Silvretta ve Gerlos Geçitleri; 77 km hızla gidiyoruz…

Avusturya: Bölüm 1 (Gün 87-98)

 

İsviçre’de geçirdiğimiz 17 günden sonra, turumuzun 3. ülkesi olan Avusturya’ya yağmur altında girdik. “Yağmur” kısmını bastırarak hatta bağırarak belirtiyorum çünkü bu ülkede kaldığımız 22 günün sadece 3’ünde yağmur yağmadı. Dağlara yakınken “bulutlar dağlara takıldığı için yağmuru bırakıyor yaa, normal normal” diye kendimizi avuturken; dağlardan uzaklaşmamıza rağmen hala yağmur yağınca birkaç nahoş söz sarf etmiş olabilirim belki:)

Sınırdan girer girmez İsviçre bayrağımızla değiştirmek üzere Avusturya bayrağı aramaya başladık. O kadar çok yere sorduk ki, ilk öğrendiğim Almanca sözcükler ‘Avusturya bayrağı’ anlamına gelen ‘Österreich flagge’ oldu. Avusturya, İsviçre gibi bayrağına düşkün değil. “Buralarda bayrak satılmaz” cümlesini birkaç kez duyduktan sonra aramayı bıraktık. Sınırdan geçişimizden 4 gün sonra girdiğimiz bir dükkânda tesadüfen rastlaşacaktık kendisiyle.

Avusturya’daki ilk durağımız Bludenz oldu. Bludenz’deki Milka çikolata fabrikasının girişinde minik bir müze ve müze çıkışında da bir outlet mağazası var. Outlet mağazasından gelen kokular sebebiyle müzeyi biraz hızlı geçmek durumunda kaldık:) Milka eskiden ‘Suchard’ adını taşıyormuş. 1900’lerin başında adını reklam amaçlı olarak Almanca ‘süt’ ve ‘kakao’ anlamına gelen ‘Mİlch’ ve ’KAkao’ kelimelerinden kısaltılan Milka’ya çevirmişler. “Art nouveau“ yani ‘Yeni Sanat’ın en favori renklerinden olan lilayı, marka rengi olarak seçmişler. Çikolatanın yapımında kullanılan sütün, %100 Alp ineklerinden geldiğini vurgulamak için de amblem olarak Alpler’de otlayan bir inek kullanmışlar. Bu üç reklam adımıyla yerel bir çikolatayı, dünyanın en çok akıllarda kalan çikolatası haline getirmişler. 1970’lerde de ineği lilaya boyayarak en kalıcı adımlarını atmışlar. Müzede bu bilgileri edindikten sonra şöyle bir düşündüm de hakikaten lila görünce, aklıma ilk çikolata ya da Milka ineği gelir. Pahalı İsviçre’den yeni ayrılmış ve kendini Milka’nın outlet mağazasında bulmuş bir çikolata sever olarak nasıl bir tavır içinde bulunmuş olduğum çok açık bence. Detaylı anlatarak rezil etmeyim kendimi:)

D0087 (10)-1

İsviçre’de mümkün olduğunca kaçındığımız geçitleri, Avusturya’da tecrübe etmeye karar vermiştik. Hatta sırf bunun için yolumuzu değiştirip uzatarak 2032 metredeki Silvretta geçidine gitmeye karar verdik. Geçit milli park içinde olduğundan parka girişte gişeler vardı. Arabalar ücret öderken, biz yandan tın tın geçtik:) Geçidin ilk basit kısmını bitirdiğimizde akşam olmuştu, kamp kurmalıydık ama kuralcı Avusturya’nın bağrındaki bir milli parkta kamp kurmak… Gişeden girişimizi gördüler; çıkışımızı aynı gün görmezlerse sıkıntı. Otelde kaldık diyemeyiz; gişeler arasında otel yok! Nasıl olacak? Bir yandan tırmanırken bir yandan da minicik, bir çadırlık yer aradık. Yok, yok, yok! Bisikletleri bırakıp uzaklara yürüdük, yine bulamadık. Biraz daha ilerleyince hemen yolun kenarında, 2 metre derinlikte bir boşluk bulduk. Manşetlerdeki ‘Milli parkta kaçak kamp yapan bisikletçiler, virajı alamayan bir arabanın altında, çadırlarında uyurlarken ezildiler’ başlığını düşünerek ve arabalara görünmemek için eğile eğile çadırı kurup yerleştik:) Ertesi sabah bizi zorlu bir parkur bekliyordu. 17 km boyunca yer yer %14, yolun genelinde %10 eğim. Tırmanmaya başlamadan önce “bir yerden sonra kesin iterim bisikleti” diyordum ama kendimden beklemediğim bir şeklide hiç itmeden vardık geçide. Tecrübeli adam için belki kolay bir geçitti ama kesinlikle bizim gibi yeni yetmeler için değildi! Geçitte bizi mükemmel bir manzara karşıladı. Karlı dağlar, harika bir baraj gölü… O kadar tırmandığımıza değdi doğrusu. Şimdiye kadarki en yüksek noktamız olan Silvretta geçidi benden Nico’ya gelsin; zira doğum günüydü ve geçitlere bayılıyor🙂 Geçitlerin en çok inişlerini seviyorum tabii ki🙂 77 km hıza vardığımız yol, uzunca bir süre yokuş aşağıydı. Yokuş aşağı inişimiz bittiğinde ise, geri kalan Avusturya maceramız sırasında sıklıkla kullanacağımız şehirler arası mükemmel bisiklet yollarını keşfettik.

