Merhaba Türkmenistan; Karakum Çölü

Hoş geldik Türkmenistan… Sınırdan itibaren sıcaklığınla sardın bizi… Bu sınır kapısı, bisikletçilerin en çok kullandığı sınır kapısı… Fakat Türk görmeye alışık olmayan sınır polisleri, Türk bulunca hemen bağırlarına basıyorlar. İşlemleri çabucak halletmemiz için herkes seferber oldu. Sadece bizimle ilgilenmesi için çok tatlı bir polisi görevlendirdi büyük patron. Bu ilgi, İran’daki gıcık sınır polisinden sonra çok net bir fark yarattı bakış açılarımızda. Ha bu arada İran’da takmak zorunda olduğum başörtüsünü Türkmenistan’daki ilk adımımda çıkardığımı söylememe gerek yok sanırım. Çölde pedallamaya başlayınca sıcaktan korunmak için tıpış tıpış geri taktım, orası ayrı…

İlk önce kayıt yaptırdık ve sonrasında herkesin ödediği kayıt parasını ödedik; 12 $. Makbuz veriyorlar. Önceden çok okuduk Orta Asya’daki sınır kapılarında fazlasıyla rüşvet döndüğünü ve bisikletçilere sorun çıkardıklarını ama şimdilik çok sıkıntı çekmeden ilerliyoruz. Ayrıca makbuz veriyorsan eyvallah, neyse vermemiz gereken, bir şekilde öderiz. Kayıttan sonra doktora göründük. Ülkeye ebola virüsü sokmak istemedikleri için ateş ölçüyorlar alnına dayadıkları bir termometreyle. Sonra da çantaları x-ray cihazına soktular ve bazılarını ‘bakmış olmak’ için açtırdılar. Bu arada bir polis memuru gelip Thorsten’in vizesinde sorun olduğunu söyledi. Biliyorduk aslında ne sorun olduğunu ama Thorsten ‘aman alırlar ya, bir şey olmaz’ rahatlığında olduğu için herhangi bir düzeltme girişiminde bulunmamıştı. Sorun, vizesinde yazılı giriş sınır kapısının burası değil de Özbekistan’dan girerken kullanılan kapı olmasıydı. Ama Tahran’dan başvurduğu için ve bisikletli olduğu için bunun çok net bir hata olduğunu anlattım. Amca da ‘ablacım’ diye konuşuyor. Canım benim ya… Uğraştı da uğraştı… Patronunu aradı, onun patronunu aradı. Cumhurbaşkanı’na kadar gitmeden durdular Allah’tan ve izin verdiler sonunda.

-Ablacım söyle bu Alman’a bir daha olursa almam bak!

-(Tabii ki içimden) Bir daha Türkmenistan’a niye gelsin o Alman be amcam?

Bu arada sınır kapısından çıkmadan oradaki tartıda bisikletleri üzerinde çantalar varken ölçtük. 5 günlük yiyecek olduğundan ikimiz de bisikletler ve bütün çantalar dâhil 66’şar kilo taşıyoruz. Benim, Nico kadar yük taşıdığımı gören Anselm ve Thorsten inanamadı bir türlü; boğdular övgüye. ‘Ay yok canım öyle demeyin utanıyorum’ falan derken içimde sevinç çığlıkları atıyordum.

Saat 9’da İran’da başlayan ve 11’de Türkmenistan’da biten çıkış – giriş işlemlerinden sonra komutanın bizi kapıya kadar geçirmesiyle 5 günde 500 km yapmamız gereken Türkmenistan macerasına başladık.

Sarakhs, bir sınır kasabası ve burada yol daha sonra birleşmek üzere ikiye ayrılıyor. Bir tanesi bütün tırların kullandığı asfalt yol, bir tanesi de başkasının bloğunda okuduğumuz yapılabilirliği olan 26 km daha kısa bir ara yol. O kısa yolu kesinlikle tavsiye etmiyorum. Sarakhs’tan sonra ertesi güne kadar hiçbir köy görmediğimiz, su bulmakta aşırı zorlandığımız, toz toprak yutmaktan helak olduğumuz ve hiçbir gölge bulamadığımız bir kısımdı. Ha asfaltı tercih etseydik o kadar tırın arasında pedallamak daha mı iyi olurdu bilemiyorum.

