Katara geçidi, köpeklerin saldırısı

Yunanistan’a girişimizde ilk sınır geçişi sorununu yaşadık. Arnavutluk’tan çıkarken polisler pasaportlara bile bakmadan Yunanistan tarafına yolladı. Yunanistan tarafında ne olur ne olmaz diyerek Nico’nun pasaportunu önden verdik. Hemen damgası basıldı ve geri verildi. Benimkinde ise polis bir bana bir pasaporta baktıktan sonra hiçbir şey söylemeden küçük penceresini kapatıp arka taraftaki kodaman polislerin yanına gitti. Bekleyişimiz sırasında çıkardığımız yusuf yusuf sesleri başkaları tarafından da duyulmuştur eminim. Geri döndüğünde “Giremezsiniz, vizeniz geçerli değil” dedi. Nasıl yani? Aynı vizeyle 11 tane ülke geçmişim, bir Yunanistan’da mı geçerli değil? Hayret bir şey… Vizem evlilik durumundan aldığım 1 yıllık oturma vizesi. 1 yıl Fransa’da kalabilir ve Schengen ülkelerini gezebilirim. En son baktığımda Yunanistan’da Schengen’deydi. Şimdi bu engel niye? Durumu anlattık. Adam hala üzerinde “Schengen” yazmıyor diyor. Fransa’da yaşayabiliyorum ya, Schengen’i mi kalmış artık bunun? Ben tabii nefes almadan konuşarak adamın başının etini yiyince, adam istediği cevabı alıp beni susturabileceği bir soru sordu. “Bu vize geçerli değil ama siz zaten Yunanistan’dan transit geçeceksiniz değil mi?” Blöfünü görüyor ve oynuyorum : “Evet, birkaç gün içinde çıkacağız, transitiz biz”. Ne isterse o olacağım zaten, sıkıntı yok, yeter ki geçelim. Basıyor damgayı…

Sınırdan Kalpaki’ye kadar 27 km boyunca hiçbir yaşam belirtisi yok. Şanslıyız ki yanımızda yemek vs. vardı. Kalpaki’de alışveriş yaptıktan sonra çıkıştaki askeri müze önünden geçerken bir sürü üst düzey askerle selamlaştık. Hemen ardından bir tank konvoyuna denk geldik. Ne oluyor ya hu? Nedir bu toplantının amacı? İnternet yok, telefon yok, bir durum varsa bilelim:)

Sınırdan beri hep tırmanış vardı. Yunansitan’daki ilk gecemizde bir ağaçlığın arkasına çadırı attık. Havalar artık iyice soğudu:( Havalar soğurken biz hep deniz kenarındaydık. Geçişi anlamadık. Karasal iklime birden girince ne olduğumuzu şaştık:( Yemek yapmak bile bir zulüm bu soğukta.

2. günümüz’de Ioannina’ya vardık. Şehir girişinde resmen taptığımız bir bisküviyi satan Lidl marketi gördük. Zaten mola saatlerimiz buna bağlı. Tüm Avrupa boyunca Lidl gördüğümüz yerde durup, o bisküviyi alıp dinleniyoruz:)Buradan Lidl yetkililerine sesleniyorum: “Lidl, bize sponsor ol!” 🙂 Ama hafta içinde marketin kapalı olması bizde soğuk duş etkisi yaratıyor. Nasıl yani? Bugün o bisküviyi yiyemeyecek miyiz? 🙁 Şehre girdikçe fark ediyoruz ki bütün dükkânlar kapalı. Sonra tek açık yer olan itfaiyeye soruyoruz. Meğer bugün yani 28 Ekim, 2. Dünya Savaşı’nda Nazilerden kurtuldukları günmüş ve resmi tatilmiş. Bu cevap, dünkü tankları da açıklıyordu. Hatta geçit töreni varmış. Bu şehre sadece bayrak almak için uğramıştık ama tören varsa itinayla izlenir:)

