İran polisi ile sıcak temasımız

İran… Birçok insanın defalarca gitme, çok tehlikeli diye uyardığı ülke…

Ermenistan sınır kontrolü binasının içinde İran’da zorunluluk olan popomuzu örten tunikleri ve saçımızı örten bufflarımızı giyindik. Başörtüsüne benzeyen bir fularım da vardı fakat bisiklet sürerken onu giyersem bunaltıdan kendimden geçeceğimi bildiğim için ihtimal olarak bile değerlendirmedim.

Ermenistan – İran sınırı arasını bir nehir oluşturuyor ve sınıra köprüden geçerek giriyoruz. İran’ın batısı Tebriz de dâhil olmak üzere çoğunlukla Azerilerden oluşuyor, sınırdaki askerler de Azeri olduğundan kolayca anlaştık. Bizimkilerde vize olup da ben de göremeyince ‘ne iş?’ diye sordular. Bir an tereddüt ettim ‘vize vardı da ben mi bilmiyorum’ diye. Sonradan anladım ki Türkiye’den fazla gelen olmadığı için süreci bilmiyorlar. Aslında baya Türk tır şoförü geçiyor, hatta sınırda muhabbet ettim bazılarıyla ama Ermenistan’a gidiyor oldukları için araçları Türkiye’ye kayıtlı değil. Pasaportları da Orta Asya ülkelerinin birinden…. Arkadaş ne Ermenistan’mış yaw bu kadar önlem aldıracak… Bizimkileri ayrı ayrı odaya çekip sorular sordular. ‘Evli misiniz? Nerede oturuyorsunuz? İran’a niye geldiniz?’ gibi sorular. Eric ve Charlotte evli değil ama Eric sorgulamada ‘evliyiz’ demiş. Charlotte ise ‘değiliz’ demiş. Kimsenin de umurunda olmadı. Bu arada beyleri yalnız sorguladı fakat Charlotte’u sorgularken Eric’i de çağırdı polis. Hatta beylerin parmak izlerini elinden tutup yaptıran polis, Charlotte’a uzaktan göstermekle yetinmiş. Türkiye’de de var böyle durumlar ama ben hiç karşılaşmadım. O yüzden benim için farklı sayılabilecek bir maceraya pedallıyor olmak beni çok heyecanlandırıyor. Bu arada x-ray cihazı vardı ama muhtemelen mesai bitiyor olduğundan sokmadılar çantaları. Ayrıca sınır kapısının Perşembe ve Cuma günleri kapalı olduğuna dair uyarı levhaları vardı. Şimdiye kadar böyle bir şeyle karşılaşmadık ama Orta Asya’da bisikletçilerin en çok hata yaptığı konulardan biri bu! Kapanış saatlerini bilmedikleri için ertesi güne kadar ya da hafta sonuna denk geldiyse 2 gün ya da resmi tatile geldiyse 5 gün bekleyenleri okuduk! Gerçi burada da 5’e kadar açık diyor ama 5’i 20 geçiyor olmasına rağmen hala bizim işlemlerimizi yapıyorlardı.

İran’da para çekmek imkânsız olduğu için Ermenistan’da dolarları hazırlamıştık. Ama 2 aylık parayı yanında taşımak risk. O yüzden Ermenistan’dayken paraları bölüp değişik çantalara dağıtmıştık. Ortlieb çanta kullanıyoruz. Çantanın içindeki file kısmının arkasında gizli bir cep var; oralara bölüştürdük paraları. X-ray’de görünür ama sıradan bir hırsız için gayet iddialı bir önlem! Eric hepimizi aşarak selesini çıkarıp oradaki delikten iple gövdenin içine sarkıttı parayı. İp kopsa yandı, bisikletin değeri iki katına çıkacak:)

Sınır çıkışında Ermenistan dramlarını riyale çevirttik. 1 dram = 69 riyal. Milyoner olduk deyim, siz oradan hesabı yapın 🙂

Pedallamaya başlar başlamaz minik minik %10’luk eğimler bizi bekliyordu. İn çık in çık sevmiyorum ya… Ya hep çık ya da hep in de ne vites kullanacağımızı ya da ne giyeceğimizi bilelim arkadaş! Karşı taraf Nahcivan… Nehrin öteki tarafındaki kamuflajların arkasında kıpraşan asker kafalarını görüyoruz. Tabii sıkıysa kamerayı çıkar da fotoğraf çek! Arkada Ermenistan, yanda Nahcivan, İran topraklarında yusuf yusuf pedallıyoruz. Bir ara yanımızdan bir motorun üstünde tüfekli 2 asker (ya da polis bilemiyoruz) geçti. Benim yanımdan geçerken yavaşlayıp iyice baktı, kafasıyla olur işareti yaptı. Sonra biraz ilerleyip Charlotte’a da aynı şeyi yaptı. Başımızı örttük mü ona baktığını düşünüyoruz. Biraz ilerde durdurup pasaportları sordular. Azerilerdi ve ‘ben Türk’üm’ deyince uzatmadan gittiler. Sınırdan 10 km ilerleyince pikniğe gelmiş bir aile tarafından çaya davet edildik. İşte bu noktada tarof nedir açıklamazsam bu yazıyı okuyup da İran’a gidenlere çok deli bir gol atmış olurum!