Bu yola girince karşımızdan gelen bir araba durdu ve içinden bir aile indi. Türkmen yöresel kıyafetleri içindeki kadın bizimle İngilizce konuştu. Meğer kendisi Sarakhs’ta İngilizce öğretmeniymiş. Bizi akşam kalmaya davet ettiler. Keşke 5 günden fazla vize alabilseydik. Maalesef kabul edemedik böyle güzel ve içten bir teklifi.

Bir süre sonra bir kontrol noktasına geldik. Polisler pasaportları alıp kontrol ederken biz de kuyudan çektiğimiz suyla mini duş alıp serinledik. Ardından bizden önce geçen bisikletçilerin kayıt defterinde yazılı adlarına baktık tanıdık var mı diye. Bizi sulayan polis arkadaşlarla vedalaştık ve başladık çöle doğru pedallamaya.

Bir günde en az 100 km gitmemiz gerektiğinden öğle sıcağında mola vermeden pedallamaya devam ettik çölün ortasında. Bu yolda su bulmanın zor olduğunu aynı blogda okumuş ve yanımıza o günlük su almıştık. Anselm ve Thorsten’i de uyarmıştık. Ama adamlar rahat olduklarından iplemediler ve fazla su almadılar. Olayın geri kalanını tahmin edersiniz sanırım. Sularını çok çabuk bitirdiler. Haliyle paylaştık. Ama bizim bir günlük suyumuzu da bitirdiler. Ve hep beraber çölün ortasında susuz kaldık. Ne olursa olsun pedallamaya devam etmeliydik. Sonunda kurbağalı bir göle geldik. Anselm ve Thorsten attılar kendilerini suya, ben de sadece kafamı ıslattım. Normalde mikrop kaparım diye yanına bile yaklaşmam bu renkte bir suyun ama beyin hücrelerim sıcakta kavruldukları için bunu düşünebilecek yetiye sahip değillerdi. Bu sırada karşıdan biri göründü kamyonuyla. Kamyonunu durdurmadan ‘o gölden su içmeyin’ deyip bize bir şişe su fırlattı. Havada yakaladık tabii ama sevincimiz sadece saliseler sürmüştü çünkü şişedeki suda yüzmeyen bir ben vardım.

Çok şükür ki biraz ileride bir tarlaya denk geldik ve adamlar bizi öyle görünce hemen çeşmenin yerini gösterdiler. Sordum tabii ki ‘içilebilir mi?’ diye ve olumlu cevabı alınca kana kana içtik çeşmeden. Sıra şişelerimizi doldurmaya gelmişti. Şişelerimizi o suyla doldurunca gördük ki kana kana içtiğim o suda, karnımda bir ağaç yetişmesi için gerekli miktarda toprak, tohum ve gübre var. Orta Asya’ya bisikletle gelip de mideyi bozmayana kız vermiyorlarmış zaten. Kaderimse çekerim, napıcan?

Suyla işimizi bitirip etrafı gözlemlemeye başlayınca daha önce hiç görmediğim traktörümsü kocaman araçlarla karşılaştık. Değerleri 1 milyon euro’dan fazlaymış. Meğer sabahtan beri pedalladığımız çölün ilerleyen tarafları hep tarlaymış. Buradaki tarla işçileri bizi çaya davet ettiler kulübelerine. Yeşil çaya kafamdan sert bir ekmeği bandırıp yedik.

Oradan ayrıldıktan sonra daha çok insanla karşılaşmaya başladık. Bir grup arabayla fotoğrafımızı çekti ve hediye olarak bir otelden aldığı diş macunu, fırçası ve sabun verdi. Elinde olan ne varsa paylaşan koca yürekli insanlar bunlar. Ya da ‘kokuyorsun, al bunları git bir banyo yap’ mı demek istiyor acaba?