Eskiden Isparta’da yaşarken 30 Ağustos’ta askerler şehrin en büyük caddesinden tanklarla falan geçerdi. Arkasından öğrenciler, topluluklar vs. Burada da aynısıydı. Neye niyet neye kısmet… Çok şanslıyız. İlkyardımcılar, öğrenciler, izciler, itfaiyeciler, rahibeler… Her grup kendi sloganını atıyor ya da kendi marşını söylüyordu. Gruplardan en ateşlisi beyaz gömlek, siyah tişört giyen bir gruptu. Çok sert bir tonda durmadan aynı cümleyi söylüyorlardı. Ne dediklerini anlamadık ama tişörtlerindeki Kıbrıs haritasından armaları yeterince açıklayıcıydı. İzleyicilerden yöresel kıyafetler giyenler vardı. Herkes Yunanistan bayrağı taşıyordu. Bayrak almaya geldik dedim ya, gerek kalmadı. Tören sonunda yerdeki bayraklardan alıp taktık bayrak direğimize. Tören izlemek için bisikletleri bırakıp gitmiştik. Tabii üzerinde Türk bayrağı dalgalanıyordu. Biraz tedirgin olmuştum aslında böyle hararetli bir günde şehir merkezinde Türk bayrağını ulu orta bırakmaktan ama geldiğimizde sapasağlam yerinde duruyordu. Şehirden ayrılırken Ali Paşa camiyi görünce içim ısındı. Yunanistan’ın bu bölgesinde hala sağlam duran ve kullanılan bir cami görebileceğimi hiç düşünmemiştim. Bir tabu daha yıkıldı, çat!

İoannina’dan ayrılmamızdan itibaren tırmanacağımızı biliyorduk. Bir tarafı göle doğru uçurum, bir tarafı dağ olan bu yolda kamp yeri bulmak için çok zorlandık. Sonunda çılgın rüzgâr eşliğinde bir taş ocağına attık kampı. Çadırı elimizden kaçırsak, buradan aşağıdaki göle kadar gider.

Bugün 1705 metredeki Katara Geçidi’ne tırmanıyoruz. İoannina-Metsovo arasında yeni yapılmış bir otoban var. Biz otobana giremiyoruz tabii ki. Bu otobanda 30’dan fazla tünel var. Hah işte o tünel sayısı, bizim eski yolda ne kadar tırmandığımızla doğru orantılı:) Peristeri’ye kadar inişli çıkışlı olan yol, Peristeri’den sonra sürekli tırmanışa geçti. Bugünkü yol bir harika dostum:) Her yer karlı dağlarla dolu. Bazen altımızda zikzak yaparak ilerleyen otobanı ve araçları seyrediyoruz. Bizim geçtiğimiz yolda gün içinde toplam 5 araç gördük. Onlar da barajlarda ya da yol yapımında çalışanların arabaları. Yer yer evler vardı. Bu tırmanış esnasında 7000. kilometremize vardık. Hayvancılıkla uğraşanlar eski yol çevresinde kalmayı tercih etmiş çünkü her yer ot dolu. Tabii ki bu hayvanların başında çoban köpekleri var. Tabii ki bu köpekler her seferinde salyaları ve havlamalarıyla peşimizden koşturuyorlar. O yokuşta bana o hızı yaptırıyorsunuz ya helal olsun size. Başka güç yaptıramaz yani! Metsovo’dan sonra yaylalar başlıyor. Bütün gün karşı dağlarda gördüğümüz karların arasındayız şimdi. Hatta kayak merkezi var. Rakım fazla olmasa da koşullar kış koşulları artık. Yaylalar, inekler, köpekler, kar, soğuk, ıssızlık, mükemmel manzara, kopup düşmüş yollar derken geçide varıyoruz. Yaw arkadaş bir işaret koyun şu geçitlere ya, boşa mı çıkıyoruz. Bir selfie zevkimiz var, onu da yaşatmadınız be! Bak sinirlendim ha… Zirveye çıktığımızda manzara izleriz diye hayaller kurmuştuk ama o siste Nico’yu bile zor görüyordum:( İniş için ne var ne yoksa giydik. Çünkü rüzgâr yakıyor. İnişler çok zevkli olur ya normalde, hah işte burada öyle olamadı çünkü hem soğuk, hem siste karşıdan araba geliyor mu görmüyoruz, hem de yerler ıslak ve hız yaptırmıyor. Olsun yine de o geçide tırmanmak bir harikaydı. Tamamen kendi beyninle baş başasın. Başarmak ya da bırakmak senin elinde… Muhtemelen o manzaraya bir daha hiç gelmeyeceksin. Hart hurt tırmanırken bir yandan da güzelliği sindirmeye ezberlemeye çalışıyorsun ki hiç unutmayasın.

