İsfahan; Tavallod mübarek

Vize başvurularımızın bir kısmını yapıp 1 hafta sonraya teslim alma randevusu alınca boş durmayıp İsfahan’a gidelim dedik ama fazla vaktimiz olmadığı için otobüsle. İsfahan’a giden otobüsler, Tahran’ın Arjantin terminalinden kalkıyor. İran’da VIP ve normal olmak üzere 2 farklı otobüs var. Turist olduğumuzu görünce ‘normal yok, siz VIP ile gidin’ diyorlar direk olarak. VIP 275000, Normal 170000 riyal… VIP’yi 250’ye indirttik. Elimizde biletlerle beklerken muavinler bizi hangi otobüse yerleştireceklerine karar vermeyip birden tekme tokat birbirine girdiler. Bizim biletler ellerinde paramparça oldu tabii haliyle. Uçuşan tekmelerin arasından yerdeki minnak bilet parçasını kaptım kaçtım. Bilet alırken bize çeviri yaparak yardım eden 2 tane kadın, elimde yırtık bilet parçasıyla kavga edenlere bön bön baktığımı görünce tekrar yardıma koşup biletlerimizi yenilettiler. Sonra da kavga hala devam ederken kendi otobüslerine bindirdiler. Otobüs Tebriz’den Tahran’a geldiğimizle aynı konforda, ama o VIP değildi. Sadece birkaç bisküvi verdiler. Yani 2 tane bisküviye 100000 riyal fazladan bayılmış olduk. Ama bisküviler nasıl bir kutuda geldi? Üzerinde ‘seyrüsefer’ yazan bir kutuda… Anaaaam tutmayın beni, beyin bedava, hemen 90lar repertuarımdan indirdim Sertab’ın ‘Seyrüsefer’ şarkısını, başladım söylemeye: ‘Ben aşksız neyleyim herkesteki bedeni? Ben dururum tende, can seyrüseferde’… Söyledim de söyledim, ta ki bizimkiler İran’da sokakta şarkı söylemenin yasak olduğunu hatırlatana kadar, uppss!

D0409 (1)-FOW-Iran

İsfahan’a sabah 6 gibi vardık. Couchsurfing’den kalacak yer ararken Mahdi adında birisi ağırlayamayacağını fakat gezdirebileceğini söylemişti. Kendisi aslında mimar ve tarihe meraklı fakat şu anda bir atış kulübü var ve onunla ilgileniyor. Sabahın o vaktinde çıkmış terminale gelmiş, termosta sıcak su ve çay-kahve getirmiş. Kahveleri içtikten sonra belediye otobüsüne binerek Zayandeh nehri kenarına gittik ve Safavi Kralı tarafından 1650 yılında yaptırılan Khaju ve Allahverdi Han tarafından 1599 yılında yaptırılan Si-o-Seh (33 gözlü) köprülerini gördük. Tekrar belediye otobüsüne atlayıp şehir merkezine gittik. İner inmez daldığımız ara sokaklardaki bakır boyama ustaları bizi fazlasıyla etkilemişken bir kemerin altında geçip tamamen farklı bir dünya olan ve UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndeki kelimelerle anlatamayacağım Nakş-ı Cihan Meydanı’nda bulduk kendimizi.

Mahdi’yi bir ara gözden kaybetmiştik; meğer bir markete gidip kahvaltılık almış. Meydandaki bir ağacın altına oturup yanında getirdiği tabaklarda bize kahvaltı hazırladı. Her şeyi düşünmüş adam ya, bu kadar misafirperverlik beklemiyorduk. Kahvaltının ardından Ali Kapı Sarayı’na girdik. Girişte Tahran’da tanıştığımız arkeolog Kimiya’nın verdiği 5 kişilik davetli biletlerini kullanmak istedik ama kapıdaki görevli biletlerin ne olduğunu anlamadı ama Kimiya’yı arayıp durumu anlattık ve bütün meydanın müdürünü aradı. Artık Kimiya ne dediyse, Müdür bu görüşmeden sonra kapıya kadar çıkıp özür diledi bizden ve elimizdeki ücretsiz giriş biletlerini kullanmadan meydandaki bütün eserleri gezmemiz için girişlere emir verdi. Biletlerimizi Shiraz ve Kashan’a saklayabileceğiz, yuppiiii…

Ali Kapı Sarayı, 1600’lerin başında Osmanlıları topraklarından çıkaran (tarih derslerinden biliyoruz yani bu amcayı) Safevi Şahı I. Abbas’a ev olarak inşa edilmiş. Sonrasında meydanın diğer kenarında bulunan 1611’de yapılmış Şah Cami ve sarayın karşısında bulunan, 1618 yılında sarayın kadınları için yapılmış ve saraydan alt geçitle bağlanan Şeyh Lütfullah Cami’ye gittik. Mahdi’den ayrıldıktan sonra, gece yolculuğunda uyuyamamanın ve ardından bütün gün ayakta durmanın acısını meydanın çimlerine uzanarak çıkardık. Meydanı çevreleyen kemerlerin altındaki kapalı çarşıyı ertesi güne bıraktık ve bizi ağırlayacak olan Soroush’la buluşmaya gittik.

