Kotor Körfezi, Mandalina Saldırısı ve Hünnap

11

EKİM 2014

Gün 181 – 6291,87 km

Donji Stoj, Karadağ

“Karadağ, bizi kara dağlarıyla değil masmavi deniziyle karşıladı. Daha önce karşılaştığımız bisikletçilerden öğrendiğimiz Kotor’a gitmek için sabırsızlanıyorduk.”
Kotor, UNESCO Dünya Mirası listesindeki tarihi bir sahil kasabası ve kocaman bir körfezin içinde. Haritaya ilk baktığımda körfezin şekli bir kurdeleyi andırmıştı bana. Körfeze girdiğimizde de o kurdeleyi açıp da hediyeye kavuşulan anın sevincini yaşadık. Bakmaya doyamadığımız bir güzellik…
Biz körfeze karşı taraftan yani Hırvatistan sınırından başladığımız için önümüzde denize sıfıra gideceğimiz uzun bir yol vardı. Hemen körfez girişinden kalkan feribotla da geçebilirdik ama o zaman körfezin zevkini çıkaramazdık. Körfeze girişimiz öğle yemeğine denk gelince, yemek öncesi bir tur, yemek sonrası bir tur atladık suya… Ekim olmasına rağmen hava mükemmel, nerede o yaz boyu yediğimiz yağmurlar? Körfezin ortasında iki minik ada…
Kotor’a ulaşmamız için önümüzde hala yol olduğu için çadırımızı kurmak üzere yer aramaya başladık ama bir taraf deniz, bir taraf dağ. Eee haliyle çok mümkün değil. Sonra turist sezonu bittiği için kapanan bir özel plaj bulduk. Biraz gözlemden sonra burada kimsenin bizi rahatsız etmeyeceğine kanaat getirip yerleştik ama bu sefer çadırda kalmayacağız. Hava güzel, yağmur yağmayacak; attık matları yere… Bu akşam, evimiz denize nazır:) Yüzmelere doyamıyoruz, bir tur da burada girdik denize. Hava karardığında uyku tulumlarına çekildiğimizde birden biri belirdi sahilde; plajın sahibi. Adamı görünce düştü tabi bizim suratlar; muhtemelen ‘çıkın gidin’ diyecek. Ama öyle olmadı! Çalınması korkusuyla denizdeki dubaların halatlarını toplamaya gelmiş, bizi görünce çok sevindi: ‘Siz burada uyuyacaksanız, toplamama gerek yok’ dedi. Hatta üzerine sabah gelirken herhangi bir şey isteyip istemediğimizi sordu. Senin gibi güzel insanlar varken daha ne isteyelim ki?
Sabah bir balıkçı motorunun sesiyle uyandık. Güneşin vurduğu dağları arkasında bırakarak yavaş yavaş açılıyordu körfezin derinliklerine doğru. Denizin üstünde hafif bir sis… Kotor’a uzaktan bakış fırlatılabiliyor. Yani adeta fotoğraf karesine uyandık.

Kotor, Milattan önce kurulmuş bir şehir. Zaman içinde el değiştirdikçe, hükümdarlığı altına girdiği her imparatorluktan bir iz kalmış surların içindeki bu şehirde. Şu anda yüzlerce turisti taşıyan dev gemilere olduğu gibi, yüzyıllar önce de ürünlerini bırakan gemilere ev sahipliği yapmış Kotor. Ama doğruyu söylemek gerekirse; şehrin kendisi, bulunduğu körfezin güzelliğinin gölgesinde kalıyor.
Kotor’u körfez dışına bağlayan kestirme bir yol var. Tabiiki biz körfeze hala doyamadığımız için kestirme yolu değil de körfezin içinden dolanarak gitmeyi tercih ettik. Bu yol, o kadar az tercih edilen bir yolmuş ki, yoldan birkaç kez ‘yanlış tarafa gidiyorsunuz’ diye uyarıldık. O kadar pedallamış olmamıza rağmen körfezin boğazında, manzarayı bir önceki gün izlediğimiz yerden sadece 100 metre uzaktaydık. Yolculuğumuzun en güzel yerlerinden biri olan Kotor körfezi’ne kilometreler feda olsun:)
Budva’ya yakın, kapatılmış bir kamp alanında Karadağ’daki 2. gecemizi geçirmek üzere çadırımızı kurduk ve o yorgunlukla hemencecik sızdık. Buraya kadar her şey normal. Bize gecenin körü gibi gelen bir anda ama sonradan anlayacağımız üzere saat 22:00 civarlarında çadıra fırlatılan bir şey sebebiyle Nico’nun çığlık atmasına uyanıyorum. İkimiz de uyku sersemi, tam konuşmadan ben kaskı takıp dışarı fırladım. Maksat ne? Attıkları taş kafama gelirse diye… Ertesi sabah Nico çok gülse de bence gayet mantıklı bir hareket. Elimde de biber gazım. Olayı çözene kadar tedbirli davranmak lazım… Çıktığımda etrafa iyice bakmama rağmen kimseyi göremedim. Sonra Nico da çıktı dışarı ama hiçbir şey göremeyince girdik tekrar içeri. Çadıra girince kafa lambasıyla baktığımızda Nico’ya gelen darbenin, belinde morluk yarattığını gördük. Bela okuya okuya uyuduk yine. Başka ne yapabiliriz ki? Gözümüzden uyku akıyor. Sabah moralsiz moralsiz çadırı toplarken fark ediyoruz ki çadırın etrafı, dün orada olmayan parçalanmış mandalinalarla dolu. 2 kilo çıkar yani:) Meğer çadırımız, birkaç çocuğa hedef tahtası olmuş. Ama nasıl bir dengesizliktir ki 2 kilo mandalinadan sadece 2 tanesini isabet ettirebilmişler. Olayın en çok kafama takılan kısmı bu valla ne yalan söyleyeyim:) Nico nasıl mandalina darbesiyle morarmış diyecek olursanız? Çadırın iç ve dış tentelerinin arasına bayrak direklerini sıkıştırıyoruz. Mandalina, direğe çarpınca sert bir etki yaratmış. Morarmasına sebep olan da bayrak direğinin sertliği…

