İtinayla domuz beslenir!

7. ülkemiz olan Sırbistan’a girerken ilk kez pasaportları kullandık. Bundan önce pedalladığımız ülkeler Schengen dahilinde olduğundan, sınır kapılarında kimse yoktu ve hiç durmadan basıp geçebiliyorduk. Balkanlara girmemizle birlikte pasaport kontrolüne de girdik.

Aylardır görmediğimiz sokak köpeklerini, Sırbistan’daki ilk kilometremizde görmeye başladık, sınırda sokak köpeklerine de Schengen vizesi soruluyor heralde:) Ama köpekler öyle Türkiye’deki gibi tek tip sokak köpeği değil; cins cins köpeklerle karşılaştık Sırbistan boyunca. Çok şükür öyle yaldır yaldır bisikletin arkasından koşanlarıyla karşılaşmadık. Şirince bir iki sürtünüp, yüz bulamayınca kendi yollarına gidiyorlardı.

D0146 (9)-FOW-Serbia

Sınırdan girene kadar kime Sırbistan’a gidiyoruz desek, ‘Orada Türkleri sevmiyorlar, bayrağını çıkar, çok tehlikeli’ cümleleriyle karşılaşmıştık. Arkadaş böyle lafları duyunca inat yapıyorum ya, bayrağı çıkaracağım varsa da çıkarmam şu saatten sonra. Zaten Sırbistan’daki ilk şehrimiz olan Sombor’da o sözlerin ne kadar boş olduğunu anladığımız olaylar yaşadık. Çeşmeden su doldururken bisikletiyle yanıma gelen amcayla dil sebebiyle yarım yamalak yaptığımız sohbetten sonra yanından ayrılırken Türkçe “Allah’a emanet” dedi. ‘Neyyyy?’ diye dönünce, “Müslüman arkadaşlarımdan öğrendim” diyerek sırıttı. Ay o lafı duyunca memleketi özlediğimi anladım yaaaa:(

Sonra Nico marketten alışveriş yaparken ben de bisikletlerin başında bekliyordum. O sırada yanıma bir adam geldi ve İngilizce konuşmaya başladı: “Kahve içtiğimiz yerin önünden bisikletlerinizle geçerken gördük. Şimdi öğle yemeği yemek için evimize geçiyoruz. Bize katılmak ister misiniz?” Hemen bir koşu benim beye sordum geldim ve gittik evlerine. Böylece Vladimir ve Vesna, gezimizin unutulmaz kahramanlarından oldular. Bu muhteşem ikilinin hayat felsefesi ‘Bizim yurt dışına çıkacak bütçemiz yok, o yüzden şehrimizden geçen turistleri evimizde ağırlayarak yurt dışına çıkmış kadar oluyoruz’. Mükemmel değil mi? Sırpların ana öğünü öğle yemeğiymiş, akşam ya minik şeyler atıştırıyorlar ya da hiç yemiyorlar. Yüzyıllarca Osmanlı toprağı olarak kalan Sırbistan’da 8000’den fazla Türkçe kelime kullanılıyor: hayde, pelivan (pehlivan), pilica (piliç) vs. Aynı şekilde biz de bir kaç kelime almışız Sırp dilinden; dobra, çete vs.

D0146 (12)-FOW-Serbia

Sırbistan’daki ikinci günümüzde de tatlı sürprizler yaşadık. Bir kasabanın içinden geçerken, kafeden gelen bir kahve daveti üzerine durduk. Charles adındaki bu değişik insan yıllarca Amerika’da kaçak yaşayıp sonra da sınır dışı edilince ülkesi Sırbistan’a dönmüş ve internet üzerinden sinema eleştirmenliği yapmaya başlamış. Ülkenin ekonomisi felaket olsa bile insanların bir kahve ısmarlayacak sıcaklığı kaybolmamış.

Charles’dan ayrıldıktan sonra Sibas köyünden geçerken yol kenarında meyve satan bir tezgahtan bir şeyler alıyoruz. Tezgahtar mükemmel İngilizcesiyle ‘ülkemize hoş geldiniz, bunlar bizden’ diyor. Sonradan sohbet sırasında öğreniyoruz ki üniversitenin ekonomi bölümünden mezun olmuş ama bölümüyle ilgili iş bulamadığı için bu işi yapmaya başlamış.

Daha sonraki günlerde öğle yemeği için durduğumuz benzin istasyonunun çimenliğinde yemeğimizi yemek için izin istediğimiz genç görevli bize birer bardak kola getiriyor.

Yolda bisikletlerimizi gören emekli polis amca bizi durdurup ilerideki kafede çaya davet ediyor. Hiç kimse karşı tarafın dilini bilmese de o çaylar, gülücükler eşliğinde içilip ne olur ne olmaz diye telefon numarası veriliyor. Ne kadar mükemmel insanlarsınız siz ya….