Soroush tamamen başka bir anı, geç bulunmuş ve hiç kaybedilmemesi gereken bir dost; ailesi ise 2. ailem, en güzel hikâyem! Kendisi 8 yıldır Malezya’da okuyor ve çalışıyor. İran’a 3 aylığına ailesine ziyarete gelmiş. Daha fazla kalamıyor askere gitmek zorunda kalacağı için. Yakında Malezya’daki macerasını bir bisiklet turuyla sonlandırıp ardından Avusturya’ya okumaya gidecek. İlk gece birkaç gün önce çölde kamp yapmaya gittikleri için çok geç gelen (aileye gel) annesi Betül (Beti) ve babası Ali ile tanışamadık. Evleri, içinde havuz bulunan minik bir saray yavrusu…

İsfahan’daki 2. günümüze Beti’nin mükemmel kahvaltısıyla başladık. Aslında planda yoktu ve yolda giderken bir şeyler alırız diye düşündüğümüz için Mahdi’yle buluşmamıza 20 dakika geç kaldık. Hatalıyız ama karşımızda ‘Nerede kaldınız?’ dercesine saatini gösterip ‘nıtç nıtç’ yapan birini görünce ‘Zorla mı çağırdık?’ demeden edemiyor insan. Gerçi dünden de doluyuz biraz; iyi bir insan Mahdi ama nerede duracağını bilmiyor. Asker gibiydik dün; ‘Emret komutanım!’ Ne zaman yemek yiyeceğiz, ne zaman mola vereceğiz (ki hiç vermedik) her şey onun kontrolündeydi. ‘Ay amma söylendin! Madem o kadar söylenecektin, 2. gün neden buluştun?’ derler adama! Ay ne bileyim; özündeki iyilik sebebiyle insan gıkını çıkaramıyor sanırım; katlanıyorsun karşıdakinin kalbini kırmamak için. Neyse bu kıymet bilmez modumuzdan çıkıp bizi götürdüğü Cuma Cami’nin ihtişamıyla unuttuk her şeyi. İnşaatı 770’lerde başlayan camiye, Nizam-ül Mülk’ün (1086)  bile katkısı olmuş. Nizam-ül Mülk ya, bizim Nizam-ül; tarih derslerinde duyup da sınavda bir türlü doğru yazamadığımız isme sahip ünlü vezir. Bu camide de biletlerimizi kabul etmek istemediler. Kimiya’yı araması için Mahdi’den rica ettik ama soyadını söyleyemediğimiz için aramak istemedi başta!? Soyadını bilmediğin bir kadını aramak ayıpmış, tövbe tövbe… Turistlerin İranlı’ların, İranlı’ların turistlerin fotoğrafını çektiği bu kalabalık yerden sonra öğle yemeği için ‘beryani’ yemeye gittik. Bizdeki büryan ile ilgisi yok, lavaş-pide karışımı bir ekmeğin içine kuzu etinden yapılmış hamburger köftesi kılıklı bir köfte ve ciğer ezmesi konularak servis ediliyor. Ayrıca masaya nane ve ekşimsi bir tadı olan ottan koyuyorlar. Üzerine de tatlı olarak bir manavda tesadüfen gördüğümüz bir çeşit kavundan yedik.

