Deve örümceği ile raks

Mary’nin hemen dışındaki bahçeye kurduğumuz çadırımızı toplayıp, yolumuz üzerindeki tek gezip görülmesi gereken yer olan Merv’in yol ayrımına vardık. Aslında tura başlamadan önce kararımızı vermiştik. O çölü,  sıcaklık ne olursa olsun 5 günde 500 km pedallayarak geçecektik. Ama 15 aylık yolcuğun ardından ne kadar da çiğmişiz diyoruz şimdi. Bu yola neden çıktım ben? O çölü hiç bir şey tatmadan, görmeden geçsem ne olacak ki? Ha olsaydı bir 30 günlük vizemiz, çölü de geçerdim, girdiğim ülkenin güzelliklerini de görürdüm, insanıyla tanışıp kültürünü de öğrenirdim. Olanaklar kısıtlıysa ve her şeye aynı anda el vermiyorsa bu yola neden çıktığına dönüp bakmak lazım. Hayata dokunmaya değil mi? Biz anayoldan Merv’e ayrılan yolda en az 1 saat karar vermeye çalıştık. Yemişim çölü otostop çekmeden geçmeye, ben geldiğim yere sadece bakmaya değil orayı görmeye, özümsemeye geliyorum. Zaman kısıdından dolayı otostop çekmek zorunda kalma ihtimalini bilerek döndük anayoldan Merv sapağına.

Horasan’ın Kabesi Merv… İpek Yolu’nun Karakum Çölü’ndeki inci tanesi… Taş devrinden beri yerleşim yeri olarak kullanılan Merv, o kadar savaştan sonra yine iyi kalabilmiş ayakta. 1040 Dandanakan Savaşı’nı detaylarıyla olmasa da herkes tarihten hatırlar sanırım. Bu savaş, Selçukluların merkezi Merv’i yok etmeye gelen Gaznelilerin yenilmesiyle Büyük Selçuklu Devleti’nin kurulmasını sağlayan savaştır. İran’a girdiğimizden beri tarih sayfalarını açıp, tek tek her bir satırın üstünde yürüyorum. İran ve Türkmenistan’da satırlar arasında kayboldum. Özbekistan’da yolu tekrar bulup çıkarım sanırım.

Zamanına göre çok büyük olan şehrin kalıntılarını yürüyerek gezmek birkaç gününü alabilir. Harabelerin girişinde tek hörgüçlü develerden başka hiçbir canlı olmadığı için bilet falan almadan girdik içeri. Fakat Sultan Sencer’in türbesine girmek için kişi başı 4$ ödemek zorunda kaldık. Buraya girmezsen daha da hiçbir yere ödeme yapmıyorsun. Boşuna ödedik gibi bir his uyansa da içimizde, bekçi amcalar buz gibi soğuk su vererek bizi hemencecik mutlu ettiler.

Gez gez bitmeyen Merv’de öğle sıcağı başlamıştı ve gölgesinde dinlenebileceğimiz tek bir ağaç bile yoktu. Tam o sırada gökyüzünde dalgalanan bir Türk bayrağı gördüm. Tamam çöldeyiz de serap görecek kadar da ümitsiz değiliz yani. Sonra Nico’nun ‘Türk bayrağı’ diye bağırdığını duyunca emin oldum serap olmadığından! Şantiye kulübesinin kapısını tıklattık ve içeriden bir ses ‘Gel’ dedi. Ay o ‘gel’ diyen dillerini yerim ben ya… Nasıl özlemişim Türkçe konuşmayı… İçeride ikisi de mimar olan Ümmühan Hanım ve Mustafa Bey ile tanıştık. TİKA, Hz. Muhammed’in sahabelerinden birinin gömülü olduğu bu mezarlığı restore etme işine girişmiş ve 9 aylık bir proje imzalamışlar.

Öğle yemeğine denk gelince bizimle paylaştılar yemeklerini. Türkiye’de bir süre çalışmış bir Türkmen kadın yapıyormuş yemeklerini ve haliyle bizim mutfağa hakim; yoğurt çorbası, biber dolması, çoban salata ve karpuz… Of of… Bu kadarını hayal bile edemezdim.

 

Bizi akşam kalmaya davet ettiler ama maalesef pedallayacak çok yolumuz vardı. Teşekkürümüzü edip yola çıktık. Merv’i tamamen gezdikten sonra anayola bağlanmadan önce su tedarik edelim dedik ve bu sırada karpuz satan gençler bizi karpuz yemeye davet ettiler. Bu sıcakta kaçmaz!

