Olimpos dağı, Selanik, Avrupa'ya veda…

Meteora’dan ayrıldığımız gün Trikala üzerinden geçtik ama sadece öğle yemeği için durup tekrar devam ettik. Trikala’dan geçişimizden itibaren otoban yanındaki yoldan gittik. Ertesi gün de aynı şekilde devam etti ama yan yol kavramı burada biraz sıyırmaya başladı, şöyle ki; yan yol birden bitti ve ağaçlık başladı. Otoban bitmiş olsa gerek ama hiçbir işaret olmadığından anlayamamışız. Yola da çıkamıyoruz çünkü bariyerler var. Ne yapalım, daldık ağaçlığa. İttire kaktıra gidip, bariyerin olmadığı yerden sızdık yola.

Larisa’dan sonra dar bir yolu olan güzel bir vadiden geçtik. Tırmanıyor olsa da, yer yer güvenlik şeridi olmadığı için kamyonlardan kurtulmak amacıyla bastık gaza. Güzelliğine pek doyduk diyemem stresten ötürü.

Yunanistan’daki 9. gecemizde Olimpos Dağı’nın eteklerindeki Litochoro’ya vardık. Vardığımızda ilk iş belediye binasının hemen yanındaki turizm ofisine gittik fakat normal bir saat olmasına rağmen kapalıydı. Oralarda aval aval dolanırken köyün cengâveri bir teyze fırladı bir yerlerden. Durumu anlatınca “Bu ne rezillik, nasıl kapalı olur, turistlere kendimizi nasıl tanıtıyoruz, vatan, millet falan filan” diye söylenerek belediye binasından içeri girdi ve bizi de peşinden sürükledi. “Deli teyze yüzünden bizi şehirden kovmasalar bari” diye diye takip ettik. Çeşitli çalışanlardan sonra bilgili bir beyin yanına geldik. Teyze, bu beyin odasına gelince rahatladı, bizi teslim etti ve gitti. Bu bey, ülkedeki ekonomik kriz sebebiyle turizm ofisini kapatmak zorunda kaldıklarını söyledi. Ardından gayet güzel anlattı Olimpos Dağı’na nasıl çıkılacağını. En ucuz otelin de adını verdi; Hotel Park, 2 kişilik odanın geceliği 15€. Ardından, bizi ertesi gün sabah 7’de 300 m yükseklikteki Litochoro’dan alıp 1100 metre yüksekliğe çıkaracak taksi ile anlaştık; 25 €. Sezonda o yüksekliğe çıkan minibüsler falan oluyormuş fakat şimdi otostoptan başka yol yok ama otostopla bizi alabilecek araçlar geç çıkıyorlar yola. Onları beklersek tırmanamayız. Taksiyi ayarlayıp şu çok duyduğumuz ‘gyros’u yemeye gidiyoruz. Neymiş bakalım bu ünlü gyros? Tavuk, et ya da domuz olabiliyormuş. Tavuklusunu istedim tabi. Gelen şey; patates kızartmalı, soğanlı, hardallı tavuk dürüm!

Litochoro bir asker kenti. Otelimiz eğitime gelen askerlerle dolu. Çoğu da bayan asker… Onların kapıdan kapıya konuşmalarının gürültüsünde odamızda dizi izlerken birden bir kapı çaldı. Otelin sahibi Vangelis, elinde bir telefonla bir şeyler anlatmaya çalışıyor. İngilizcesi kötü olduğu için sonunda telefondaki kızla direk konuştuk. Anlatmaya çalıştıkları şey belediye başkanının bizimle görüşmek istemesiymiş. Şehirde bisikletlerle dolanınca ilgilerini çektik sanırım. Yarın Olimpos’a tırmanacağımız için bir sonraki güne randevulaştık.

Tırmanış günü! 11 yıllık dağcılık hayatımda tek bir günde bu kadar yürüdüğümü hatırlamıyorum. Gün sonunda bacaklarım boş ve amaçsızca yürüyorlardı. Bilincimin ise yerinde olmadığı kesindi de, neredeydi onu bilemeyeceğim.

