Persepolis ve renk cümbüşü

Harika anılarla, güzel insanlara veda ettiğimiz İsfahan’dan ‘acaba bizi sırada neler bekliyor?’ sorularıyla Shiraz’a doğru merakla ve sabırsızlıkla yola çıktık. VIP olmadığı için koltuk aralıkları çocuğa göre dizayn edilmiş otobüslerde seyahat ettik ve bu işkenceye maruz kalmak için 150000 riyal bayıldık. Hadi ben neyse de Nico’ya yazık olacaktı o dev gibi boyuyla. Allah’tan otobüs boştu da hepimiz ikişer koltuğa yayılıp uyuyabildik gece boyunca.

Shiraz’a gelme sebebimiz Persepolis… Persepolis ya…. 300 bin milyon yıldır görmeyi hayal ettiğim yerdeyim en nihayetinde… Ne ola ki bu Persepolis? Birçoğunuz biliyorsunuzdur ama bilmeyenleri de ben burada aydınlatayım; Milattan önce 550’lerde kurulan Pers İmparatorluğu’nun başkenti… Günümüz İran halkı Müslümanlığı kabul etmeden önce Pers (Pars) olarak adlandırılıyordu. Şuanda İranlılara Farsi denmesinin nedeni bu, ayrıca Arapça’da ‘p’ sesinin ‘f’ olarak okunuyor olması… Persepolis, bu uzun geçmişi sayesinde UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alıyor 1979’dan beri. Pers İmparatorluğu hakkında yazılan kitaplarda, çekilen filmlerde ucundan kıyısından mutlaka Persepolis’e rastlarsınız. Burada daha fazla tarih yazıp da patlatmayım beyninizi. Ben sevdim ama meraklı olduğum için… Ha ‘tarihe çok meraklı değilim ben, fotoğraf çekip gidicem’  diyorsan, bizim ‘Efes’e git bence çünkü çok bir numarası kalmamış buranın o kadar depremden sonra maalesef. Persepolis, Shiraz otobüs terminalinden 60 km uzakta ve en mantıklı yol taksi kiralamak. 500000’den başlayan pazarlığı gidiş-dönüş 250000’de kapattık. 4 kişi olduğumuz için bütçemize uygun oldu.

Shiraz’a döndüğümüzde her zaman yaptığımız gibi marketten bir şeyler alıp bir parka kurulduk öğle yemeği için ama bu sefer şanslı değildik. Hapçılara denk gelmişiz. Diğer şehirlerdeki parklar şimdiye kadar çok güvenli olduğu için, burayı hiç gözlemlemeden çömmüşüz. Tahran’dayken bir sohbet sırasında İran’da hap olaylarının çok fazla olduğunu duymuştuk ama böyle sıkı bir kontrol altında nereden bulduklarına akıl sır erdirememiştik. Dertlerine dermanı hapta bulup (alkol yasak olduğu için), sonra da kontrolü tamamen kaybediyorlarmış. Canlı canlı ilk kez görmüş olduk maalesef. En içler acıtanı, bir kadının ölü bir yavru kediyi canlı sanıp çeşmenin altında sürekli yıkamasıydı. Bu insanların bize zarar verecek halleri yoktu. Verdikleri tek zarar kendilerine… Ama görmeye dayanamadığımız için parkın yola yakın kısmında oturan ailenin yanına geçip günlük ‘sıcak vakitte ağaç gölgesinde uyuma’ ritüelimizi gerçekleştirdik. Gerçi birkaç saat sonra uyandığımızda aile gitmiş, yerine hapçı dayılar gelmişti.

İran’a girdiğimizden beri şalvar giyiyordum bisiklet sürmediğim zamanlarda ve her seferinde de garip bakışlara denk geliyordum. Turist olduğumuzdan zaten bakıyorlar da, şalvara ayrı bi ayar oluyorlardı. Shiraz’da bu sır perdesini araladım. Şehir merkezindeki pazara girince birden etrafımı benim şalvarımdan giyen tipler sardı. Hepsi benim gibi İstanbul’dan almış olamaz değil mi? Olamaz tabi; meğer bunlar Afganlarmış. Bi de gitmişim onların yeşiline yakın tonda almışım şalvarımı. Aman ne bileyim… Neyse fikir değiştirip de Afganistan’a gidersek arada kolayca kaynarım.

Burada ayrıca bazı bayanlarda aşırı bir renklilik var. Tüllü, simli, fırıl fırıl dönen etekler… Neden olduğunu öğrenemedim ama sanırım bir çeşit aşiretten ya da kavimden geliyorlar. Çünkü fiziksel özellikler de farklı. Bilen varsa beri gelsin, hepimiz aydınlanalım…

