İpek Yolu'na giriş

Her ülkede olduğu gibi Ermenistan’a girişte de çeşitli çekincelerimiz vardı. Bu sefer ki endişemiz, Türk vatandaşlarına karşı bakış açılarıydı. Daha önce Ermenistan’a kuzeydeki diğer sınır kapısından girip Erivan’a kadar pedallayan bisikletçi abi Hakan Kayaşlıgil’den aldığım bilgiye göre ilk başta vize vermek istememişler. Daha sonra anneannesinin Ermeni olduğu hikâyesini uydurmuş ve vizeyi almayı başarmıştı. Bu yöntem benim de aklıma yattı ve aklımda hikâyeler uydurmaya başladım. Şirin kız saç örgülerimi önüme alıp gittim kapıya. Klasik vize sorularının olduğu bir form verip doldurmamı istediler. Doldurup verdiğimde ‘kalınacak adres’ kısmına sadece ‘hotel’ yazdığımı ve daha detaylı bir adres olması gerektiğini söylediler. ‘Bisikletle seyahat ediyoruz. Ne zaman nerede kalacağımız belli olmuyor. O yüzden otel ayarlamadık’ deyince;  ‘Bisiklet turu yapıyorum’ yaz dediler. Onun dışında da başka bir soru sormadılar. 21 günlük vize için 3000 dram yani yaklaşık 20 TL ödeyip girdim içeri. Kendi ülkemden çıkarken bile her seferinde 15 TL ödemek zorunda olduğumu varsayarsak, gayet ucuz bir vize ücreti bence. Nico’ya Fransız vatandaşı olduğu için vize yok; damgası basılınca 6 ay kalabiliyor Ermenistan’da.

Yol boyunca tüm ülkelerde en çok karşılaştığımız soru nereli olduğumuz. Ermenistan’da 2 dakikalığına muhabbet ettiğimiz insanların bu sorularına cevabı Nico’ya bırakmaya ve daha uzun sohbet edeceğimiz kişilere Türk olduğumu söylemeye karar verdim. Yani ne nereli olduğumu söylüyorum, ne de yalan söylüyorum 🙂 Çünkü 1915’te yaşananların 100. yılını andıkları gün olan 24 Nisan’dan 1 gün sonra (tesadüfen) ülkelerine girdiğim için taze olan bir nefreti püskürtecekleri bir araç olmak istemiyordum hem de Türkler hakkında ne düşündüklerini tarafsız dinlemek istiyordum.

Sadakhlo sınırını geçer geçmez ‘Ermenistan İpek Yolu’na Hoş geldiniz!’ tabelasıyla karşılaştık. Bu tabelalarla bütün Ermenistan yolculuğumuz boyunca karşılaşacaktık.

İlk günümüzde sınırdan girişimiz akşamı bulduğu için 4 km sonra terk edilmiş gibi duran bir elektrik santralinin bahçesine kamp attık. Turumuz için lüks sayılan bir masa bile var. Bağdaş kuramayan Nico için bir cennet bu kamp yeri:) Nico dışarda bisikletlerle ilgilenirken ben de çadırda oyalanıyordum. Birden Nico’nun biriyle konuşmaya başladığını duydum. Sonra Nico gelip bir eve davet edildiğini söyledi. Çadırda kalmayı tercih ettim, sanırım ilk Ermeni ile karşılaşmaya hazır değildim, korktum belki de, bilemiyorum şimdi. Saçma biliyorum. Aman ne bileyim belki de tembeldim sadece ama bahane arıyordum 🙂 Yarım saat sonra geri geldiğinde peltek peltek konuşuyordu:) Gürcistan’ın çaçasından kaçmış olsak da, eski Sovyet’in sınırları dâhilindeki ülkelerde votka davetlerine alışmaya başlamalıyız! Nico’yu davet eden amcanın bana bir buket çiçek göndermesinin çok yaygın bir görgü kuralı olduğunu daha sonra her köşe başında gördüğüm çiçekçilerden anlayacağım. (Rakım: 450 m)