Olimpos dağı, Türkiye’deki dağlardan farklı olarak barınaklar (refuge) barındırıyor rota üzerinde. Hani şu hep duyduğumuz Alpler’de olanlardan… Ben de bu turumuz sırasında Alpler’dekileri görme şansını yakaladım ama ne yalan söyleyeyim ekonomik durumu çok kötü olan Yunanistan’daki bir dağda karşılaşmayı beklemiyordum. Demek ki neymiş? Bu işler ekonomiyle değil, spora verilen değerle ilgiliymiş! Ekonomi şurada devreye giriyor. Normalde bütün yıl açık olması gereken barınaklar, kriz sebebiyle ekimde kapanmış oluyorlar çünkü devletin orada çalışacak kişiye ayıracak parası yok. Biz de kasımda geldiğimiz için şansımızı kaybettik.

Taksi bizi 1100 m’deki Prionia adındaki, şu an hala açık olan restorana bıraktıktan sonra bir sonraki durak olan 6,5 km uzaklıktaki 2100 metredeki Refuge A’ya 2 saat 15 dakikada tırmandık. Yanımıza takılan beyaz, siyah ve kahverengi renklerinde 3 köpeğin korumasında:) Tabii ki adlarını hemen yapıştırdım; Athos, Porthos ve Aramis! Bu köpekler önceden Litochoro merkezdeymiş ve oradan gelen turistlerin peşine takılarak 1100’e yükselip orada kalmışlar. Bizimle tırmanırlarken “Acaba Refuge A’da kalmaya mı gidiyorlar” diye şüphelendik. Tırmanırken kaybolmak imkânsız… Otoban gibi yol açılmış, bazı yerler tahtalarla döşenmiş. 2917 metredeki zirveye giden rotanın adı E4 ve her yerde işaretler var. Buna rağmen kabalık etmeyip köpeklerimiz yol gösterirken durduk ve bilmiyormuşuz gibi yaptık. Ama bazen kendilerinin tırmanabileceği kestirmeleri bize göstermeye çalıştılar ama nafile be annem… Ben burada bile zor yürüyorum. 8 aydır sürekli bisiklet sürdüğümüzden midir nedir sanki kaslarım başka bir şeye dönüşmüş. Sanki yürüme kaslarım kaybolmuş ve yerine başka bir şeyler oluşmuş:)  Son kilometresinde karda hatta bazen buzda yürüdüğümüz tırmanışımızın ardından Refuge A’da 40 dakika kadar dinlenip başladık inişe. İnişte buzlu bir yerde ayağım kayınca tam sivri bir kayaya kıç üstü otururken ellerimin üstüne düşüp kurtardım omurları kırmaktan ama elim fana incindi. Soğuk havaya rağmen hemen morardı. İnerken karşıdan gelen kadını gören köpekler aniden ona doğru koşamaya başladılar. “Aman düşman sandılar, dağıtacaklar kadının suratını” derken birden bir sevgi seli… Kadını yalıyorlar, kadın da onları yalayacak yani o kadar… Yanlarına vardığımızda kadın, her gelişinde köpeklere yemek verdiğini söyledi. Tamam şimdi oldu. Ama biz aşağı devam ederken, köpekler kadınla birlikte yukarı çıkmasınlar mı? Hayret bir şey ya, biz yemek vermedik sanki:( Başlangıç noktamız olan Prinoia’ya varmamız 1 saat 40 dakikamızı aldı. Burada öğle yemeğimizi yedikten sonra otostopla mı yoksa vadiden yürüyerek mi Litochoro’ya insek diye biraz kararsız kaldıktan sonra saldık aşağı, tabanwayla marş marş… Hah o karar anı çok önemliymiş işte! Bunu 4 saat süren 11 km’lik inişimizde idrak etmek için baya bir fırsatım oldu:/  Öğle yemeğinden sonraki ilk birkaç km eğlenceliydi; şelaleler, değişik otlar, hayvanlar falan… İniş kelimesini kullanmıyorum çünkü irtifa kaybediyor olmamıza rağmen, parkur tırmanılacak merdivenlerle doluydu. Şu satırları yazarken bile hala anlamış değilim; o kadar merdiven çıkmamıza rağmen nasıl oldu da 800 metre irtifa kaybedebildik? İnişin kendi zaten acı verici. 8 aydır bisiklet kullanıyorum ve dizlerim hiç bu kadar acımamıştı! Tırmanmayı tercih ederim kesinlikle. Yemek yemiş ve delice su içiyor olmama rağmen sonlara doğru başım dönmeye başladı. Saatlerdir tepelerin arkasında kaldığı için bir türlü göremediğimiz Litochoro’yu gördükten sonra bile hala 2 kilometremiz vardı. Tam “yeter artık daha fazla gidemem” dediğim bir anda 40 yaşlarında sportif kıyafetler içindeki bir amca koşarak arkamızdan geldi ve bizi geçip devam etti aşağı doğru. Şaka mısın be? Nerden çıktın sen? Dalga mı geçiyorsun? İlk birkaç saniye “dehidre oldum herhâlde, halüsinasyon görüyorum” diye düşünürken Nico’nun suratındaki “Çüş artık, daha neler” ifadesiyle halüsinasyon olmadığını anladım. Litochoro merkeze ulaştığımızda 8 saatte 24 km yürümüştük.

