected !