Nihao Çin

Nihao Çin

9

EYLÜL 2015

 

Gün:514 – 13117 km
Irkeshtam, Çin

Çin’e Kırgızistan’la olan Irkeshtam sınır kapısından girdiğinizde, girdiğinizi sansanız da aslında bir türlü Çin topraklarına ulaşamıyorsunuz. 30 aşamalı kontrolden geçmek için hazırlanın. Hele bir de Türk iseniz ve Uygur Türklerinin olduğu bu bölgeden girmek istiyorsanız sabır taşınızı çatlatmamak için savaşmanız gerekecek! Benimki de çatlayayazdı!

İşte başımızdan geçenler: Sınırdan girince pasaportlarımızı alan eleman, benimkini görür görmez kayboldu. Sonra üst rütbeden olduğu belli olan bir eleman ve yaverleri, elinde bizim pasaportlarla geri döndü. Emri üzerine bisikletleri gösterdiği yere çekip, bütün çantaları dizdik bir masanın üzerine. Biz dizerken tek bir asker dışında hepsi gitti. Dayanamadılar tabi ardı arkası kesilmeyen çanta sürüsüne… Son kalan eleman epey dikkatli baktı hepsine ama bilgisayar açtırma, ilaçlara itiraz etme gibi şeyler olmadı. Aslında kontrol eden asker Uygur’du ve aynı dili konuşabildiğimizi anlayınca olay tatlı bir hal aldı.

Aslında burası gerçek sınır kontrolü değil. Eskiden öyleymiş. Yıkık dökük bina yığınlarından anlıyoruz. Gerçek sınır kontrolü olan Ulugchat buradan 150 km uzaklıkta ve Çin vatandaşları da dâhil herkes, bu 150 km’yi arabayla geçmek zorunda. Kesinlikle bisikletle geçmeye izin yok. Bu 150 km ise dış dünyayla bağlarını koparmaya çalıştıkları Uygur köyleriyle dolu!

Sınırda taksiler bekliyor. Pazarlığını yapıp gidiyorsun. Çin büyük bir ülke ve bu sebeple doğusuyla batısı arasında saat farkı var. Tüm ülkede yasal yerler, Pekin saat dilimine göre çalışıyor. Ama bu bölgede halk Kırgızistan ile aynı saat diliminde yaşıyor. Biz esas sınıra ulaşana kadar orası kapanacaktı. Şimdi de nerdeyse akşam olduğu için taksi sayısı azdı ve pazarlık şansı da azalıyordu. Bu sebeple burada kalmaya ve sabah bir taksi ayarlamaya karar verdik. Yukarıda da yazdığım gibi, burası yıkık dökük binalardan oluşan eski sınır kasabası. Her yer çöplük. Doğru dürüst restoran ya da hotel yok. Olandan da hayır yok. O yüzden çadırımızı cam kırıklarının arasındaki bir düzlüğe attık. Ama burası öyle bir yer ki her an bir yerden bir azılı katil çıkacakmış hissi uyandırıyor insanda…

Sabah uyanınca taksilerden biriyle pazarlığa tutuştuk. Nereye kadar indirebileceğimizi biliyorduk çünkü bizden birkaç gün önce buradan geçen Çinli bir bisikletçi arkadaş bize bilgi vermişti. 2 kişi ve 2 bisiklet için pazarlık 600 yuanda başlayıp, 300 yuanda son buldu. Pazarlık tamamlanınca polisler pasaportlarımızı taksi şoförüne verdiler. Bisikletleri jeepin arkasına koyduktan sonra düştük yollara. Çin’in batısını görmek için yolculuğa çıkan ve çatpat İngilizce konuşan 2 Çinli genç de aramıza katıldı. Normalde Çinlilerle aynı araca binmemiz yasak ama şoför çakaldı. Bunları ileride askerlerin göremeyeceği bir yere yollamış önceden, geçerken aldık.

Ulugchat’a varınca şoför pasaportlarımızı polise verip, bizden parasını alıp ayrıldı. Bir cümlede yazıverdim bu kısmı ama yok kur farkıydı, yok bıdıbıdıydı diyerek başta anlaştığımız fiyatı artırmaya çalıştı ama tabiiki başarılı olamadı. Pazarlık savaşını kazandık derken içeriden gelen elemanın ‘Türk gelsin’ cümlesiyle irkildik. ‘Eee şey benim beyim vardı. Niye sadece ben? Napıcaksınız bana?’  diyerekten tırıs tırıs girdim içeri. Beni içeri çağıran eleman Uygur Türkçesiyle konuşuyordu ve bir Çinli polisin sorularını tercüme etti bana. Sorular;

  • Neden Çin’e geldiniz?
  • Nerede yaşıyorsunuz? gibi mantıklı sorular ile başlayıp,
  • Neden Fransız ile evlendin? Fransız vatandaşlığın var mı gibi yönlendirici sorularla devam etti.

Sorguluyorlardı ama çıkabilecek olumsuzluklarla baş etmeye niyetleri olmadığı her hallerinden belliydi. Yönlendirici soruların sebebi de buydu. Ruhunuz tembel oğlum! Duymak istedikleri şey Türk misyonerliği yapıp yapmadığımdı ve bir Fransızla evli olmam açık bir şekilde rahatlattı sorgucularımı. Sorgulama bitince bütün çantalarımızı X-ray’den geçirip işlemimizi tamamladık.