Ertesi sabah, belediye başkanıyla görüşmek üzere belediyeye gittik. “Başkanın bir toplantısı çıktığı için yardımcısıyla görüşeceksiniz” dediler. O da olur be, sıkıntı değil:) Bizi, 2 gün önce bilgilendiren adama götürdüler. Meğer o adam belediye başkan yardımcısıymış. Bize iki tane kocaman kitap hediye etti. Kitapları görünce “ay ne kadar nazikler” falandan önce “yuh, nereye koycaz be biz o kitapları” dedim içimden. Tabii sonra hemen edebimi takındım, teşekkürlerimi ettim:) Bina çıkışında sallana sallana gelen bir adam “ben belediye başkanıyım, aferin sürün bakalım” tadında iki çift kelam etti. Sonra yine sallanarak yoluna devam etti. Bence köyün delisiydi amca!

D0207 (1)-FOW-Greece

Litochoro-Selanik arası aslında çok yakın ama bu en yakın yola otoban yaparak aradaki köylerin halkını kendilerinden nefret ettirmiş hükümet. Çünkü birkaç köy uzaktaki işine ya her gün para verip otobandan gideceksin ya da 30 kilometre fazla yol tepeceksin. Bizim herhangi bir alternatifimiz olmadığı için sakince uzun yola çevirdik direksiyonumuzu. Otobanın sağından soluna, canı sıkılınca solundan sağına geçen yan yollarda ilerledik Selanik’e kadar.

Selanik’e varmamızdan önceki akşam köylerden birinde durduğumuz kırmızı ışıkta beklerken, karşıdaki restoranda yemek yiyen amcalar bizi yemeğe davet ettiler. Akşam değil de, bu Yunanların geç öğle yemekleri diyelim çünkü saat 4’tü ve bu aslında öğle molalarıydı. Ne istersiniz dediklerinde ekonomik duruma genel olarak hâkim olduğumuz için çay ve su istedik. Ama bu gönlü zengin mükemmel insanlar, pahalı olduğu için kendilerine almadıkları deniz mahsullü spagetti sipariş etmişler bize. Ayrıca bildikleri çat pat Türkçeyi hatırlamak için çok zorladılar kendilerini. Ne diyebilirim ki? Hiç unutmayacağız sizi Yorgos, Dimitris, Nikos, Tasos…

D0207 (17)-FOW-Greece

Selanik’e yaklaştığımız sırada Nico’nun önümde yavaşladığını gördüm. Meğer yolun üstünden büyük bir su akıntısı geçiyormuş ve ıslanmamak için yavaşlamış. Ama o yavaşlamaya rağmen tanık olduğum sahne: bisiklet çat diye durdu, yana devrildi, bisikletle birlikte devrilen Nico kıç üstü çok sert oturdu ve o acıyla yerden zıplayıp ortalıkta acıyla deli dana gibi koşturmaya başladı. O koşturdukça herhangi bir kırık olmadığını anladık:) Meğer suyun altında görülmeyen kocaman bir asfalt kırığı varmış. Bu ucuz atlattığımız kaza sonrası kendimize gelmeye çalışırken anladık ki bilen biliyor o deliği ve yavaşlıyor. Bilmeyense çılgınca girip direksiyon hâkimiyetini zor toparlıyor. Turumuzun en pis düşüşü olarak kayıtlara alıp yola devam ediyoruz.

