Eşeğini kaybeden bisikletçi; Şehri Sebz

Semerkant çıkışında bizi çılgın bir tırmanışın beklediğini bildiğimizden sabahın köründe çıktık yola. Kestirme olsun diye şehrin en dandik çıkışını seçtik. Yola girene kadar nasıl olacağını bilmek imkânsız. Girdik bir kere deyip devam ettik ve en sonunda tırmanış başladı. Özbekistan’da hiç alışık olmadığımız şeyler bekliyordu bizi; mesela ağaç vardı, dere vardı, en önemlisi de mükemmel bir esinti vardı. Bir tırmanışı daha güzel kılan bir şey yok bence. Hele bir de çölden yeni çıkıyorsanız…

Tırmanışın ortalarında köy marketinden soğuk bir şeyler almak için durduğumuzda ot yüklü eşekler geçti yanımızdan. Aaa fotoğraf çekmeliyim diye telaş yaparken eşeklerin ne tarafa doğru gittiğine hiç dikkat etmedim. Arkamdan patır kütür sesler geldiğinde ilk anda bakmaya cesaret edemedim. Nico’nun bisikletine çarpmıştı eşek, devirmişti ve hiçbir şey olmamışçasına yoluna deva ediyordu. Hadi bu eşek, anlarım da sahibi de eşekten farkı olmadan yoluna devam etti ve gitti. İnsan gelir, bisikleti kaldırmaya çalışır. Ruhsuz herif… Hasar tespiti; bir kırık bisiklet dayanağı! Ben çok kırdım bisiklet dayanağımı ama Nico ilk kez kırıyordu ve işin kötüsü, dayanak olmadan Nico’nun bisiklete binmesi çok zor. Akrobasi ile binebiliyor. O sebeple benim güzelim, canımın içi bisiklet dayanağımı Nico’ya vermem gerekecek ve her durduğumuzda dayanacak yer arama derdiyle bu bi’ çare ilgilenecek… Vah bana, vaylar bana….

Geçit sonrası bir çayhanede öğle molamızı verdik. Dün sabah hostelden ayrılan Charlotte ve Eric geceyi burada geçirmişler. Bu çayhane konumu gereği biraz pahalı olduğundan sadece bir kola alıp birkaç saat oturduk. Gölgede çardak keyfi… Uzun zamandır ilk kez üşüdük. Üşüdüğüme seviniyorum, değişik bir zevk…

Moladan sonra saldık aşağı… Ama cidden çok tehlikeli bir yoldu çünkü bir süre mükemmel, sonra aniden çat diye kötüleşiyor. Sonra tekrar harika bir yol. Düzgün kısımda kendini tutamayıp hız yapıyor insan, ama sonra aniden çıkan delikte ne yapacağını şaşırıyor. Hep kötü olmasını tercih ederim çünkü pür dikkat yola odaklanıyorsun. Nico genelde daha temkinli böyle yollarda. Ben önde yardırmış giderken bana dikkatli olmamı söylemek için yetişmeye çalışmış garibim ve tam o sırada bir çukura girmiş. Düşmemiş ama ayağı pedaldan kayınca topuğu pedala çarpmış. Artık nasıl bir damarsa bütün kanı boşalttı dışarı… Poffff şakır şakır… Bugün şanslı değiliz… Ama dur! Daha gün bitmedi…

Yokuş bitince öyle her turist rotasında olmayan ama UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne dâhil olan bir şehre vardık; Şehri Sebz. ‘Yeşilin şehri’, Timur’un doğduğu şehir… Buradaki sarayın adı Aksaray ama saraydan geriye sadece 2 giriş kalmış. Bu girişlerde önceden kemerle birleşen kuleler, artık kemerlerden eser kalmamış olsa bile 33 metrelik heybetleriyle yıkılmış sarayı gözünde canlandırmanı sağlıyorlar. Tek başlarına bu şehrin kudretini koruyorlar.  Buhara ve Semerkant’tan ziyade buraya daha bir kanımız kaynadı. Plansız gelerek bulmamıza sevindiğimiz için mi yoksa ortalıkta hiç turist olmadığından şehri daha rahat yaşayabildiğimiz için mi bilinmez ama ‘hey gidi’ ile anacağımız birkaç şehirden birisi olacak mazimizde…