Bu olayın sabahında Budva’ya vardık. Herkesin öve öve bitiremediği Budva, bizi pek açmadı. Surların içindeki minik şehrin dükkanları, turistler terk edince kapamış kepenkleri. Cansız, ruhsuz bir tarihi bir şehir oldu bizim için.

Ardından Sveti Stefan adındaki minik adayı görmeye gittik. 1500’lü yıllarda Türklere karşı savunma amaçlı hisar inşaa edilmiş bu minik ada, kısa bir köprüyle karaya bağlı. İçine girmek ise imkansız, tabii eğer burayı satın alan otelde konaklamayacaksanız:(

Budva ve Sveti Stefan’dan tatmin olmadan ayrıldıktan sonra öğle yemeği için durduğumuz sahilde yüzüp, bir de güzel bir uyku çekince, gitmeye üşendik ve kurduk kampı oraya. Yandaki balıkçı restoranından gelen ılık müzik, güneş denize gömülüyor… Karadağ, ne yaptın bize ya? Eridik eridik:)

Sıradaki durağımız eski Bar şehriydi. Şuan kullanılan Bar’dan, eski Bar’a varmak için biraz tırmanmak gerekti. 1979 yılındaki depremde büyük hasar gören Bar’da, hala yenileme yapılıyor.

Surların çıkışındaki bir tezgâhta değişik bir meyveyle karşılaştık: Zinzula. İlk tadımda, olmamış ama tatlı muşmula etkisi yaratan, iğde görünümlü bir meyve kendisi. Bir kere tattıktan sonra 1 kilo alıyoruz. Çerez gibi gidiyor. Bayıldım bayıldım. Çekirdekleri kurutup Türkiye’ye getirecektim, annemler bahçeye eker diye ama internete kavuştuğumuzda araştırırken fark ettim ki meğer Türkiye’de varmış bu meyve: Hünnap.

Eski Ulcinj… Karadağ’daki bu eski şehirler gez gez bitmedi. Ama Eski Ulcinj, tam bir fiyaskoydu. Binalar eski olmasına eski ama ya ev ya da lüks restoran ve de aralara yenileri serpiştirilmiş. Tarihi bir şehirmiş gibi durmamasını geçtim, oraya gitmiş olmamız yerli gözlerce net bir şekilde garipsendi. Amaan biz de sizin meraklınız değiliz zaten.

Ama şehrin dışındaki 12 kilometrelik plajı güzeldi. Sezon sonu olduğu için bütün özel plajlar kapatılmıştı. Sahilde, bugün bir kaç kere gördüğümüz Fransız plakalı turuncu karavanı gördük. Tabiiki hemen yanlarına gidip tanıştık. Çok tatlı bir çift olan Mattheu ve Lilou, 1 aylığına Avrupa’nın bu kısmına gelmişler. ‘Şarapsız çıkmam abi’ felsefesiyle yollara düşen Mattheu ve Lilou sayesinde Karadağ’da Fransız şarabı içtik:)
4 gün kalıp 214 km pedalladığımız Karadağ’ın adını aldığı kara dağlarına tırmanmadık ama bize sunduğu güneşli sahillerini, denizini doyasıya sindirdik içimize. Belki bir gün dağları için geliriz, kim bilir?

Arnavutluk bizi bekler, yola düşme zamanı…

Sıradaki maceramızı okumak için tıklayınız.

Bir önceki yazımıza dönmek için tıklayınız.

error: Content is protected !
Bültenimize abone olun!

Bültenimize abone olun!

Şu anda nerede olduğumuzdan, hakkımızdaki gelişmelerden, ülkelere dair son yazılarımızdan ve son fotoğraflarımızdan haberdar olmak için lütfen bültenimize abone olun!

Teşekkür ederiz!

Pin It on Pinterest

Share This