D0208 (1)-FOW-Greece

Selanik trafiğinde sıkışmamızla yandaki arabadan ‘bastır bastır’ sesleri duymamız bir oluyor ve çaya davet ediliyoruz. Bizi davet eden Kamber, aslen Bulgar ve getirdiği bu mahalle de göçmen mahallesi. Herkesin bir yerden Türkiye’yle bağı var. Market sahibi teyze hemen pita ve gazoz tutuşturuyor elimize. Yaşlı amca gençken gittiği Türkiye’de dansöze para yerleştirirken çekildiği fotoğrafı Nico’ya gösterip ‘canım canım’ diyor. Arkadaki çingene mahallesini çekiştiriyoruz hep beraber. Mahalleli olduk biz de artık:)

Selanik’te Couchsurfing’den bulduğumuz Xaralanpos’un evinde değil de motor tamirhanesinde kalacağız. Kendisi Couchsurfing’i henüz bu sene kullanmaya başlamış ama biz 130. misafirleriydik. Biraz hızlı bir giriş yapmış âleme:) Profilinde tamirhanenin bahçesinde çadır kurulabileceği ve daha önce aynı anda 11 kişinin aynı anda kaldığı yazıyordu. Nasıl olabileceğine pek anlam veremedik ama üzerinde de durmadık. Çatı altında olalım da hallederiz bir şekilde deyip dışarı çıktık eşyaları koyduktan sonra. Merkezdeki Dimitri kilisesinde Cuma günleri özel bir ayin yapılıyormuş. Rehber kitaplardan okumuştuk. Fırsatı kaçırmayalım dedik. Ayin bildiğimiz kilisede değil de labirent gibi bir yerden geçerek indiğimiz yer altında yapılıyor. Normal kıyafetli sesi güzel iki adam dua okurken, papaz da orada olanları kutsuyor. Yüzyıllar öncesinden fırlamış gibi hissettiren çok garip bir ortamdı. Bu hülyalı ortamdan sonra tamirhaneye gittik ve Xaralanpos’un verdiği anahtarla girdik içeri. Çoktan karanlık basmış ve kendisi gitmişti. Tamirhanede bizi hiç de hoş olmayan bir sürpriz bekliyordu. Gece çıkan yüzlerce kurtçuk… Matları serip yatmak imkânsız. Gece kulak deliklerime girdiklerini hayal edebiliyorum. İğrenç. Tek çare çadırın iç tentesine polleri kullanmadan girip yatmak. Sivrisinek tülü gibi… Ayy, bütün gece çadırın üstünde ama kulağımın dibinde yürüyen kurtçukların sesiyle uyuduk:( Sabah çadırı bir silkeledim. Bir sürüsü yerlere düştü.

İkinci gün Atatürk’ün Türkiye başkonsolosluğunun içindeki evine gittik. Ev, mobilyadan çok, hayat hikâyesinden okulda öğrenmediğimiz kısımlarla ve hiç görmediğim fotoğraflarla doluydu. Zübeyde Hanım’ın yıllarca gördüğümüz o gülen yüzü mum heykel olarak karşımdaydı ve yine içimizi yıllarca ısıtan o pembe evin odalarında dolanıyordum. Garip bir histi. Orada olmaktan gurur duydum. Oraya gelip de en azından birkaç damla gözyaşı dökmeden çıkabilecek bir Türk evladı var mıdır? Sanmam!

Akşama doğru başka bir Couchsurfer olan Nikos ile buluştuk. Bizi ertesi günkü, her hafta düzenlenen Pazar sürüşüne davet etti. Bu kadar kalabalık bir grupla daha önce pedallamamıştık. Her Pazar aktivitesinin bir konsepti varmış. Hristiyanlıkta her şeye özgü bir aziz var. Bugün de uçakların azizinin günüymüş ve askeri bir havaalanı o güne mahsus halka açılmış.  Pilotlar, ziyaretçilere uçakları anlatıyor. Biz de 20 km uzaklıktaki havaalanına pedalladık hep beraber. Tur sırasında baktık kimse benim adımı söyleyemiyor, bir takma ad bulalım dedik çünkü Yunanların hem bir Yunanca hem de global adları var. Benim global adıma Urania dedik. Anlamı; gökyüzü:)