DCIM100GOPRO

 

Merv’i gezmemize rağmen 86 km yapmıştık ama çoğu Merv içinde tabi…

Türkmenistan’ın daha derinlerine girdikçe daha da çölleşiyor etraf. Çadırı, bir kum tepesinin ardına kurduk. Yemeği yaparken birden fitifiti diye ses çıkararak giden devasa bir şey gördüm. Görmemle zıplamam bir oldu. Ben zıplayınca o da zıpladı. Neymiş diye ona doğru yürüdüm, o da geri geri yürüdü. ‘Neyse hayvana dirlik vereyim’ diye ben geri geri yürüdüm, bu sefer de o bana doğru yürüdü. Muhteşem bir tango ikilisi olurduk yani. Sarardı beni o uzun kollarıyla sımsıkı…

Bu arkadaş yemek boyunca dirlik vermedi, biz de çadırın içine girdik ama bütün gece fitifiti dolandı durdu. Kendisiyle daha sonra çok karşılaşacaktık ve ne olduğunu başka bir bisikletçi arkadaştan öğrendim; deve ya da çöl örümceği (camel spider) olarak bilinen etçil bir arkadaş kendisi. İnternetten ısırıklarının resimlerini görünce ‘ucuz atlatmışız’ dedik.

Türkmenistan’a girmemizle bozduğum motor toparlayamadı kendini. İşin kötüsü, yeni sabaha Nico’nun bozuk motorunun sesleriyle uyandık ve benden daha feciydi. Kahvaltı yaparken o kadar kötü değildi ama çadırı toplayana kadar sıcaklık baya artmıştı ve sıcaklık arttıkça Nico da kötüleşti. Dün gece yatarken hala ‘otostop çekmeden sınıra ulaşabiliriz’ diyorduk ama Nico bu haldeyken imkânsızdı. Giderek daha da fenalaştı. Kum tepesinin ardından anayola kadar benim desteğimle yürüdü. Onu minik bir otun gölgesine bırakıp geri geldim eşyaları taşımaya. Ama her yer kum olduğu için yüklü bisikletleri tek başıma götüremiyordum. O yüzden önce bisikletleri, sonra çantaları taşıdım. 8 sefer falan yaptım. Ben bunları yaparken bir ara bir polis arabası durdu ve tek dediği ‘gidin buradan’ oldu. Şerefsiz herif, gidebilsek gideriz herhalde. Yardım bile teklif etmedi. Canım çıkmış bir şeklide otostop çekmeye başladım. Birçok Türk kamyonu geçtiği için Türk bayrağımı salladım. Biri durdu ve Türkmen kamyonlar dışında hiç kimsenin bizi alamayacağını çünkü yabancı kamyonların mühürle kapatıldığını söyledi. Eğer bisikletsiz olsaydık, öne oturabilirdik. Sonra buzlu su verip yoluna devam etti. Bu bile yeter çünkü bizdeki sular kaynar sıcaklıkta ve Nico’nun serinlemeye ihtiyacı var. Sonunda bir Türkmen kamyonu durdu ve arkadaki odunların üstüne koyduk bisikletleri. Nico yardım edebilecek durumda değildi hala. Ben odunlardan tutunup bisikletle birlikte yüksele yüksele, şoför Ferhat tepeden bisikletleri çeke çeke yerleştirdik her şeyi. Nico’yu şoförün uyuduğu arkadaki yatağa yatırdık ve düştük yola. Türkmenabat’a kadar beraber gittik. Yolda birkaç kez durduk Nico ihtiyaç gidersin diye. Yolda bir sürü polis kontrol noktası vardı. Normalde kamyonda yolcu taşımak yasak olduğu için Ferhat rüşvet vermek zorunda kaldı hepsine. Tek dediği ise ‘Bir bahane bulup o rüşveti alacaklardı, en azından şimdi sizin sayenizde hayır işlemiş oluyorum’. Sen olmasaydın o çölün ortasında ne yapardık acaba, kocaman yürekli şoför Ferhat?

DCIM100GOPRO

Pencereler açık olduğu için içerisi serindi ve Nico’ya iyi geldi. Ferhat, rehber kitaptan bulduğum Türkmenabat şehir merkezindeki ve onun da bildiği otele kamyonuyla yaklaşabildiği kadar yaklaştı ama bir yerden sonra kamyonun şehre girmesi yasaktı. Bıraktığı yerde vedalaşıp, teşekkürümüzü ettikten sonra bisikletleri hazırladık. Sonunda dinlenebildiği için Nico otele kadar sürebilecekti.