Sarayın içinde yer alan ve 1400’lerden kalan camiye bu geceyi burada geçirebilir miyiz diye sorduğumuzda imam ‘evet’ diyemese de yan sokaktaki evin beyine sorarak orada kalmamızı sağlıyor. Bisikletler, bizi takip eden ahalinin yardımıyla avluya yerleştirildikten sonra çay servisi ile birlikte bütün akrabaların ziyareti başlıyor. Akrabalar evlerine çekilince yemek servisi başlıyor. Eee şimdi kendini eski zamanlarda çok uzaklardan atıyla o saraya gelmiş bir saray mensubu olarak hissetmez misin arkadaş? Hissedersin…

Allah sevindirmek istediği kuluna önce eşeğini kaybettirir, sonra buldururmuş. Sevgili kullarız sanırım. Gün içerisinde can sıkıcı olaylar yakamızı bırakmamış olsa de günü gülümsemelerle bitiriyoruz. Kırık bisiklet dayanağı, fışkıran topuk… Ardından Şehr-i Sebz’in harika insanları… El üstünde tutulduğumuz, bir isteğimizin ikiletilmediği sıcacık bir çatı altında bir o kadar sıcak kalpli insanların arasında huzurla kapadık gözlerimizi stresli güne…

D0453 (104)-FOW-Uzbekistan

Sabah biraz aylaklık edip 6’da kalktık ve ev halkıyla vedalaşıp düştük yollara. Normalde Semerkant’tan sonra direk Tacikistan’a girilebilecek bir sınır kapısı var ama maalesef sadece o ülke vatandaşlarına açık. O sebeple çılgınca güneye, Baysun’a doğru inip sonra tekrar kuzeye Duşanbe’ye doğru çıkmamız gerekiyor. Yolun bugünkü kısmı gerçekten sıkıcıydı. Çölde hiçbir şey görmeden, kimseyle karşılaşmadan 65 km yapıp öğle molası verdik. Yorgunluğun üstüne uyumaya çalışırken, gelip seni uyandırıp bisikletin ne kadar olduğunu soran insanlarla karşılaşınca gözlerini kapatıp bir önceki akşam karşılaştığın güzel insanların yanına ışınlanmayı hayal etmekten başka bir şey yapamıyorsun. Molamızın ardından kısa bir süre sonra yanımızda yavaşlayan bir arabanın arka kapısı açıldı ve arka koltukta oturanlar dışarıya alnından vurulmuş bir hayvan uzattılar. Köpek sandığım zavallı hayvan şişmişti… Ben afallamış bir şekilde bakarken adamlar ‘wolf wolf’ (kurt) diye bağırıp kahkahalar eşliğinde uzaklaştılar. Öldürdünüz madem ölüsüne saygı duyun şerefsizler…

Sıcaklar ve çekici olmayan yol sebebiyle günü 85 km’de Guzar’da sonlandırdık. Ama dünkü gibi oldu. Gün içerisinde ilk önce ipod’un şarj kablosunu kaybettik. Nico mola verdiğimiz yere kadar geri döndü ama bulamadı. Haliyle hüzünle yola devam ettik. Birkaç kilometre sonra kablonun benim arka tekerime kaçak otostopçu olarak yerleştiğini fark ettik.

Sonrasında akşam için bir çayhanenin divanında uyumak için izin istedik. Adamların cevabındaki rahatlığı sonradan anlayacaktık. Meğer Anselm ve Thorsten dün gece burada yatmış. Adamlar bisikletçiler konusunda tecrübeli. ‘Evet’ cevabının ardından arka taraftaki yüzme havuzunu gösterdi. Çok şanslıyız biz ya… Öyle böyle değil…

(Devamı Özbekistan: Bölüm 5‘te)

D0454 (16)-FOW-Uzbekistan

 

error: Content is protected !