D0413 (108)-FOW-Iran

Ara sokaklarda dolanırken bir caminin önüne geldik ve kapıdaki görevliler aniden etrafımızı sardı. ‘Valla biz bir şey yapmadık!’ demeye çalışırken gençlerden biri süper İngilizcesi ile ‘Biz dış ilişkiler görevlileriyiz ve size rehber olacağız.’ dedi. Hepimiz de ‘nereye rehber olacaksın?’ demeden takip ettik öylesine bilinçsizce… Burada içeride yer yer tekrar birleşeceğimiz söylenerek, erkek kadın olarak ayrıldık. Sonra Charlotte ve beni bir kız teslim aldı ve başörtüsünün yeterli olmadığını, ‘chador’ yani çarşaf giymemiz gerektiğini söyleyip mis gibi kokan temiz çarşaflarımızı verdi. Ben orada ‘nasıl giyiliyor lan bu?’ diye cebelleşirken, bizim hamamlarda kese yapan ve her şey hakkında en iyi fikre sahip olan izbandut teyzeler gibi bi teyze, parmaklarımın fik fik fırtladığı sandaletime taktı. ‘Çorapsız olmaz abi!’ dedi de durdu. Tey ya Rabbim ya… Sonunda içine girebildiğim çarşafın altında ilk 3 saniyede sıcaktan şaşı şaşı bakar olmuşum, sen ne diyorsun oradan? Neyse sonunda dış ilişkilerdeki kız bir şeyler dedi de sustu hamamcı teyze. Kız bize ‘chador’u nasıl üzerine basıp da yere çakılmadan kontrol altında tutabileceğimizi pratik hareketlerle anlattı. Avluda fotoğraf çekebileceğimizi ama içeride yasak olduğunu ama yine de telefonla çekebileceğimizi söyledi. Nasıl bir mantık var çözebilmiş değilim. Kaçak çekebilsek çekecektik. Ve biz bu arada hala nerede olduğumuzu bilmiyorduk!

D0413 (129)-FOW-Iran

Başta sormadığımız için utandık da soramadık sonradan da… O sırada kızın elimize verdiği broşürden okuduk da anladık nerede olduğumuzu: İmamzade Ali İbni Hamza türbesi ve Şah-ı Çerağ camisi… Hah şöyle dünya varmış ya… Yarın gelmeyi planlıyorduk biz buraya, şehrin orasına geldiğimizi bile anlamamışız…

Şiilerin inandığı 12 imamdan biri olan İmam Reza’nın kardeşi Ahmed, 835 yılında Horasan’da savaşan kardeşine yardıma giderken burada öldürülmüş ve gömülmüş. 14. yüzyılda tesadüfen mezarların arasından sızan bir ışık sayesinde zırh giymiş bir beden bulunmuş. Üzerindeki yüzükte ‘’Gurur Allah’a mahsustur, Musa oğlu Ahmed’’ yazılıymış ve bu sayede mezarın kime ait olduğu anlaşılmış ve buraya onun adına bir türbe yapılmış. Bu hikâye sebebiyle Ahmed, Şah-e Çerağ, Işıklar Şahı olarak anılır olmuş.

Burada aynı zamanda, İmam Reza’nın müritlerinden Emir Ali (Işıklar Şahı Ahmed’in yeğeni)’nin de mezarı bulunmakta. Şiilerin en çok ziyaret ettikleri yerlerden bir tanesi… İnsanlar bir yandan namaza dururken, bir yandan da hıçkıra hıçkıra ağlıyorlar. Şiilerin liderlerinin türbelerini aynalarla süsleme âdeti var. Aynadan olmayacak şeylerin bile bir tarafına minik bir ayna parçası eklenmiş. Türbenin birçok yerine yerleştirilmiş yeşil, sarı, mavi ışıklar bu aynalardan sonsuz kere yansıyıp harika bir ışık oyunu yaratıyor. Türbeyi ayrı ayrı gezen kadınlar ve erkekler için mozole, duvarla ikiye bölünmüş. Bir tarafta erkekler, bir tarafta kadınlar dokunmak için birbirini eziyor. İnancınızın ne olduğu böyle bir yerde çok önemli değil; herkes atmosferden bir şeklide etkileniyor.

Ziyaretimiz bittikten sonra beyleri beklemek için bekleme odasına geçtik. Bizim gibi diğer yarısını bekleyen turistlere meyve suyu, bisküvi ikramı yapılan bir yerdi. Turistler için hazırlanmış bu sistemin ne kadar verimli olduğundan bahsederken elimize 2015’in başında vukuu bulan ‘Charlie Hebdo’ olayıyla ilgili birçok farklı dilde yazılmış propaganda içerikli kâğıtlar verdiler. Sonraki dakikada da orayı terk ettik zaten!

Buradan sonra Couchsurfing’den bulduğumuz ve bizi ağırlayacak olan Ali Reza ile buluştuk.

Ertesi gün sabahtan 1876 yılında yapılan ve Pembe Cami olarak da bilinen Nasir-ol Molk Cami‘sine gittik. Buraya yılın hangi zamanına gideceğinize bağlı olarak orada bulunacağınız saati iyi ayarlamanız lazım. Çünkü bu cami, renkli camlarından yansıyan güneş ışığının, camın rengine bürünmesiyle oluşturduğu şekillerle ünlü… Güneş ışığının hangi açıdan geldiği önemli güzel anlar yakalamak için. Kışın ışıkları daha üzün süre yakalayabilirsiniz. Ayrıca camın diğer tarafına perde gerilmişti. Bu perdenin biraz rüşvetle indirildiği birçok internet sitesinde yazıyordu ama tabii ki bizim ona ayıracak bütçemiz yok. ‘’Shiraz’a sadece bu cami için gelinir’’ deyim, siz oradan anlayın ne menem bir cümbüş olduğunu…

İlk kez bisikletlerimizden bu kadar uzaklaştık ve yavaştan baymaya başladı. Shiraz’a geldiğinde gezilecek daha çok yer var aslında ama hiçbirimiz gezmek istemiyoruz. Bir yandan ‘acaba vizeleri alacak mıyız’ sıkıntısı bir yandan bisikletle gelmediğimiz için buraları gezmeyi hak etmiyoruz ezikliği… Henüz randevulara birkaç gün daha olmasına rağmen Tahran’a dönüyoruz bu akşam.

error: Content is protected !