Jandarma takipte…

Gün 12

Dün gece kaldığımız karavan kampındaki yan komşumuz Renée adındaki teyze bizi pek sevdi. Hediye vermek istedi ama ne vereceğini bilemedi. İlk önce üstüne ismini yazdığı bir kibrit kutusu, daha sonra bir portakal suyu ve ardından da 2011 yılına ait karavan kamp alanı rehberi verdi. Fransızca “düşünmen yeter” diyebilmeyi çok isterdim. Çünkü hediyeden çok çabasıydı bizim ihtiyacımız olan ve bizi çok çok mutlu eden. Önceden “düşünmen yeter” kalıbını çok klişe bulurdum ama her gün o kadar farklı durumlarla karşılaşıyoruz ki aslında gerçekten önemli olan ve bizi mutlu eden; arkamızda küçük büyük destek vermeye çabalayanları görmekmiş. Renée’nin verdiği kibrit kutusu da içimizi ısıtmaya yetti yani aslında. Ama tabii o karavan kamp alanı rehberini sıklıkla kullanacağımızdan da eminim:) Zira hem her türlü hizmetin olduğu kamp yerlerini hem de ücretsiz olanları gösteriyor. Tam bizlik:)

D0012 (1)-FOW

Kamp alanından ayrıldıktan sonra yolda 1 haftalık bisiklet turuna çıkmış 4 kişilik bir aileyle karşılaştık. Çocuklar aile tatiline çıkınca düşmüşler yollara. Bu aileyle yolun ortasında karşılaşıp sohbete daldığımızdan yolu kapattığımızı fark etmemiştik. Tesadüfen yoldan geçen ve o kasabanın güvenliğinden sorumlu bir jandarma “Burayı mı buldunuz buluşacak?” gibi şakalar yapıp gitti. Ama bu jandarmayla son karşılaşmamız değildi!

D0012 (2)-FOW

Bisikletçi aileden bir süre sonra başka bir bisikletçiyle karşılaştık. 20 yaşlarındaki bu genç, 2 yıl sonra bir arkadaşıyla çıkacağı dünya turuna hazırlanıyormuş. Bu hazırlık turunda İspanya’dan kuzey Fransa’ya pedallıyormuş. 1 ayda 4000 km’ye ulaşmış bile. Gençlik işte; günde 100 km elinin kiri. Bizden geçti gayri böyle atraksiyonlar:) Bu gencin kullandığı rota, genelde Hristiyanların hacı olmak için yürüyerek geçtikleri St. James rotasının bir kısmı… Fransızlarca bilinen adıyla St. Jacques rotası. Hacılar, gerçekleştirdikleri bu yürüyüşü temsilen kocaman bir deniz kabuğu taşıyorlar.   Biz yine yolun ortasında bu bisikletçi ile rotası hakkında sohbet ederken aynı jandarma birden arkamızda belirdi. Bizi mi takip ediyordur nedir, hayret bir şey ?! Yine şakalar, komiklikler, jandarmaya son veda ve yollara devam…

D0012 (4)-FOW

Rotamız sahil kenarından devam ederken kumsalda yayalarla ortak kullanılan bir yolda önümüzde torununun peşinden koşuşturan yaşlı adamı uyarmak için korna çaldık. Adam dönüp baktığında eski Fransız başbakanı Raffarin olduğunu gördük. Nico konuşmaya “Sayın Başbakanım” diye başlayınca “Artık torun bakıyorum, torunum benim başbakanım” diye cevap verdi.

Bu garip karşılaşmadan sonra Rochefort’a doğru devam ettik. Rochefort girişinde yol sorduğumuz bisikletçi, suyun karşına geçmek için tarihi köprüyü önerdi. Aslında tam olarak bir köprü değil; gemi desen o da değil. Yüksek ayaklara asılmış raylar sayesinde suyun üstünde havada ilerleyen bir kulübe-sal. Bu ilginç yapı sayesinde uzun ve yokuş olan yeni köprüde arabaların arasında pedallamaktan kurtulduk.

D0012 (7)-FOW

Rochefort’tan sonra vardığımız Royan’da saat 7 gemisiyle Soulac-s-Mer’e geçeceğiz. Pedalladığımız Royan sahilleri mükemmeldi fakat fazla vaktimiz olmadığı için keyfini çıkaramadık. Gemiyi beklerken bir süredir ağrıyan dizimle ilgilenme fırsatım oldu. Koskoca bir ecza deposunu yanımda taşımanın faydasını görmüş oldum.

Yarım saatlik bir gemi yolculuğundan sonra karşı kıyıdaki ilk kamp yerinde durduk. Burası Fransa’nın tek çevre dostu kamp yeriymiş. “Çevre dostu” sıfatını alabilmek için bu konularda çalışan bir kuruluşa gelirinin bir kısmını veriyormuş. Sahibi bisikletle seyahat edenlerin çevreye en az zarar verenler olduğunu düşündüğü için bizi desteklemek adına kampında ücretsiz kalmamıza izin verdi.