Ertesi gün 2 hafta önce -6 derecede pedalladığımız Türkiye dağlarıyla aynı paralelde olan vadide güneşli bir günde pedallıyorduk. Havanın bu kadar değişmiş olmasına anlam veremesek de durumun keyfini çıkardık. 450 metredeki kamp alanımızdan itibaren tırmanış başladı. 725 metredeki vadi tabanındaki minik inişli çıkışlı yolda giderken birden 1025 m yükseklikteki UNESCO dünya mirası listesindeki Sanahin Manastırı‘na çıkasımız geldi. Tam olarak böyle oldu çünkü Alaverdi‘de öğle yemeği için durduğumuzda okuduğumuz rehber kitapta pek bir güzel anlatıyordu manastırı. Alaverdi bir maden kasabası ve aslında vadi tabanından manastır çevresindeki kasabaya madencileri taşıyan bir teleferik var. Ama bisikletleri bırakmak istemediğimiz için, turistler için olmayan bir servis olduğu ve dil dökecek halimiz olmadığı için, kırık dökük eski bir sistem olduğu için ve bütçemizde buna ayıracak yer olmadığı için ‘pedallara kuvvet’ deyip 5 km’de 300 m tırmanarak vardık manastıra. Manastırın kendinden çok, vadinin manzarası güzeldi bence. Ayrıca  tepedeki kasabadaki müzenin bahçesindeki Rus jetini görmekti aslında Nico’nun amacı. Manastır da bahane olmuş oldu:)


Yollar çok kötü. Türkiye’nin doğusunda pedallarken minik tırtırlardan dolayı dizlerimiz uzunca bir süre ağrımıştı. Gürcistan’da dinlenme fırsatı buldular. Ermenistan’da ise beynimiz ağrıyor çünkü ‘acaba hangi deliklerin arasından slalom yapsam da bir yerlerimi kırmasam’  diye geriliyorsun. Manzara harika ama biz deliklere bakmaktan manzarayla ilgilenemiyoruz:(
Bu ülke çok dağlık olduğu için genelde vadilerde ilerleyeceğiz. Yani her yer dağ dere… 2. gecemizi geçirmek için yer bulmakta baya zorlandık bu yüzden. En sonunda yine bir elektrik santrali bulduk ama bu sefer çalışıyordu ve güvenlik görevlilerinden izin istemek zorunda kaldık. Tabii ki vermediler. O yemyeşil bahçede uyumak ne de güzel olurdu. Ama yaşlı görevli amca ilerde bir bahçeyi tarif etti. Bizim orada tepede bahçe olduğunu görmemiz imkânsızdı. Bisikletleri taşımak biraz zorlasa da amca sayesinde yine masası olan bir kampımız oldu:) 1000 metre yükseklikte, bir tarafında tren rayı bir tarafında parçalanmak için bahane ararmış gibi duran kayalıkların ortasındayız. Gece önce her tren geçtiğinde hopladık, sonra da trenin sarsıntısından kayalar düşecek mi acaba endişesiyle uyuyamadık.

3. günümüzde 1320 metredeki Vanadzor’a vardık. Kısa bir alışveriş sonrasında tekrar tırmanmaya başladık. “Geçitsiz gün olmasın” sloganıyla pedallıyoruz Ermenistan’da:) Aklımızda 5 yıl boyunca bisikletle dünya turu yapmış 2 delikanlının Ermenistan dağlarına gelince turdan vazgeçmelerinin hikâyesi var. Ve tabii ki “Biz de mi vazgeçeceğiz?” soruları… 14 km içinde 550 m yükseliyoruz. Zorlamıyor. Yokuş aşağı gelen bir bisikletçiyle karşılaştık ama durmadı. Anlıyorum onu, salmış aşağı gelirken insanın hiç durası gelmiyor. Geçide yaklaştıkça yaylalar başlıyor. Bu yaylaları geride bırakıp da inişteki vadide kamp yeri aramaktansa 1878m’deki geçide 2 km kala durup inşaat halindeki bir yapıda çalışanlara soruyoruz önlerindeki arazide kamp yapabilir miyiz diye. Arazi onların değil ama biz sorunca daha rahat ediyoruz. Çünkü hem sorduğumuz kişi kendini sorumlu hissedip elinden geleni yapmaya çalışıyor hem de bizim öngöremediğimiz tehlikelere karşı bizi uyarıyor. Bu sefer sorduğumuz kişi bu inşaat halindeki restoranın sahibi çıktı ve bize bahçesindeki bungalovda kalmamızı önerdi. Neden olmasın? Bu gezide bir kural varsa; o da teklifleri geri çevirmemek:) Anahtarları bırakıp gittiler, güzel insanlar… 2 gecedir masa bulduğumuza sevinirken bu gece bir çatımız bile var:) Hatta tuvaletimiz ve masaüstü ocağımız bile var! Bu lüksten istifade yeni bir tarif deniyorum. O an yarattım:) Elma, sarımsak, karabiber ve bal karışımından bir sos; tabii makarna için:) Ne yalan söyleyeyim süper oldu, mamma mia:) Tencerenin dibini ekmekle sıyırma onuruna bu gece kim nail olacak diye aramızda konuşurken sinsi bir köpek karmaşadan faydalanıp ekmeğimizi çalıverdi. Pis köpek, git fare falan ye ya hayret bir şey!

Daha fazla fotoğraf için: Fotoğraf albümü

D0379 (37)-FOW-Armenia

 

error: Content is protected !