Selanik’teki 3. ve son sabahımız; 10 Kasım! Bugün burada olabilmek için kalışımızı uzattık. Yüklü bisikletlerle Atatürk’ün evine gelince Trakya’dan İstanbul’dan gelen içi öğrenci, öğretmen, veli, Türk turist dolu onlarca otobüsle karşılaştık. İyi ki önceden gezmişiz evin içini zira bugün imkânsız olurdu. Konsolosluk bahçe kapısından öğrencileri ve öğretmenleri aldılar sadece. Bahçe dışına da ekranlar koymuşlar. Bizim gibi dışarıda kalanlar da oradan izleyeceklerdi töreni. Saygı duruşundan sonra çok hızlı bir tonda İstiklal Marşı çaldı. Kimse yetişemedi o hıza. Balkondan izleyen Yunanlılar bile anlamıştır bir sıkıntı olduğunu.  Çocukların şarkıları ve şiirlerinden sonra döndük bisikletlerin yanına. Bir de ne görelim benim bisiklet yerlerde, bisiklet dayanağım kırılmış, direksiyonum ters dönmüş vidalarından. Kafede oturan amca anlattı; kocaman kocaman teyzeler oturup fotoğraf çektirmişler üstünde. En son bir gencin elinde patlamış dayanak. Ne desem boş… 8 aydır 12 ülkede sayısız defa bisikletimizi şehir merkezlerinde bıraktık. İlk kez böyle bir sıkıntı yaşadık ve kendi vatandaşımdan geliyor bu sıkıntı! Ne deyim ben şimdi? İnsan başında bekler de özür falan diler en azından… Hayret bir şey ya!

O moralle deniz kenarındaki Selanik merkezini çevreleyen dağları aşmak, yolları bulmak çok kolay olmadı ama yapılan gereksiz kilometrelerden sonra kurtulduk merkezden… Çıktık tepeye, aşağı inmeden öğle yemeğimizi yemek için bir marketin önünde durduğumuzda bu Selanik’in kötü anılarının henüz bitmediğini anladık. Önümüzde duran arabadaki şoför koltuğundan bir kulağında kulaklık, takım elbisesi içinde telekonferans yapan bir adam; “Yunan bayrağını, Türk bayrağının üstüne asın” dedi. İlk başta şaka yapıyor herhâlde diye çok aldırış etmeyip “iyi öyle ya” falan dedik gülerek. Adam 2. kez söyleyince anladık ciddi olduğunu. Ben “Bayrağınızı astığıma şükret” deyince çekti gitti. Yunanistan’a girerken biraz rahatsız girmiş ve bu rahatsızlığım mükemmel insanlar sayesinde yok olmuştu. Ne yapalım; her ülkede bir gerzek olur, nazar bunlar hep…

Selanik tepelerinin inişi muhteşem oldu. Kendi hız rekorumuzu 79 ile kırdık:) Bu inişten sonra “Old National Road” denen eski yola vardık. Otoban kullanmak istemeyen tırcıların yolu burası. Türkiye gibi… Bütün tırlar Türk plakalı:) Ülkeme yaklaştığımın işareti bunlar. Türkiye’den önce son kamplarımız artık. Selanik’teki kurtçuklu 3 geceden sonra çadırımız 5 yıldızlı otel:)

Kavala’ya vardık. Yoldaki tırcı amcalardan duyduğumuz kadarıyla Bulgar sınırı bir rüşvet olayı yüzünden kapalıymış ve bütün tırcılar Yunan sınırına gelmiş. 25 km kuyruk varmış ve günlerce bekleyenler oluyormuş. Böyle bir riske girmek hiç bize göre değil. Kavala’dan botla Midilli adasına, oradan da Ayvalık’a geçeceğiz. 1 günde plan değiştirmek bizim işimiz:) Kavala’dan bot için biletleri alıyoruz. Nakit ödersen 35, kredi kartıyla ödersen 36,2 €. Gemimizi beklerken, turun Avrupa ayağını bitirip ülkemize varıyor olmamızı uzo-balık eşlinde kutluyoruz Kavala sahillerinde…

Kavala’dan Midilli adasına varışımız sabah 05:30 civarları ve Türkiye’ye kalkacak bot 09:30’da. Midilli adasını gezecek takatımız yok. Artık Türkiye sınırlarına girmek istiyoruz bir an önce. Turyol’dan aldığımız biletlerimizle gümrükten geçiyoruz. Acaba transit vizeme laf ederler mi diye düşünmüştük ama o kadar çok turist var ki kimse umursamıyor ve Türk toprakları sayılan botumuza binerek Türkiye sularına doğru süzülüyoruz.

8 ay, 12 ülke, 8000 km, birçok macera, yüzlerce insan, sayısız anıyla dönüyoruz yuvamıza. Türkiye’den sonra sıra; 2. etap olan Asya’da. Bekle bizi Asya… Geliyoruz!

error: Content is protected !