Geçitten inişte yer alan yol ayrımında durup kamp yapamaya karar verdik. Aslında iniş bitmemişti ama hava koşulları yüzünden beklediğimizden yavaş olduğu için akşam olmuştu. Kamp için beğendiğimiz alanda keçi pislikleri vardı. “Buradan sürü geçiyor sanırım. Köpek de vardırL” diye düşünmeme rağmen bir anlık gafletle “Aman boşver” deyiverdim. Demez olaydım. Yolculuğumuzun en korkulu gecesini yaşadık. Çadırı kurduktan sonra ben içeri girdim ve içeriyi düzenlemeye başladım. Nico ise dışarıda yemek yapacaktı. Bu sırada uzaktan gelen köpek seslerini duymaya başladık. İçimden “lütfen buraya gelmeyin, nolur nolur” diye geçirirken sesler yaklaştı. 3 köpek, sürülerinin önlerinden ilerleyip havlaya havlaya çadırımızın etrafını sardı. Nico “hişt, kışt” falan derken çobana seslendi. Şerefiz herif lütfedip de köpeklerini çekmedi. Bastı gitti. Allah belanı versin senin gibi adamın! Köpeklerin giderek daha da agresifleştiğini çadırdan duyabiliyordum. Hiçbir şey görmeyip, sadece seslerden hayal etmek de çok korkutucu. Nico elinde bir sopa kendini koruyormuş. 1 tanesi lider, diğerleri aslında gidecek ama lider olan havladıkça diğerleri de havlıyor. Zekiler de: çadırın etrafından bölünerek Nico’nun etrafını sarmışlar. Islak kıyafetlerimi değiştirmiş ve kat kat giyinmiş olmama rağmen tir tir titriyorum. Tabii ki korkudan… Dişlerimin birbirine vuruşunu duyan köpekler daha da gaza geliyor. Hiç ses çıkarmamam rağmen Nico korkumu anlıyor ve “sakin ol” diye bağırıyor dışardan ama kendi sesi de korkudan titriyor. O dakikalar nasıl geçti, neden Nico’yu ısırmadılar bilemiyorum. Sürü uzaklaştığı için bir süre sonra köpekler de içgüdüsel olarak gitmek zorunda kaldılar. Nico da hemen içeri girdi ama henüz bitmemişti! Çoban sürüyü ahıra yerleştirdikten sonra geri geldi köpekler. Çadırın etrafında havladılar, dolandılar bize saatler gibi gelen süre boyunca… Çadırın içinde hiçbir şey görmeden üzerine bir şeyin atılıp çadırı parçalayıp seni ısırmasını bekliyorsun. Çaresiz bir bekleyiş yaniL Sonunda geri çekildiler ve gittiler. Biz de ne yemek yapacak ya da yiyecek hal kalmıştı. O kadar zorlu bir tırmanışın ardından ne hayallerimiz vardı. Hayal dediğim de makarnayı neli yapsak da kutlama yemeği gibi olsa falan… Bütün gece köpeklerin uzaktan havlamalarını duyduk. Hiç uyumadım zaten. Bütün gece, çantaları en hızlı nasıl organize edebiliriz diye plan yaptım durdum. Sabah da çoban hayvanları otlatmaya çıkarmadan toparlanıp ayrıldık oradan. Türkiye’ye varınca yolun geri kalanı için ultrasonik köpek kovucu almazsam Allah belamı versin! Eskiden Sivas Kangalı’ndan bile korkmayan ben, şimdi kaniş havlasa yerimde sıçrıyorum. Şu satırları yazarken bile ellerim titriyor.

Bültenimize abone olun!

Bültenimize abone olun!

Şu anda nerede olduğumuzdan, hakkımızdaki gelişmelerden, ülkelere dair son yazılarımızdan ve son fotoğraflarımızdan haberdar olmak için lütfen bültenimize abone olun!

Teşekkür ederiz!