Patates çuvalları yeniden yollarda

Patates çuvalları yeniden yollarda

01

EKİM 2016

 

Gün: 902 – 14823 km
Dujiangyan, Çin

Kısa bir özet geçmekte fayda var; Nisan 2014’te Fransa’dan pedallamaya başlayıp Avrupa ve Orta Asya’yı geride bırakıp eylül 2015’te Çin’e varmıştık. Burada mola verip turun geri kalanı için para biriktirmeye karar vermiş ve İngilizce öğretmeye başlamıştık.

Şimdiden uyarıyorum; Koca bir yıl boyunca yaptığı tek spor, tabağındaki yemekleri çubuklarla ağzına götürmüş birinin, 4500 metredeki Tibet platosuna çıkarken bilumum yerlerinden akan terin hikâyesini okuyacaksınız! Eklemeden edemeyeceğim, kendimi filmlerdeki yazarlar gibi hissediyorum çünkü bu satırları bir tren yolculuğunda yazıyorum romantik filmlerdeki gibi… Ama neden trene bindiğimin acılı öyküsü başka yazıya…

Bir yılda işe giderken bisiklet kullansam da mesafe çok kısa olduğu için fasulyeden sayılır. Hele bir de yaşadığımız şehir Chengdu, UNESCO’nun mükemmel ötesi dünya mutfakları listesinde yer alacak kadar ‘yeme de yanında yat’, ‘baldan tatlı’ yemeklerin diyarı olunca Orta Asya’da ‘taş gibiyim yahu’ dedirten vücudum bir patates çuvalından farksız bir şekle büründü!

İdmansızlığımızın, yaymışlığımızın tanımlamalarını yukarda yaptım. Şimdi bir de ‘sarhoşken mi seçtik acaba?’ dediğimiz rotadan bahsedeyim. Chengdu, adabını koruyarak sadece 500 metre yüksekliğe kurulmuş bir şehir, lakin sorun hemen dibinden Tibet platosunun başlaması. Yola çıktığımız andan itibaren 200 km içinde 4500 metre yükseklikteki Balangshan geçidine varacağız. Yolun ilk 65 kilometresi düz, ardından bir zıpçıktı edasıyla tırmanmaya başlıyor. Günde ortalama 50 km yol yapsak 4 günde zirvedeyiz. Bu demek oluyor ki yüksekliğe uyum sağlayacak yeterli süremiz yok. Yani ‘bekle bizi yüksek irtifa hastalığı, geliyoruz!’ Yine de o rotayı başka bisikletçilerden duymuş, beğenmiş, kalbimize düşürmüştük bir kere, çıkarı yoktu, bizim olacaktı.

İş yerindeki sözleşmemizin bittiği gün, uzun bir ulusal bayrama denk geliyordu. Bu demek oluyor ki tüm Avrupa nüfusu kadar insan aynı anda yollara düşecek! Şayeste bir zamanlamamız var, biliyorum.

İlk konaklamamız dünyadaki en eski baraj sistemiyle UNESCO dünya mirası listesine girmiş Dujiangyan… Şehre varınca sitenin girişine kadar gittik ama hem çok kalabalık olduğu için, hem de bu tarz yerleri gezmek bizi açmadığı için girmedik. Kapısında geçirdiğimiz 5 dakika, yolculuğumuzun nasıl olacağına ışık tutmuştu; durursak binlerce Çinli, elinde kamerayla üzerimize çullanacak! Bu mızmızlanmayı yazıların devamında duymaya devam edeceksiniz gibi bir his var içimde.

Fotoğraftaki bu amca Pekin’den bisikletiyle düşmüş yollara, Tibet’in ünlü son durağı Lhasa’ya gidiyor. Yelpazesiyle Kung Fu hareketleri yapıyor. En azından iddiası o şekilde!

Chengdu’da ağırladığımız onlarca bisikletçiden hep aynı yorumu duymuştuk: Çin’de kamp yeri bulmak samanlıkta iğne aramak gibiydi çünkü iki gıdım toprağı bile ekip biçiyorlar. Çin’e gelip de kaldırımdaki çiçeklerin arasında patlıcan görünce şaşırmayın!

Biz şanslıydık çünkü 1 hafta önce bizim evden yola çıkan Alessio ve Binh, aynı rotadan geçip kamp koordinatlarını bizimle paylaşmaya başlamıştı. Hatta Tibet platosuna giden arkadaşlarla bir mesajlaşma grubu oluşturduk ve küçük tüyolarla daha konforlu bir yol alacaktık. Konfordan kastım, nerede pastane var, kaç km’de geçittesin gibi… Bu grup sayesinde ikinci günümüzde toplam 11 km’lik yapım aşamasındaki iki tünelden geçeceğimizi ve boğulacağımızı biliyorduk. Ama öyle olmadı çünkü ulusal tatil sebebiyle tüneldeki yollar ve havalandırma tamir edilmişti. Serindi; keşke daha fazla tünel olsaydı da efil efil pedallasaydık.