Tarof, bütün İran’da ‘ne belaymış, adamı dansöz gibi kıvırttırıyor’ dememize sebep olan bir adet. Birisi sana bir şey teklif ederse 3 kere reddedeceksin. 4.’de kabul edebilirsin. Eğer ilkinde kabul edersen ‘ aa görgüsüze bak ayol’ derler, üzülürsün, yapma! Bazen ilk soru laf olsun diye sorulmuş oluyor ve sen tarofu unutup da kabul edersen, sana teklifte bulunan adam donup kalabiliyor ışık görmüş tavşan gibi. Bu teklif çay da olabilir, evde kalmaya davet de olabilir.

Bizi çaya davet eden aileye döneyim. Biz bu tarof muhabbetini bilmemize rağmen 4 tane dangalak düşünemedik ve sevinç nidalarımız eşliğinde ‘ahhaha evet, evet, bir kere daha evet’ diyerek kabul ettik. Hop atladık bisikletten, oturduk sofraya. İki komşu aile pikniğe gelmişler. Bizi davet eden Muhammed ve karısı İngilizce öğretmeni olduğundan muhabbet rahat… Diğerleri de Azeri olduğu için onları da anlıyorum. Çaylarımızı afiyetle yudumlarken, ilk İranlı ailemizle sohbet etme şansımız olduğundan kültürel soru bombardımanına tuttuk kendilerini. Tabii ki politik sorular hariç. Politika konuşmak yasak! Sistem hakkında kötü bir şey dersen dönüp dolaşıp sende patlayabilir. Bunun uyarısını da çok önceden almıştık. Neyse bitmek bilmeyen sorularımızdan bir tanesi de (kim sordu hatırlamıyorum) ‘tarofu anlatır mısınız?’ idi. Cevabı beklemeden soruyu soran da diğer üçümüzde ağzımızdaki çayı püskürttük, kimimiz yutup boğulma tehlikesi atlattı, kimimiz ‘ ay çok özür dileriz, biz aslında biliyorduk da unuttuk’, bir diğerimiz ise içinden ‘ne görgüsüzlük yaptık be yaw’ diyordu.  3 kere ‘hayır’ dememiş, ilkinde höpürdetmeye başlamıştık çayları. Muhammed hemen ‘bizde tarof yok’ dedi. Rahatladık ama İran’da geçirdiğimiz zamanda öğrendik ki bu cümle de aslında tarofmuş. Aslında ‘bizde tarof var’ demek oluyormuş. Beyniniz yandı değil mi? Neyse biz ‘battı balık yan gider’ diyerek sofraya gelen balığı da hüplettik. O sırada yanımızdan daha önce geçen 2 asker durup Muhammed’i çağırdılar. Biraz konuştuktan sonra Muhammed geri döndü ve ‘Sınıra yakın yerde piknik yapmak tehlikeli olduğu için bir an önce gitmemizi istiyorlar’ dedi. Ama aralarında Azerice konuştukları hiç de öyle değildi. ‘Bu yabancıları nereden tanıyorsunuz?’ gibi sorular sormuşlar. Karısı endişelenip ‘ev adresini vermedin değil mi?’ dedi. Sanırım ev adresini almak, mimlenmek gibi bir şey; adresi sormadılarsa ciddi bir sıkıntı yok demek oluyor. Bu muhabbetten sonra biz iznimizi isteyip kalktık.

D0394 (3)-FOW-Iran

Bir an önce bu sıkıntılı alandan ayrılıp Siah Rud kasabasına varmak için hızlandık. Kasaba girişinde askeri bir kamyonet durup pasaportlarımızı sordu tekrar. Bu arada asker ya da polis kıyafetli insanların pasaportları sorup, alıp kaçtığını ve geri vermek için para istediğini okuduğumuz için sadece fotokopilerini gösteriyoruz. Orjinallerini sormadılar hiç. Askerler bir formu doldurup gittiler. Kasaba girişindeki bir restorana park sorduk ve şehrin öbür çıkışında olduğunu öğrendik. Parka doğru yolumuza devam ederken restoranda çalışan Mehdi arabayla peşimizden gelip parkı gösterdi. Pek uygun bulmadığımızı suratımızın ifadesinden anlayınca restoranda kalmaya davet etti ama yine de bir şekilde parka attık çadırları. Daha sonradan annesini, babasını ve kız kardeşini de getirdi bizi görmesi için. Ve bir poşet erik! Nico arkamdan ‘taaarooofff’ diye haykırana kadar ben çoktan Mehdi’nin karşısında ‘eyvallah hacı’ deyip,  poşeti açmış, erikleri güpletiyordum. Çocuğun suratındaki şok ifadesini sonradan gördüm, upsss!