Yemekten sonra Mahdi’nin ‘sizi çok etkileyici bir yere götüreceğim’ gazıyla heyecanlanıp kendimizi İran-Irak savaşı şehitleri mezarlığında bulduk! Bilumum akrabalarının mezarlarına gidip dua etmesini bekledik. Charlotte da mimar olduğu için, Mahdi’nin aşırı mimari açıklamalarına ve aşırı davranışlarına en sabırlımız oydu ama biz dayanamayıp sabah kursu olduğu için bize katılamayan Soroush’u aradık. İlk sorusu ‘Orada ne işiniz var be?’ oldu haliyle. Sonra hemen hangi otobüse binip, nereye gitmemiz gerektiğini ve orada buluşacağımızı söyledi. Mahdi’nin duaları bittikten sonra kontrolü elimize alıp onu da ikna ettik ve Soroush’un söylediği güvercin kulesine gittik. Kapalıymış ama çimenliğinde uzanıp dinlendik biraz. Kontrolü kaybeden Mahdi’nin canı sıkıldı ve vedalaşıp ayrıldık. Şöyle bir baktım yazdıklarıma, pek de kıymet bilmez bir tutum takınmışım ama her ayrıntıyı buraya yazamıyorum. İşte küçük ayrıntılar baydı bizi. Ama yine de minnet borçluyuz kendisine, o olmasaydı birçok tecrübeden mahrum kalacaktık. Vedamızı ettikten sonra meydana dönüp, dondurmaları alıp uzandık çimlere… Dinlenip eve döndüğümüzde yine eğlenmeye giden Beti ve Ali’nin bizim için yapıp bıraktığı ‘kookoo sabzi’ yemeğine gömüldük. Buradan Türk aşçılara, anneme, tüm annelere sesleniyorum; lütfen kookoo sabzi yapmayı öğrenin ya… Nasıl güzel bir şeysin sen öyle? Garip garip yeşilliklerin yumurtayla kızartılmasından yapılıyor ama detaylarını öğrenemedim maalesef.

Ertesi sabah Soroush’un yakında kuaför açacak olan ablası Najme’ye kendimi teslim ettim ve pişman olacağımı bile bile bir bisikletçinin asla olmaması gereken uzun saçlara elveda dedim, pühühüh… Ardından Soroush ve yeğeni Kamyar ile önce Vank Katedrali’ni, sonra da Farsi’lerin tarih boyu yaptığı savaşları anlatan resimlerin duvarlarına yapıldığı Çehel Sütun Sarayı’nı (40  sütun) gezdik. Vank katedralinde ücretsiz biletlerimiz geçmedi. O yüzden İranlı’nın 1 tane aldığı biletten 5 tane alıp içeri girdik.

Akşama da her zamanki gibi dışarıda olan ailesine katıldık; bir arkadaşlarının yazlık evinde mangal partisi. Oraya giderken Soroush’un yengesi Melodi’nin kullandığı arabadaydık. İranlı bayanlar arabaları çok çılgın kullanıyor. Nedenini sorduğumda hiç beklemediğim bir cevapla karşılaştım: ‘Özgür olabildiğim tek yer arabam!’

Ev koca koca duvarların arkasına saklanmış. Bahçe kapısı açılana kadar hiçbir şey anlaşılmıyor; açıldığında ise kocaman eriklerle kayısılarla dolu dev ağaçların olduğu bir cennete giriyorsunuz. Paralel evren sanki; çoğu kadının başörtüsü takmadığı, bazılarının kısa kollu bluz giydiği başka bir dünya… Ev sahibinin kebap dükkânı varmış, ee haliyle döktürmüş de döktürmüş amcam. Kebaplar pişerken, meyve, kuruyemiş, şekerlemeler ve en mühimi ev yapımı bira geldi. Kebaplar ve pilav 15 dakika içinde tükendi. Ardından çocuklar sırayla şarkı söyleyip hünerlerini gösterdi. Ardından da başka bir teyze… Çok içli söyledi teyzem, ne dedi anlamadım ama içli olduğu belliydi. Sonra birden elektrikler gitti ve birisi evin içinden süslü bir tepsinin içinde mum getirdi. Sonra hep beraber başka bir şarkı söylemeye başladılar. Meğer saat 12’yi geçmiş, benim 30. doğum günüm olmuş ve o şarkı da doğum günü şarkısıymış: ‘Tavallod, Tavallod, Tavallodet mübarek’… Beti hazırlamış tepsiyi… Ne deyim ki ben şimdi? Ne yazsam anlamsız… Ailemden, arkadaşlarımdan binlerce kilometre uzakta bana bu duygu selini yaşatan kocamaaan yürekli insanlar… Onların detaylı fotoğraflarını koymak, güzel yüzlerini sizlerle paylaşmak isterdim ama maalesef fotoğraflarda başları açık olduğundan kabalık etmek istemedim.

Ertesi güne, Nico’nun uzun zamandır ailemizle ve arkadaşlarımızla uğraştığı doğum günü videosuyla başladım ve tabi ki hasret dolu gözyaşlarıyla devam ettim… Üzerine de Eric’in çikolatalı, Nico’nun muzlu keki ve Saffari ailesinin gülen yüzünü aldım hediye olarak.

D0412 (15)-FOW-Iran

İsfahan’a ve bu güzel insanlar veda etme vaktidir artık…