D0149-4-FOW-Serbia

Sırbistan’da bir süre bir çiftlikte çalıştık. ‘Bisiklet turu değil miydi bu ya? Çiftlikte çalışmak da nereden çıktı?’ dediğinizi duyar gibiyim. Ben en yakın arkadaşımın düğünü için Ankara’dayken, Nico da vaktini bu şekilde değerlendirmeyi tercih etti. Nasıl bir sistem bu? Adı ne? Helpx adında gönüllü çalışmaya dayanan, karşılıklı yardım amaçlı uluslararası bir sistem. Biz çiftlikte hayvanları besliyoruz, ahırları temizliyoruz, meyve sebze topluyoruz; çiftlik sahipleri de bize kalacak yer ve yemek veriyor. En basit haliyle böyle anlatılabilir ama dedim ya uluslararası bir sistem diye, hah işte o noktada devreye kültür alışverişi giriyor ki bizim için ‘yeme de yanında yat’ durumu. Tabii öyle çatkapı ‘biz geldik’ demiyorsun. İnternetten geleceğin zamanın uygun olup olmadığını öğreniyorsun, ev sahibinin senin profilini beğenmesi lazım vs.

Iva farm‘ adındaki bu çiftliğin sahipleri; Alman Vivien, kocası Hollandalı Baudin ve Sırbistan’daki bu çiftlikte doğan kızları Karla. Nico daha önce bu sistemle Kanada’da 4 ay farklı işlerde çalışmış. Benim içinse bir ilk olacaktı. Nico 1 hafta çalışırken, ben Ankara’ya gidip geldiğim için 3 gün çalıştım ve ne yalan söyleyeyim bana yetti de arttı bile:) Vivien, bizi kabul ederken uyarıda bulunmuştu; “Herkes buranın romantik bir yer olduğunu düşünüp geliyor. Ama değil!” Nico’nun şimdiye kadar tecrübe ettiği çiftlikler arasında en zor şartları olan burasıymış. Bu sebeple, çiftlikten ayrılırken azimli ve yılmadan çalışmamdan dolayı, beyimin tebriklerini kabul ettim:) Çalışma saatlerimiz sabah 7 – akşam 7 arasıydı. Sabah ilk iş koyunları ve keçileri otlatmaya çıkardık. Çok hızlı ve gürültücü olman lazım ki grup dağılmasın. Zaten koyunlardan en yaşlısı Sofia doyunca ahıra doğru kendiliğinden yöneliyor, diğerleri de onu takip ediyor. Koyunlarla keçileri doyurduktan sonra inek, boğa ve domuzları ahırlarında besledik. Bir çeşit samanı suyla karıştırıp yemek kaplarına boşaltıyorsun. İnekler ve boğalar çok şekil hayvanlar; yemek getirdiğini görünce istifini bozmuyor, sen arkanı dönünce ‘hıh aç da değildim ama getirmişsin madem, yiyeyim bari’ edasıyla salına salına yemek kabına doğru geliyor. Ay ama domuzlar öyle mi? Uzaktan elinde yemek leğeniyle geldiğini görünce deli dehşet bağırıp çitleri zorluyorlar, elimdeki kabı burunlarıyla dürtüyorlar. Ben de tırstığımdan yerdeki kaba değil de kafalarının üstüne döküveriyordum. Ay ne yapayım yesinler birbirlerinin kafalarının üstünden. Tabii o hızla döküp kaçmaya çalışırken üstüm başım yemek oluyor. Şöyle söyleyeyim; Türkiye’ye düğüne gittiğimde ablam saçımda domuz yemi buldu! Hayvanları sabah ve akşam olmak üzere günde 2 defa besliyorduk. O arada da meyve ve sebze topluyorduk, ahırları temizliyorduk, süt sağıyorduk, yeni ahırın inşaatında çalışıyorduk, ahırdan sürekli kaçan 8 domuz yavrusunu kovalıyorduk:) Bir gün biraz uzak bir tarladaki önceden biçilmiş ve kurumaya bırakılmış otları toplamaya gittik. Güvenliklerine çılgınca düşkün, kurallarından çıkmayan batı Avrupa’da o kadar vakit geçirdikten sonra bir Alman, bir Hollandalı ve 3 yaşındaki kızlarıyla traktörün tepesinde hoplaya zıplaya tarlaya gitmek ve otları yükledikten sonra daha da yüksekte, otların tepesinde tarladan dönmek biraz garipti haliyle:)

Çiftlikte gönüllü çalışan sadece biz değildik. 3 yıl önce Fransa’dan bisikletle dünya turuna çıkan Mattheu, Sırbistan’a varıp bu çiftlikle karşılaşınca dünya turunu bırakmış ve 3 yıldır burada gönüllü çalışıyormuş. 3 günlük bir eğitime gelen Sırp Iva, 5 aya uzatmış kalışını. Iva, bir süreliğine arkadaşı Vesna’yı da getirmiş. Daha önce burada çalışan, sonra ülkesi Avustralya’ya dönen James, şimdi Londra’ya giderken uğrayıp 1 hafta çalışmaya karar vermiş. Aynı masada Fransızca, İngilizce, Almanca, Sırpça ve Hollandaca konuşulan enteresan bir tecrübeydi bizimkisi.

D0160 (54)-FOW-Serbia

error: Content is protected !