Gökben'in kene ile imtihanı

Sıradaki durağımız olan Hallein’de, tuz madeni Salz Welten’i ziyaret ettik. İlk önce tuz, su, çamurdan korunmamız için beyaz bir tulum dağıttılar. Sonra madencileri madene uğurladıkları söz olan ‘Glück auf!’ yani ‘iyi şanslar, eve sağlam dön’ ile bizi toplam 15 km uzunluğundaki tünellere eşeğe biner gibi bindiğimiz minik bir trenle yolladılar. Bu araçla 600 m ilerleyip, sonrasında 27 m ve 42 m uzunluğundaki 2 tahta kaydıraktan kayarak, gün ışığından 1100 metre derinlikteki tuz gölünden botla geçtik. Madenin 2/3’si Almanya sınırında olduğu için bir ara Almanya’ya girdik çıktık 🙂 Derinlere indikçe kendimi Jules Verne’ün “Dünyanın merkezine seyahat” kitabını yaşıyormuş gibi hissettim. Burası dünyada halka açık en eski tuz madeni. MÖ 400’de açılmış. 1500’lü yıllarda tuz, ‘beyaz altın’ olarak tanımlanıyormuş. Hatta Salzburg’da çıkan ve her şeyi yok eden büyük yangın sonrasında yapılan bütün saraylar, tuzdan kazanılan parayla inşa edilmiş. 1500-1600 yıllarında yüzyıllar önce yaşamış 2 maden işçisinin cesedi bulunmuş. Kahverengiye dönen deri dışında tuz, kıyafetler de dâhil olmak üzere her şeyi çok iyi korumuş. Dağdan çıkarılan tuzlu su, tahta borularla şehre indirilerek dev kazanlarda kaynatılıyormuş ve bu sayede tuz elde ediliyormuş. Madencilerin koruyucusu olduğuna inanılan Azize Barbara, 29 yıllık ömrünün son 3 yılını, uğruna savaş verdiği madenciler için hapiste geçirmiş ve orada vefat etmiş. Madenciler ise koruyucularını 29 düğmeli ceket giyerek ve son 3 tanesini açık bırakarak her gün anıyorlar.

Hallein sonrasında durağımız Salzburg’du. Tuz madeninden gelen parayla saraylara boğulmuş, aynı zamanda Mozart’ın doğup büyüdüğü bu şehirdeki ilk durağımız Stiegl bira yapım hanesi🙂 Giriş bileti alana 3 tane farklı tatlarda 200ml’lik bira ikram ediyorlar. Bilet parasını çıkardık yani, sıkıntı yok🙂 Ardından da Couchsurfing aracılığıyla tanıştığımız, bizi Salburg’da evinde ağırlayacak olan Clemens ile Augustiner bira yapımhanesine gittik. Sistemine bayıldım; bardak rafından istediğin büyüklükteki bardağı seçiyorsun, çeşmede çalkaladıktan sonra fıçıcı amcadan biranı alıyorsun. Masaların yanındaki duvarlarda bazı levhalar asılı. Belirlenen tarihlerde buluşan gruplar, bir levhaya her hafta ya da ay buluştukları günü ve saati yazarak istedikleri masanın yanına asıyorlar. Bu şekilde o tarihte o saat için rezervasyonlarını yaptırmış oluyorlar.

Her köşe başında çalan Mozart eserleriyle, kendinizi birden yıllar öncesinde yaşarken buluyorsunuz bu eski ve yaşlı şehirde. Bütün saraylarını gezmek için uzun zaman ayrılması gereken bu şehrin bize en ilginç gelen sarayı olan Hellbrunn’u seçip oraya gitmeye karar verdik. Rehber eşliğinde gezmesi zorunlu olan saray, ziyaretçilerini şaşırtan ve ıslatan hileli çeşmelerle dolu; gezmek kolay olmadı; çıktığımızda sırılsıklamdık:)

 

D0100 (21)-81

Salzburg’dan sonraki durağımız, doğal güzelliğiyle 1997 yılında UNESCO Dünya Mirası listesine girmiş Hallstatt idi. Hallstatt’a yaklaştıkça kamp yapabilecek yer bulma olasılığının azaldığını fark ediyorduk. Çünkü Hallstatt, göle dalıyormuş gibi görünen dağların arasında minik bir kasaba ve kenarındaki gölün çevresi çok da serbest kamp yapmaya müsait değil. Biz etrafa bakınırken arkamızdan bisikleti ve köpeğiyle gezmeye çıkmış bir amca imdadımıza yetişti. Sürekli gittiği restorantta bize ısmarladığı kahve eşliğinde yaptığımız yolculuktan, onun gençliğinde yaptığı benzer yolculuklardan bahsettik. Bu çılgın tatlı amcayla ettiğimiz sohbet sonrasında bizim için restoranttan bahçesine çadırımızı kurabilmemiz için izin istedi ve böylece 100 günlük turumuzun en güzel kamp alanı olarak seçtiğimiz Hallstatt ve önündeki göl manzaralı mekanımıza kurulduk🙂

