Özbekistan 'da görmeyi beklemediklerimiz

Buhara’daki ikinci günümüzde öğleden sonra hostelden ayrılıp Warmshowers‘tan bulduğumuz Rahima’nın evine geçtik. Bisikletlerdeki Rohloff’ların yağını değiştirme, çamaşırları yıkama, kartpostal yazmakla oyalandık çünkü dışarı çıksak buharlaşabilirdik! Şu anda Ramazan ayı olduğundan Rahima oruç tutuyor. Bu sıcakta o kadar ev işine koşturup da su içmeden duruyor. Bir kaç yıl önce bir programla Türkiye’de İngilizce öğretmenliği yapmaya gelmiş ve 1 yıl kalmış. Bense, bisikletçileri ağırlamaya başladığı 2010’dan beri ilk gelen Türk’müşüm. Çok seviyor Türkleri.

Akşam yemeği enteresandı; et suyunu buzluğa koyarız donar ya, onun biraz yumuşayıp jöleleşmişini yedik. Yediler Anselm, Thorsten ve Nico… Ben tadına bakmakla yetindim. Hala anamın en küçük,  şımarık ve yemek seçen çocuğuyum, bundan ödün veremem şekerim! Bir de bizim sarmanın daha iricesi vardı. Ona gömdüm tabii, kaçmaz! Bu arada bu ülkede öyle ocak, fırın gibi şeyler yok. Bütün yemekler ateşin üstündeki güveçte yapılıyor ve yemeklerin üstündeki is tadı harika oluyor.

Bu arada taa Türkmenistan’da bozduğum midemle yaşıyorum hala. Bugün 8. günü ve hala tuvalet yakınlarında yaşamak zorundayım. O sebeple Buhara’dan ayrılmadan önceki alışveriş için Nico dışarı çıktı ve bütün gününü güneş kremi aramakla geçirdi. Bu yazıyı okuyup da buraya gelecek varsa, önlemini alsın da gelsin. Güneş kremi burada eczanelerde değil pazarlarda satılıyor. Onların da kalitesi şüpheli ( Güncelleme: Denedik; yaktı kavurdu be resmen. Çakmanın da çakması).

Akşama bisikletçi buluşması yaptık; İran’da tanıştığımız İtalyan Mirko, önceden duyduğumuz Çinli-Alman çift Flo ve MinXin (Bike to Asia) (Güncelleme: Sonradan kalbimizde kocaman yeri olan dostlarımız oldular), karavanlı Alman çift… Ekibe gel; 1 Özbek, 1 Türk, 1 Fransız, 1 İtalyan, 1 Çinli, 4 Alman…

Bugün bir çılgınlık yaparak sabah 04:30’da kalktık. Çılgınlık diyorum çünkü bizim için bir ilk bu. Uyumayı seviyoruz ne yapalım. Rahima sahura kalktığı ve sonrasında da uyumadığı için bizi uğurlamaya çıktı. Arkamızdan su dökmesine ne demeli? Türkiye’yi özledim. Şu satırları yazarken bile içimde bir sızı var. ‘Neyini özledin?’ diyenler de olabilir ama bu kadar ülkeden sonra Nico’yla hemfikiriz; Türkiye her şeyiyle bir başka… Hopp aşırı duygusallık sağlığa zararlı, bu sebeple konuma dönüyorum. 4 gündür Buhara’da olup da gezmediğimiz Char Minar’a (4 minare) uğradık yoldan geçerken. Güneşin doğuşuna denk geldiğindendi sanırım, pek beğendik. Şehir yavaş yavaş uyanmaya başlarken vedalaştık yüzyıllara karşı ayakta kalmayı başarmış Buhara’yla…

D0446 (5)-FOW-Uzbekistan

Sabah 10’a kadar 63 km’yi geride bırakmıştık bile… Her ülkenin insanı farklı ve her ülkede genel bir davranış biçimi altında toplanıyorlar. Özbekistan’da ise bu ‘genel’ davranış biçimi şöyle; ilk önce arkamızdan yavaşça takip ediyorlar. Ardından hızlanıp önümüze geçip çat diye duruyorlar. Biz de şanslıysak ani bir manevra ya da ani bir frenle arabaya bodozlama dalmaktan son anda kurtuluyoruz. Bu prosesle hem arkamızdan hem de önümüzden gözlemlemiş oluyorlar. Ama yetmiyor; son hamle yanımızda yavaşlayıp hüloloğğ gibi sesler çıkararak onlara bakmamızı sağlamak. Bakınca el bile sallamıyorlar. Bu sebeple amaçlarını kavrayabilmiş değiliz. Belki de göz temasına önem (!) veriyorlardır.