DCIM100GOPRO

Sabah 11’den akşam 8’e kadar o iğrenç yolda 93 km yapmış ve Garagum Deryasy yani Karakum Çölü’ne varmıştık. Gerçekten hepimiz için büyük başarıydı. Kalan 4 günde sınır işlemi muhabbeti olmayacağı için daha erken yola çıkıp daha fazla pedallayabileceğiz umuduyla dolmuştuk. Bütün gün boyunca karşımıza çıkan tek restoranda bunu kutlamak için dördümüze bir bira ısmarlardık. Bu, uzun zamandan sonra yasalara göre suç işlemiş olmadan içtiğimiz ilk biramızdı.

DCIM100GOPRO

Restorandan hemen sonraki köprüden geçip nehrin öbür tarafına attık kampı ama büyük bir hataydı çünkü sivrisinek istilasına uğradık. Ateş yaktık dumanı sayesinde uzak dursunlar diye. Bu arada hayırlı uğurlu olsun; öğlen içtiğin sular, akşam mideni gıdıklar…

D0438 (16)-FOW-Turkmenistan

Sabah 7’de düştük yollara. Yolumuzun üstünde olduğunu bildiğimiz Hanhowuz Howdany rezevuarına doğru temiz olması umuduyla hızla pedalladık. Bisikletlerle gidemeyeceğimiz bir tepenin ardında olduğundan tepenin eteğinde bıraktık bisikletleri. Tırmandığımızda karşı kıyıyı göremediğimiz kocaman bir gölle karşılaştık. Kumu, deniz kabuğu, temizliğiyle bir deniz bulmuştuk Türkmenistan çöllerinin ortasında. Attık kendimizi serin sulara…

Bu sefanın ardından birkaç kilometre sonra dün hata yapıp da girmediğimiz asfalt olan M37 karayoluna ulaştık ve hemen oradaki Khozhan köyündeki bir evin kuyusundan su ikmali yaptık. Vakit kaybetmemek için para bozdurup manat almamıştık ama alsaymışız iyi edermişiz çünkü evlerden aldığımız sular çok pis ve kapalı su almamız bizim için daha hayırlı. Maalesef büyük şehir olan Mary’e gelene kadar para bozduracak yer bulmamız imkânsız.

38 km yaptıktan sonra kamyoncuların durduğu bir restoranda durduk. Dün geceden motoru bozduğum için biraz dinlenmeye ihtiyacım vardı. Öğlen sıcağının 49 derecelere vardığı bir zamanda bu şekilde yola düşmek beni baya kötü ederdi. Anselm ve Thorsten beklemek istemediler ve devam ettiler. Beraber sadece 3,5 gün pedallamış olduk.

Burada duran kamyonculardan birisi bize kocaman bir çöl kavunu verdi. Şu anki hasta halimle yemem gereken en son şeydi ama o çöl kavunu, şeker mi şeker, karamelli mi karamelli tadıyla bana bakarken yemeden duramazdım. Evet yaptım. İshalken kavun yedim.

Yola devam etmemiz gerektiği için kendimi hala toparlayamamış olsam da 4’te tekrar yola çıktık ve 61 km daha yapıp Mary’e vardık. O 61 km’yi nasıl gittim hatırlamıyorum. Kafamı arkadaki başlığa dayadım, gözlerim yarı açık, vücudumda kalan bütün enerjiyi bacaklara yolladım. Her şeyi bırakıp bacaklarıma o kadar odaklandım ki bisikletten düşsem de pedal çevirmeye devam ederdim.

Mary bizi altın varaklı bembeyaz binaları, bomboş devasa caddeleri, Türkçe’ye çok yakın olduğu için anlayabileceğiniz sokak vs. isimleri, isim verilmediği için numaralarla anılan okul isimleri (16. lise gibi),  her yerde asılı Türkmen bayrakları ve Cumhurbaşkanı’nın resimleriyle karşıladı. Bankalar kapandığı için karaborsada para bozdurduk; 10 $. Mary’nin hemen dışındaki bahçeye attık çadırımızı.