Üçüncü günümüze uykusuz başladık çünkü çok da saklı olmayan eski bir yan yolun bitimine kamp atmak zorunda kalmıştık ve huzursuz uyuduk. Nehir kenarında pedalladığımız güzel manzaralı ama zorlu bir rotamız var. Üçüncü günün sonunda 2651 m tırmanmıştık bile. Tatil sebebiyle trafik gerçekten yoğundu. Biz durunca, fotoğraf çekmeye 30 araba duruyor ve küçücük yolda tehlike yaratıyorlar. Kalabalığın faydaları da var tabii ki; tatilcilere yemek satmak için yola dizilen satıcılar sayesinde imkânsız bir yerde kamp alanı bulduk üçüncü gecemiz için. Doğal alan koruma merkezinin araç park yeri…

Esas tırmanış üçüncü gün başladı. Zigzaglı yollardan bitmek bilmeyen geçide doğru güzel bir havada, yolun keyfini çıkararak, satıcılardan mangalda yak eti yiyerek, son 2 gündür pedalladığımız ve epey altımızda kalan vadinin fotoğraflarını çekerek ilerliyorduk. Ama belirli bir yüksrklikten sonra bulutların içine girerek güzel havayı geride bıraktık. Sandaletle, tişörtle, şortla pedallarken çat tiye başlayan yağmur altında yağmurluklara geçene kadar donumuza kadar ıslandık.  O koşullarda yanımızdan geçen istisnasız her araçtan gelen zart zort korna sesleri daha da gerdi bizi. 4000 metre civarında yol ikiye ayrılıyordu ve araçlardan kurtulduk. Arabaların geçemeyeceği bir yol inşaatı olduğundan artık yalnız olacaktık ama hala çılgınca yağmur yağıyordu ve tırmanırken aşırı efor sarf ettiğimiz için yağmurlukların içinde kendi terimden sırılsıklam olmuştum. Kamp atacak alan yoktu. Dağın tepesindeydik artık. Yol yapacak kadar boşluk açmışlar; sağ taraf dağ, sol taraf uçurum… Sonunda minik bir kulübeye rastladık. Biraz soluklanmak iyi gelecekti ama durunca ısı üretmediğim için kulübedeki minik sobaya rağmen üzerimdeki ıslak kıyafetler donduruyordu. Snickers çikolatayı bilmeyen yoktur. Tüm orta asyada en minnak köy marketinde bile bulabildiğimiz bisikletçi dostu canım çikolata. Burada da birer snickers patlattık da yüzümüz güldü. Bu yazıda sizin için küçük bizim için can kurtaran bir ayrıntı! Sonra sırılsıklam olmuş bir motorlu durdu kulübede. 12 km kaldığını sandığımız geçide sadece 6 km kaldığını kendinden aşırı emin bir şekilde söyleyince ‘yaparız ulen’ deyip düştük yollara. İdmansızlık, günün yorgunluğu, irtifa, yağmur bitirmişti bizi. Her 500 metrede durup soluklanıyorduk. Sağda solda ufaktan kamp yapabileceğimiz düzlükler çıkmaya başlamıştı ama motorcunun söylediği 6 km yapıp biraz alçalalım ki irtifa hastalığına yakalanmayalım diye düşünüyorduk. O bahsi geçen 6 km’yi yapıp da yolun hala devam ettiğini görünce başımdan aşağı kaynar sular indi. Keşke gerçekten inseydi, zira donuyordum. Biraz ısınırdım hiç olmazsa. Şemsiyelerinin altında ıki büklüm olmuş satıcılardan geçide daha 6 km olduğunu öğrenince bıraktım kendimi ve oradaki düzlüğe attık kampı çılgın yağmur altında 4200 metre yükseklikte. Bugün 1320 metre tırmanmıştık ve tabiiki beklenilen olmuştu ve ikimiz de yüksek irtifa hastalığı başlangıcındaydık. Bana sürekli kusma refleksi geliyordu. Nico’nun ise başı aşırı şekilde ağrıyordu. Ağrı kesici almak için delirdi ama alamazdı çünkü hastalığın ilerleyip ilerlemediğini gözlemleyebilmeliydik. Yarın hemen zirveye tırmanıp, acilen irtifa kaybetmezsek hastalık daha kötü bir hal alabilirdi.

Hastalık sebebiyle ikimiz de uyuyamadık ve ertesi sabah erkenden kalkıp son 6 kilometreyi tırmandık. Devam eden yağmurla dün akşam değiştirdiğimiz kıyafetlerimiz tekrar sırılsıklam olmuştu. Zirvede üstümüzü değiştirebileceğimiz minik bir tapınak olduğunu biliyorduk. Zaten buraya kadar tapınaktaki Tibetli rahiplerle ateş başında yak sütüyle yapılmış çay içme hayaliyle tırmanmıştım.  Tapınağa girince hayal dünyamın ne kadar geniş olduğunu anladım. Ortalıkta ne rahip, ne de ateş vardı. Bir şeyler atıştırıp, ıslak kıyafetleri değiştirip vakit kaybetmeden inişe geçtik. 4500 metre yükseklikteki geçit yeterince soğukken inişte yediğimiz rüzgarla daha da donduk. İnişteki manzara harikaydı ama ıslak zeminde kaymamak için bütün dikkatimiz yoldaydı. Uzunca bir inişten sonra Rilong kasabasına vardık. Kıyafetleri, çadırı, ayakkabıları özetle her şeyi kurutmak için burada bir gece otelde kalacaktık. Ertesi güne Nico’nun 39 derece ateşiyle başlayınca 2 gece kaldık.

Balangshan geçidi 4500 m

Bir bisikletçi otel odası klasiği