D0395 (2)-FOW-Iran

 

Gece parkın tuvaletine gitmek için çadırdan çıktığımda çadırların etrafında bir asker dolandığını gördüm. Muhtemelen bize tahsis edilmiş bir askerdi. Uyku sersemi olduğumdan tunik falan giymedim ama kafam üşüdüğü için buffım vardı. Herhangi bir uyarıda bulunmadı. Charlotte bütün gece kustu ve ishaldi. Yediği bir şeyden zehirlendi muhtemelen. Sabah biraz dinlenmesini bekleyip duruma göre hareket etmeye karar verdik. Bu sırada Nico’yla yemek almaya gittiğimizde, Mehdi’nin babasıyla karşılaştık ve İran bayrağı aradığımızı söyledik. Bisikletlere takacaktık. Biz hala alışveriş yaparken parka bayrakları getirip bizimkilere vermiş. Charlotte hala halsiz olduğu için 1 gece daha Siah Rud’da kalmaya karar verdik. Çadırları gideceğimizi düşündüğümüz için sabahtan toplamıştık ama kalmaya karar verince tekrar kuralım dedik. Bu sırada Mehdi parka geldi ve ertesi 2 gün (Perşembe, cuma) tatil olduğu için İranlılar’ın bu akşamdan parkalara gidip çadırlarını kurup 2 gün kaldığını ve bu sebeple çok kalabalık olacağını söyledi. Bunun İran’ın bir klasiği olduğunu daha sonradan baya tecrübe edecektik. Park, gece kalabalık olacağı için Mehdi bizi bahçesinde kalmaya davet etti. Aslında park, şenlikli olabilirdi ama her yerde ateş yakmaya başladıkları için ve çadırımızda uçan küllerden ötürü delik açılmasını istemediğimiz için Mehdi’nin teklifini kabul ettik. Bize hazırlanmamızı ve sonra tekrar gelip bizi götüreceğini söyledi. Bu konuşmaların dil ortak olduğu için benim üzerimden geçtiğini söylememe gerek yok sanırım.  Tüm İran’da da böyle olacak; Azerilerin bulunduğu bölgeden çıktığımızda bile Türkçe’de Farsça’dan çarpma bir sürü kelime olduğu için konuşmaları yer yer anlıyordum. Neyse konumuza dönüyorum: Mehdi hava karardığında küçük erkek kardeşi ve bir arkadaşıyla bizi almaya geldi. Dün ve bugün kullandığımız ana caddeye paralel bir ara sokağa girdik ve sohbet ede ede yürüyorduk. Sonra birden karşımızda gözümüzü kör eden bir araba farı belirdi. Mehdi ‘bisikletleri saklayın’ dedi. Küçücük sokakta nereye sokalım 4 tane deve gibi yüklü bisikleti? Arabadan dün pasaportlarımızı soran askerler indi. Mehdi’yi tartaklayarak ‘Senin bunlarla işin ne? Nereden tanıyorsun bunları?’ diye bağırıyorlardı. Askerler Mehdi, kardeşi ve arkadaşını önden yolladı ve bize de arabayı takip etmemizi söyledi. Yürüyerek takip ettik, nereye götürüldüğümüzü bilmeden… Dünkü restoranın önüne gelince üçünün de içeride olduğunu gördük. Küçük kardeş çıkıp açıklama yapmaya çalıştı ve birden apar topar arabaya koyup götürdüler çocuğu. Keşke hiç çıkmasaydın be evladım restorandan:( Nereye götürdüler bilmiyoruz. Askerlerden biri bizimle kaldı. Dün pasaportları sorarken bir gece kalacağımızı söylemiştik ama Charlotte hastalanınca 1 gece daha kaldık. Onu sordu. Sonra ‘yağmurda üşümüyor musunuz?’ diye sordu. Gayet sakin konuşuyordu ve aslında iyi birine benziyordu. Dışarda kalmamamız için misafirhane ayarladıklarını söyledi. Paramız olmadığını, parka geri dönebileceğimizi söyleyince başka yer aradı ve sonunda bizi başka bir restorana getirdi. Üst katında oda varmış ve ücretsiz kalabilecekmişiz. Askerler gidince restoran sahibiyle muhabbet ettik, çay verdi. Sonra değerli eşyalarımızı alıp bisikletleri aşağıda bıraktık. Bu gece bir çatımız vardı. Normalde çok mutlu olmalıydık değil mi? Ama olamadık. Kardeşi nereye götürdüler? Mehdi sonsuza kadar mimlendi mi? Bizimle ilişki kurmalarının sakıncası ne? Bu soruların cevabını hiç öğrenemeyeceğiz! Umarım İran’daki ilerleyen günlerimizde İran polisi ile ya da askeri ile bu kadar temasımız olmaz!

D0395 (4)-FOW-Iran

error: Content is protected !