Hallstatt, geçimini yüzyıllarca tuz madenlerinden sağlamış, şimdi ise çoğunlukla Çinli turistlerden sağlayan minik bir kasaba. Hallstatt, dağlar ile göl arasına sıkışmış minik bir alanda kurulu olduğu için mezarlığa yer ayıramamışlar. Bu sebeple ölenlerin kemikleri 10 yıl gömülü kaldıktan sonra çıkarılıyormuş. Kafatası ve en uzun kemik ayrılıp geri kalanlar bir kutuya konuyormuş. Bu iki kemik birkaç hafta güneş ışığı ve ay altında bırakılıp beyazlaştırılıyormuş ve sonra da üzerine isim ve ölüm tarihi yazılarak ‘Beinhaus’ denen yerde saklanıyormuş. Beinhaus’a en son 1995’te kemik konmuş. Artık sadece isteyen olursa buraya konuluyormuş. Beinhaus’tan sonra Hallstatt’ın tepesine inşa edilen ve tüm manzaraya hâkim balkon sayesinde Hallstatt’a kuş bakışı baktık. Gerçekten de Avusturya’daki en vurucu noktalarımızdan biri oldu Hallstatt! Minik bir ayrıntı; Çinliler burayı o kadar çok sevmişler ki tıpatıp aynısından Çin’e inşa etmişler. Hatta buranın belediye başkanı ve bazı ileri gelenleri, Çin’deki açılışa gitmiş.

Hallstatt gezimizin ardından gölünde yüzmeden, kenarında uyuklayıp dinlenmemek olmazdı. Yaptık tabii ki atlamadık🙂 Ama keşke ben kıyıda uyuklarken o sevgili, minik, kırmızı renkli kene beni ısırmasaymış:/ Akşam kampta otururken sırtımda kaşınan yere elimi attığımda normalde orada olmayan bir çıkıntı geldi elime. ‘Aaa ben çıktı galiba’ diye düşünüp baktığımda, kafasını gömmüş poposunu sallayan kene arkadaşla karşılaştık. Tabii telaş kıyamet… Ölecek miydim? Dım dım dım… Nico hemen ‘Cevat Kelle’ çantasından kene çıkarıcısını çıkarıp imdadıma yetişti ve bir kaç hamlede koca popolu yaratığı çıkardı derimden. Attık boş şişemize…Hatıra diye torunlara göstereceğim🙂 Sonrasını merak edenlere; aşımız var, sıkıntı yok, yola devam🙂

D0103 (89)-2

Augustinian Manastır’ı birçok turistin listesinde yer almayan bir nokta. Bizim de yolumuzun üstünde değildi aslında. Rehber kitabımızda burada Türklerle dalga geçen resimler olduğu yazıyordu. “Kimmiş o dalga geçen” demeye gittik:) Uzun süre Osmanlı kuşatması altında kalan bölge, Osmanlılardan o kadar bunalmış ki, kurtulduklarında ilk iş kendilerini zevke sefaya vermişler. Bu zevk ve sefa sahnelerini de resmetmişler ve resimlerin aralarına Osmanlı mahkûmlarını serpiştirmeyi de ihmal etmemişler. Osmanlı kuşatmasını defeden prensin yatağı ise bu manastırın en görülmeye değer parçalarından biri ve bu yatakta bile Türk mahkûmlarının heykellerini kullanmışlar.

 

D0106 (44)-110

Avusturya’daki son durağımız, 2. Dünya Savaşı’nda toplama kampı olarak kullanılan Mauthausen’di. Burası 1938’de Avusturya’nın Alman güçlerine katılmasından 5 ay sonra mahkûmlarla dolmaya başlamış. Mauthausen’da hâlihazırda taş ocağı bulunması, buranın kamp yeri olarak seçilmesinin nedeniymiş. Mahkûmlar ilk geldiklerinde bomboş bir tepeyle karşılaşmışlar ve taş ocağında çalışarak kendi hapishanelerini inşa etmişler. Yakalanan mahkûmlar ilk önce Mauthausen’e getirilip, buradan iş gücü ihtiyacına göre uydu kamplara dağıtılıyorlarmış. Birçok uydu kampın bağlı olduğu Mauthausen zamanla, uydu kamplarda çalışamayacak kadar güçsüz düşen mahkûmların ölmesi için geri gönderilen bir kampa dönüşmüş.

Son durağımız Mauthausen’den sonra Viyana’yı ziyaret etmek için geri döneceğimiz Avusturya’yla bir süreliğine vedalaşıp Çek Cumhuriyeti’ne geçtik.