Birkaç gün önce geçtiğimiz Silvretta geçidinden sonra psikolojimizi ve odağımızı, önümüzdeki 1628 m yüksekliğindeki Gerlos geçidine göre ayarladık. Tırmanacağımız sabaha çok da hoş uyanmadık. Sabahın köründe çadırın yanındaki traktörün sesiyle irkildik. Traktör dibimize girene kadar duymamışız; artık nasıl bir yorgunlukla uyuduysak!? Çadırdan çıkarken ‘abi tarlana kaçak girdik, bir gece kamp yapıp gidecektik, kusura bakma be abi be’ cümlesini vücut diliyle nasıl anlatsak diye düşünürken; amca traktörden İngilizce ‘Kusura bakmayın uyandırdım. Kısa bir işim var, hemen gidiyorum. Burası benim tarlam, rahat rahat uyuyun’ dedi. Arkadaş nasıl gelişmiş bir ülkesiniz siz ya, nasıl mükemmel insanlarsınız? ‘Ağzını öpeyim amca’ deyip yattık geri. 5 dakika daha fazla uyku, hiç yoktan iyidir!

Gerlos geçidinin diğer tarafındaki dünyanın 5., Avrupa’nın en yüksek şelalesi olan Krimml, geçidi tırmanırken ki motivasyon kaynağımızdı. Bir yağıp bir duran sinir bozucu yağmura rağmen, geçtiğimiz doğanın büyüsüne kapılıp geçide mutlu mesut vardık.

 

Gerlos geçidinden aşağı, Krimml şelalesi manzarasıyla indik. Krimml şelalesi yanında, en tepeye kadar yürüyüş parkuru yapılmış. 3 aşamadan oluşan şelalenin en tepesine varmak için 2.5 saat tırmandık. Şelalenin geçtiği yaylanın başladığı yerden biraz daha ileriye doğru yürüdüğümüzde, bizi yöresel yemeklerin yapıldığı yayla evlerinin karşılayacağını öğrenmiştik. Bu sebeple çoğu turistin aksine şelalenin zirvesine ulaşınca geri dönmeyip yürümeye devam ettik ve karlı dağların eteklerindeki 1600 metredeki yayla evlerinden birinde taze sütün ve peynirden yapılan bir yemek olan ‘kaspressknödel’in tadına baktık. Dönüş yolunda ise biricik bilgi kaynağımız olan Lonely Planet rehber kitabındaki bir tüyoyla başka bir patikaya saptık. İyi ki de sapmışız. Bu yolda, tırmanırken karşılaştığımız yüzlerce turistten eser yoktu. Sadece biz, MÖ 2000 yılında döşenmiş patika ve şelalenin gür sesi vardı.

 

Bir sonraki durağımız olan Werfen’e, dünyadaki en geniş buz mağarası Eisriesenwelt’i gezmek için geldik. 1641 metredeki mağaraya girmeden önce, uyarılara kulak vererek yanımıza aldığımız kışlık kıyafetleri giydik ve mağaranın girişini kapatan kapının açılmasıyla koşarak içeri girdik. Koşarak girdik çünkü içeriden dışarıya esen, bazen saatte 90 km hıza ulaşan rüzgâra karşı başka türlü ilerlememiz mümkün değildi. Bu rüzgâr, kışın dışarıdan içeriye eserek mağaraya sızmış suları donduruyormuş. Bu sistemi korumak için kışın kapıyı açık bırakıyorlarmış. İçerideki buzların erimemesi için ışık sistemi döşenmemiş. Bu sebeple gruba sıvı yakıtla yanan ve minik bir alev sağlayan lambalardan dağıttılar. Mağaranın toplam uzunluğu 42 km imiş fakat sadece ilk kilometresinde yani rüzgârın ilerleyebildiği yere kadar buz varmış. 1879 yılında keşfedilen bu mağaraya bir sonraki giriş 30 yıl sonra yani 1900’lerin başında, üçüncü giriş ise 2. Dünya Savaşı’ndan sonra olmuş. 700 basamak tırmanarak mağaranın bizlere gösterilen son noktasına ulaştığımızda rehberimiz ışıklarımızı söndürmemizi istedi. Herkes alevlerini üfleyerek söndürdükten sonra oluşan karanlık, şimdiye kadar tecrübe etmediğim bir şeydi. Sonsuz bir karanlık… “Göz alışması” diye bir şey söz konusu değildi. Gözünün alıştığını ve bir şeyler görmeye başladığını düşünüyorsan yanılıyormuşsun. Aslında halüsinasyon görmeye başlıyormuşsun. Çok şükür biz o kadar kalmadık karanlıkta🙂 Maalesef içeride fotoğraf çekmek yasaktı🙁

Bültenimize abone olun!

Bültenimize abone olun!

Şu anda nerede olduğumuzdan, hakkımızdaki gelişmelerden, ülkelere dair son yazılarımızdan ve son fotoğraflarımızdan haberdar olmak için lütfen bültenimize abone olun!

Teşekkür ederiz!