10-17 arası sıcaklar çok dayanılmaz oluyor ve biz de mola veriyoruz. Öğlen molalarımızı choyxona (çayhane) ya da  oshxona (aşhane, yemekhane)  denen yerlerde veriyoruz. Her gelen gruba özel çardaklar var. Ağaç gölgesinde ve minderli… Yani her şey mükemmel bir öğle uykusu için eksiksiz ayarlanmış. Biz de bu düzenin hakkını vererek biraz uyuyoruz. Sahiplerin öğle yemeği yemenize dair beklentilerini az da olsa hissediyorsunuz. Her ne kadar öğle yemeğimiz yanımızda olsa da ve para harcamak istemesek da yemek almazsak olmaz. Zaten her ülkede oraya özgü yemek yiyoruz. Buranın da şaşlık diye bir yemeği var. Bizim koyun etinden şiş imiş meğer… Ama burada bir parça et, aynı büyüklükte bir parça yağ olarak pişiriliyor ve o yağ parçası, etin kendinden daha çok rağbet görüyor. Haliyle biz, siparişimizin sadece %50’sini yiyebildik. Genelde menü şeklinde geliyor. Ekmek, salata ve çay her zaman oluyor etin yanında. Adana gibi kıymadan yapılanı da var fakat çok güzel değildi. Bir şişin fiyatı 4000 som ama pazarlıkla 3000’e indirdik. Her zaman her yerde pazarlık!

Yemek sonrası yanımızda taşıdığımız minik tavlayı çıkarıp oynamak istedik ama o sırada yan çardaktan bir adam hop koşarak geldi ve karşıma oturdu ve taşları dizmeye başladı. Ne olduğunu anlayamadan suratıma püflediği buram buram alkol kokusunu aldım. Kokuyu aldığımız anda Nico kovaladı adamı kibarca…

DCIM100GOPRO

Bu ülkede Sovyet zamanından kurtulamadıkları votka tüketimi çok fazla. ‘Kurtulmak’ kelimesini kullanmak belki benim haddime değil ama Özbekistan’daki her günümüzde benzer şeyler yaşadığımız için bir kaç satır yazmak hakkını görüyorum kendimde. Bugün yaşadığımız, bu ülkede yaşadıklarımızın, ne ilkiydi ne de sonuncusu olacaktı. Kesinlikle Özbekistan’da görmeyi beklemediğimiz durumlar…

Akşam 5’te düştük yollara. Sıcaklar geride kalmışken bu sefer de yüzümüze yüzümüze esen rüzgâr çıktı. Dümdüz yolda ancak 8 km hız yapabiliyorduk. Bir süre rüzgara karşı kıpçındık ve tam kopma noktasına gelmişken kavuncu amcaların bizi çağırmasıyla savaşımıza ara verip kırdık direksiyonları yamaçlarına…

DCIM100GOPRO

Kavuncu amcalar

Kavunların etkisi mi yoksa rüzgarın kesilmesi mi bilemiyorum ama bu kısa moladan sonra sabahki performansımıza kavuştuk. Yardıra yardıra giderken bir adam arabasıyla yavaşlayıp bizi yemeğe davet etti. Adı Zekir… Daha yardırırdık ama yemek davetini geri çevirmek ayıp olacağından arabanın arkasına takıldık ve restorana gittik. Restoran öncesinde yol kenarında ayrana benzer bir içecek satan kadının yanında durduk. Burası aslında anayol ama kimsenin yol kenarındaki duraklamaları taktığı yok. Ayrancı teyzeyi gören aniden frene basıp, ayranı dikleyip, yoluna devam ediyor. Bu ayrancı teyze ünlü galiba… Öğlenki şaşlığın ardından yine şaşlık geldi masaya. Maalesef Orta Asya’nın bizi yoran özelliklerinden birisi de yemek çeşidi azlığıydı. Genelde kendimiz pişiriyoruz ama arada kutlama adı altında minik bahanelerle restoranda yemek yemek istiyoruz. Orta Asya’da çok fazla çeşit olmadığı için, olan da sana hitap etmediği zaman, zaten minik olan kutlamalar sönükleşiveriyor.