Nihao Çin! Hemen sınırın çıkışında sağdaki binada çeşitli dükkânlar, restoranlar ve dövizci vardı. Yanımızdaki dolarların bir kısmını yuana çevirtip girdik bir lokantaya. O ünlü pirinç tarlalarından hala binlerce kilometre uzakta olsak da ‘burası Çin, burada pirinç yenir’ deyip pilav siparişi verdik. Tabii bizimki gibi sade değil pilav; kavurma, havuç vs. var içinde. Sınırın dibinde olduğumuz için pahalı bir yemekti ama olsun, yeni ülkemize giriş kutlaması olduğu için sıkıntı değil!

Ardından bisikletimize atlayıp düştük yollara… Çok uzunca bir süre ıssızlıkta pedalladık, çok da sevdik. Sincan bölgesi boyunca kontrol noktalarının olduğunu biliyorduk ve birine denk geldik. Pasaportları alıp bir deftere bir şeyler kaydediyorlar. Uzun sürmedi.

Akşam 5’te Kızılsu’ya vardık. Bütün gün pedalladığımız ıssızlık kendini birden her yerden fırlayan yüzlerce motora bıraktı. Daha geçen hafta, haftada 1 insan görüyorduk. Zor adapte olunacak bir değişim… Evler yola çok yakın, bir ev bitince sıradaki eve kadar çok sık dikilmiş ağaçlar var. Kamp alanı bulmak epey zorladı bizi. Pamir ne güzeldi; her yere atabiliyorduk çadırımızı… Köy sonundaki evden su isteyip daldık minik bir yoldan içeri ve sonunda insanlardan ve motorlardan uzakta bir alan bulabildik kamp atacak.

 

Kaşgar’a çok uzak değildik. Sabah 34 km’de erkenden Kaşgar’a varınca eski şehrin merkezinde biraz dolanıp ünlü Iydgah camisinin önünde her bisikletçinin yaptığı gibi fotoğrafımızı çektirip, yine bisikletçilerin tercih ettiği Old Town Youth Hostel’e yerleştik. Yurtta, ranzada kalmak için kişi başı 35 yuan ödüyoruz. İran’dan beri yer yer karşılaştığımız İrlandalı Alex ve Tacikistan Khorog’da karşılaştığımız Hollandalı Yan da burada.

Kaşgar’da 6 gece kaldık çünkü Çin’de 3 aylık vizemiz olmasına rağmen bu kocaman ülkenin neresinde pedallamak istediğimize karar veremedik. En sonunda bisikletleri trenle Chengdu’ya kargolayıp, kendimiz otostop çekmeye karar verdik. Parametreler neydi bu kararı verirken?

Tibet’e girmek için çok çılgın izinler gerekiyor. Bu izinleri alsak bile arkanızdan sizi arabayla takip eden rehberinizin kontrolünde pedal çevirmek zorundasınız. Fakat Tibet platosu bu bölgeye dâhil değil ve Tibet kültürünü yaşamak için harika bir yer. Aşırı dağlık ve yüksek olması sebebiyle yavaş ilerleyeceğimiz ve bütün vizemizi kullanmak zorunda olacağımız bir yer. Başlamak için ise Chengdu en iyi konum. Bu sebeple trenle Chengdu’ya geçmek en mantıklı karar olacaktı. Okulların açıldığı dönem olması sebebiyle tren trafiği yoğundu ve bisikletler ve biz ayrı trenlerde gitmek zorunda kalacaktık. Yanımıza alacaklarımız hariç, bütün çantaları 2 büyük kutuya yerleştirdik. Bisikletleri paketlemedik çünkü taşımaktansa ittirmeyi tercih ettiklerini tecrübe eden arkadaşlardan öğrenmiştik. Hostel çalışanlarının telefonuyla tren şirketi kocaman bir minibüsle hostele gelip her şeyimizi araca yükledi. Biz de onlarla tren istasyonuna gittik. Kutuları X-ray’den geçirip beğenmediklerini çıkarttırıyorlar; yanıcı ve kesici şeyler, kırılma ihtimali yüksek parçalar. Bizimle birlikte bisikletlerini yollayan arkadaşların kemanını almadılar mesela. Yanıcı kesici eşyalar anlaşılabilir fakat kemanı almamak, sorumluluktan kaçmak aslında… Kargo sahibi belirli riskleri alıp koymuş o kemanı o kutuya, sana ancak sesini çıkarmadan kutuyu onaylamak düşer.  Neyse bizim kutuda sıkıntı çıkmadı çünkü zaten riskli parçaları çıkarmıştık. Ödeme, kilo ve kilometreye bağlı yapılıyor. Bisikletler tartılmadan direk 25 kg olarak sayılıyor. 2 bisiklet, 45 kiloluk kutu için Kaşgar-Chengdu arası 589 yuan yani 263 TL ödedik. İlk başta daha fazla söylediler ama tecrübeli arkadaşlardan bu fiyata sigortanın dâhil olduğunu ama herhangi bir aksilik olduğunda zaten üste çıkıp zararı karşılamayacakları için sigorta yaptırmanın anlamsız olduğunu öğrenmiştik. Sigortayı çıkarınca epey fark oldu. Chengdu’ya 7 gün içinde ulaşacağını ve oradaki depoda 3 gün ücretsiz tutulabileceğini öğrendik. 10 günlük bir gezme süremiz olacaktı Chengdu’ya kadar. Bu sebeple tren ya da otobüsle değil de buraların tadını biraz daha çıkarabilmek için otostopla gitmeye karar verdik.

Tabiiki sadece bu kararı vermek için 6 gece geçirmedik Kaşgar’da… Orta Asya’da çeşitsizlikten kurumuş midelerimizi şenlendirdik ünlü ‘Night Market’te… Ünlü pazarına ve hayvan marketine gittik. Eski şehrin sokaklarında kaybolduk.

Ben bırakayım da resimler konuşsun…

Polislik olma maceramız sıradaki yazıda! Otostop çekmek bize göre değilmiş arkadaş!