Otele vardığımızda seçici davranacak halimiz yoktu ve lavabosunda çöpler olan odaya kişi başı 11,5 $ verip yerleştik.  Dolar kabul ettikleri için mutluyduk çünkü yeterli manatımız yoktu. Nico tuvalet ile yatağı arasında mekik dokurken ben hemen pilav pişirdim. Çıktım cola aldım. Cola – pilav ikilisi ishale birebir. Tabi bunları yaparken ben de tuvaletle ilişkilerimi geliştiriyorum çünkü hala düzelmiş değilim ama Nico kadar da kötü değilim. Nico’ya ne olduğunu anlamadık zaten; ben hastalandıktan sonra suları filtremizle arıtıp içmeye başlamıştık. Yani Nico’nun hastalığının nedeni sadece benden bulaşma olabilir. Ayrı tabaklarımız yok, aynı tencereden yiyoruz.

Akşama doğru düzeldi biraz Nico. Temiz hava alması için yürüyüşe çıkınca otelimizin, başkanlık köşkünün karşısında olduğunu fark ettik. O minik sarayla bizim leş otel nasıl olup da aynı caddede olabiliyorsa artık… Başkan dün Türkmenabat’taymış. Bu şovu kaçırdığımıza sevindik çünkü o buradayken bu sokaktaki insanların evden çıkması yasak. Ayrıca tüm şehirdeki turistlerin otellerinden çıkması yasakmış.

Dolanırken bisikletli bir çocuğun fotoğrafını çekmek istedim. Çocuklarla oynarken içeriden anneanne çıkıp ‘Türk müsünüz’ diye sordu. Türkmenlerle anlaşmakta zorluk çekmedim ama bu bayan daha da akıcı konuşuyordu. Bizi içeri davet etti. Rana… 9 yıldır Türkiye’de yaşayan Rana orada evlenmiş. Türk kimliği alabilmesi için eski Türkmen pasaportunu yeniletmesi gerekiyormuş. Bunun için Türkmenistan’a gelmiş ve 1,5 yıl yurt dışına çıkma yasağı almış. Yıkılmış bir durumdaydı. Türkiye’yi çok özlüyor. Beni bulunca ağlamaktan konuşamadı garibim. Buradaki sistemden çok yakındı. Bu başkandan önce hiç adet değilken, şimdi otobüs bileti alırken bile rüşvet vermek zorundaymışsın. Rana’nın burada yaşadığı ev, kendi babasından kalma ve Türkiye’ye giderken kendi oğluna vermiş. Oğlu çalışmıyor çünkü işe girmesi için rüşvet olarak vermesi gereken 3000 $’ı denkleştirememişler. Diğer oğlu ise Ukrayna’da üniversitede okuyormuş. Bitirdiğinde diplomasını onaylatmak için Türkmenistan’a dönmesi ve 2 yıllık askerliğini yapması gerekiyormuş.

Şimdiye kadar gördüğümüz bütün Türkmen kadınları çok güzeldi. İnce, uzun, ipek gibi upuzun saçlı, hafif çekik gözlü, pürüzsüz tenli… Sanki bu tipteki bütün kadınları bir araya toplayıp üzerine de Türkmenistan sınırını çizmişler ve bir daha da çıkmalarına izin vermemişler çünkü ne İran’dan girişte ne de Özbekistan’a çıktığımızda bu özellikleri bir arada görebildik. Hele bir de o rengârenk yöresel kıyafetlerinin içinde daha da göz kamaştırıcılar. Rana da anneanne olmasına rağmen hala güzelliğinden bir şey kaybetmemişti.

Dış güzelliği gibi kalbi de çok güzeldi. Ablasının Türkiye’de çalışan kızının yolladığı parayla kıt kanaat geçinirken, elinde ne varsa bizimle paylaştı. Hüzünlü ama sevgi dolu bir akşam yaşatan Rana’yla Türkiye’ye döndüğümüzde buluşmak üzere sözleştik ve eşinin telefon numarasını aldık. 3 yıl sonra döndüğümüzde görüşmek üzere Rana…

D0441 (48)-FOW-Turkmenistan

 

error: Content is protected !