Burada her muhabbette doğum günlerimiz soruluyor. Yıl değil sadece, özellikle ay ve gün… Ve mutlaka Nico’ya ‘gelinin çok güzelmiş’ deniyor. Benim hakkımda konuşuluyor ama benimle değil…

Yemekten sonra hava kararmıştı ve her yer tarla olduğu için kamp konusunda endişelenmeye başlamıştık. Zekir ise bize otel bulma telaşındaydı. Bütçemiz sebebiyle otelde kalamayacağımızı anlayınca hemen evine davet etti. Dormon’da bir bakkalmış meğer Zekir. Hemen karısı karpuzu yarıp sundu zevkten irileşen gözlerimize… Burada karpuz bizdeki gibi yenmiyor herhâlde… Çünkü biz bir ısırıyoruz, onlar bin gülüyor…. Nedenini hiçbir zaman öğrenemeyeceğimiz bir anı daha… Zekir’in oğlunu odasından edip yerleştik ve serin serin daldık uykuya. Çadırda kalmak artık çok zor bu sıcaklarda… O sebeple böyle yerlerin kıymetini iyi biliyoruz.

Sabah 4:30’da ev ahalisinden önce uyanıp, akşamdan kalan karpuzu bitirip düştük yollara. Normalde bu kadar erken kalkmak ve ben, aynı cümlede hatta aynı beyinde yanyana bulunamayacak kavramlar. Amma ve lakin, çöl sıcakları söz konusu olunca kişiliğimden taviz vererek erken kalkar oldum, napıcan mecbur… Ayrıca bir diğer yıktığımız alışkanlığımız ise kahvaltısız yola çıkmamak… Bu sabah sadece o karpuzu yiyip 20 km yaptık ve sonra durup yulaflarımızı yedik. Sıcakta hiçbir şey yiyesi gelmiyor insanın. O insan tank mideli bir bisikletçi olsa bile…

Öğlene kadar toplamda 70 km yapıp, bir çayhaneye attık kapağı… Sürpriz; şaşlıktan başka  bir şey var, mantı! En azından adı mantı. Servis gelince başka bir dünyada yaşadığımızı anladık. Bir porsiyon değil, dev gibi 2 mantı geldi önümüze. Yanında da domates ve salatalık getirdiler… İçi yağ parçacıklarıyla dolu mantı değil de salata şahane oldu… Yemek sonrası uyuduktan sonra günlüğümü yazarken bir arabayla 4 sarhoş eleman geldi. Adamlardan biri kıl… Nico hala uyuduğu için ben baş etmek zorunda kaldım. İlk önce bisikletime binmeye çalıştı. Sonra günlüğüme yazmaya çalıştı. Yukarıda ne demiştim? Son olmayacak… Öğle molalarında patavatsızlıklarla karşılaşmak biz Özbekistan klasiği olacağa benziyor.

DCIM100GOPRO

Özbek usulü mantı

Çayhaneden 5’te çıkıp 2 saat daha sürdük ve Katta Kurgan’a vardık. Pamuk tarlalarının arasında ki eve yaklaşıp çadır için izin istedik ve tabii ki içeri davet edildik. Burası birçok işçinin çalıştığı ve akşamları eve dönünce boşalan bir pamuk tarlası ve geceleri başında sahibi olan kardeşlerden biri duruyor. O kardeş de bize güvenip bir yere kadar gidip geldi. Meğer bize yemek almaya gitmiş. Sucuk, oh misssss… Canım benim ya…

Arada sırada rahatsız olduğumuz durumlarla karşılaşsak bile bunu tüm ülke insanlarına genellemek kadar yanlış birşey olamaz. Özbekistan’daki sarhoşlarla yaşadığımız kötü anılardan çok çok daha fazla sayıda iyisini yaşadık güzel kalpli insanlarla… Bu tura çıkarken inişler çıkışlar olacağını biliyorduk. Turun getirdiği irili ufaklı her türlü maceraya açığız… Bir yola çıktıysan zorluklara göğüs germesini, küçük mutluluklardan nemalanmasını bileceksin!

(Devamı Özbekistan: Bölüm 3‘te)