Gün 13

Bugünün herhangi bir görseli olmayacağını biliyorduk. Kullandığımız bisiklet yolu kaymak gibi dümdüz, en ufak bir viraj ya da eğimi olmayan, sadece yüzümüze yüzümüze rüzgarın olduğu bir rotaydı. İlgimi çeken bir şey olmadığı için haliyle bütün odağım dün ağrıyan dizimdi.

Omuriliğimdeki hastalık sebebiyle yolculuğumuzun başından beri ağrıyan kalçama en uygun koltuk pozisyonunu bulmak için uğraşıyorduk. 2 gün önce altın noktayı bulduk sanırım zira artık ağrımıyor. Fakat bu ayarlamayı yapalım derken pedal uzaklığı üzerinde çok durmamıştık. Pedala yaklaşmam sebebiyle bacağımı yeterince açamadığım için bu diz ağrısının başladığını düşünüyorum. Bugün sabah mesafeyi arttırdık. Yokuşsuz yolda “oh ne güzel dinleniyor” derken bütün günün tek ve şimdiye kadarkilerin en büyüklerinden biri olan yokuş yüzünden ağrı tekrar başladı. Moralim bozulsa da yarın akşamdan itibaren Nico’nun babasında 4 gün mola vereceğimiz için iyice dinleneceğini düşünerek sürmeye çalıştım.

Bugünün tek ilginç noktası bir çıplaklar kampının önünden geçmemizdi. İlginçliği de kendi aramızdaki şakalar komikliklerden yani enteresan bir şey yaşadığımızdan değil:)

Fransa’nın bu bölgesinde pek yerleşim yeri yok. 2-3 tane tatil kasabası var. Biz de ilk karşılaştığımız kamp yerine “ücretsiz kalabilir miyiz” diye sorarak şansımızı denedik. Kampta çalışan bayan 8 ay Antalya’da bir otelde çalışmış. Hatırladığı kadarıyla Türkçe konuşmaya çalıştı benimle. Sahibiyse İstanbul’dan kartpostal göndermemiz şartıyla ücretsiz kalmamıza izin verdi.

Çadırımızı kurduktan sonra tatil sezonunun sonu olduğu için boşalan plajda yürüyüşe çıktık. Ağrıyan bizim, kilit açmaya çalışırken patlattığım dudağım ve bisikletleri iki defa durdukları yerde domino gibi düşürmemden sonra okyanus kıyısında yürüyüş ilaç gibi geldi. Bugün Soulac-s-Mer ve Carcans arasında 66 km yapmış olduk.

D0013 (14)-FOW

Gün 14

Dım dım dım dım acaba bugün de dizim ağrıyacak mıydı? İkimiz de heyecanla bekliyorduk ki bizi çok bekletmeden ağrımaya başladı.

Uzun ve birbirinin aynı yollardan sonra yavaş yavaş tekrar kasabalara girmeye başladık. Kasabalardan birinde tempomuzu tutturmuş gidiyorken arkadan gelen “Merhaba” ile saniyesinde frene bastım. Nico’yu da “Türk buldum” diye bağırarak durdurdum. Heyecandan korna çalmak aklıma gelmemiş, olur öyle alıklıklar… O sırada çocuk da oturduğu banktan kalmış bize doğru ilerliyordu. “Türk müsün?” diye sorarken çoktan anlamıştım olmadığını ama duyduğum şey konusunda yanıldığımı sanmıyordum ki yanılmamışım zira çocuk, babasının işi sebebiyle İstanbul’da 6 yıl yaşamış. Bayrağımı görünce refleksle “Merhaba” demiş. Ne yalan söyleyeyim atlayıp boynuna sarılasım geldi.

Bugün bizden 1 hafta önce dünya turuna çıkan 50li yaşlarındaki  Joël ve Irene ile buluşmak üzere yolumuz üstündeki Ares’te durduk. Öğle yemeği için sandviç aldığımız pastane, bisikletleri görünce bir de baget hediye etti. Daha sonra buluşma noktası olarak kararlaştırdığımız kilisenin yakınlarındaki bir kafede kahve içtik ki bu bizim 2 haftadır ilk medeni aktivitemizdi:)  Joël ve Irene, Ares’te Irene’nin halasında mola vermişler. Malzeme bilgisi alışverişi, hatıra defterine yazı derken hoş sohbetle geçti gitti zaman. Dünyanın başka bir köşesinde buluşmak üzere vedalaştık.

D0014 (2)-FOW

Audenge’a vardığımızda Nico’nun babası ve eşi heyecandan duramamışlar ve gelişimizi videoya çekmek için yola çıkmışlardı.

Bugün Carcans – Audnge arasında 69 kilometre yapmış olduk.

Yolculuğa dair bütün fotoğrafları görmek için lütfen tıklayınız.

error: Content is protected !