Teker döner; elveda İran

Tahran’da otobüs terminaline varır varmaz Nico bilet almaya gitti ve bilet fiyatını güzel bir pazarlıkla 425000’e indirdi. Ama maalesef bu sevinci çok yaşayamadık. Şoför ve muavinler başta güle oynaya bisikletleri ve çantaları otobüse koymamıza yardım ettiler. İş bittikten sonra da bisiklet başına 500000 para istediler. Birkaç gün önce Meşhed’e giden Charlotte ve Eric, bisikletlere hiç para ödememişler hatta üzerine görevliler yemek ısmarlamışlardı. Biz yine de para vermeye hazırlanmıştık ama bu kadarını beklemiyorduk. Bazı yardımsever abilerin desteğiyle pazarlığa başladık. Bizim için hala çok yüksek bir miktardı ama tek bir açgözlü haricindekiler kabul ettiği için ‘olur’ dedik. O açgözlü ise çantalardan iki tanesini tuttuğu gibi o kadar yükün altından çekip dışarı fırlattı. Bu böyle yarım saat sürdü. Türkmenistan vizemizi almak için yarın Meşhed’de olmak zorunda olsak da umudumuzu yitirip vazgeçmiştik ama yardımsever abilerin sayesinde iki bisiklete 400000 almayı kabul etmişti açgözlü. Her şey bitip otobüse bindiğimizde ikimiz de sinirden ve böyle oksijen zayiatı insanların varlığından ötürü gözyaşlarımızı tutamadık. Ne küfür saysam, beddua etsem az ona.

13 saatlik 950 kilometrelik uzun yolculuğun ardından İran’daki son büyük şehrimiz olan Meşhed’e vardık. Burada bize Warmshower’dan tanıştığımız Mohsen, ev sahipliği yapacaktı. ‘Şehadet yeri’ anlamına gelen Meşhed, çok önemli bir dini merkez ve biz bu dini merkeze Ramazan ayında gelip o sıcağın altında bisiklet sürerek şehirden çıkmayı planladık. Neden? Çünkü biz aşırı zekiyiz!

Meşhed, uzun ince kavunu, safranı ve zereshk üzümü (sarıçalı) ile ünlü. Bir kavunda karamel tadı olur mu ya? Oluyormuş, hayatımın en güzel kavunuydu Meşhed’dekiler… Zereshk ise kırmız renkte, ekşimsi bir üzüm ve genelde yemeklere süsleme olarak kullanılıyor. İran’da her yerde bulabilirsiniz ama kaynak burası.

2 gece kaldığımız Meşhed’de Mohsen oruçlu olduğu için ilk gün bisikletteki minik düzenlemeler haricinde bir şey yapmadık. İkinci gün ise sabahtan Türkmenistan konsolosluğuna gidip, Tahran’da başka bir konsoloslukta tanıştığımız Alman Anselm ile ve onun arkadaşı Thorsten ile buluştuk. Ertesi gün hep beraber yola çıkacaktık. Charlotte ve Eric’le vize tarihleri sebebiyle Tahran’da ayrılmış olmak bizi hüzne gark etse de yeni bisikletçi dostlar bulmanın sevincindeydik. Ertesi gün buluşmak üzere ayrıldıktan sonra 5 günlük vizemiz ve 500 km yolumuz olan Türkmenistan’da para bozdurmak ya da alışveriş yapmak için vakit kaybetmek istemememiz sebebiyle 5 günlük alışverişimizi yapmaya gittik. İlk kez yanımızda bu kadar çok yemek taşıyacağız.

İftar vaktine doğru Meşhed’i böylesine dini bir merkez haline getiren 12 imamdan 8.’si olan İmam Reza’nın türbesine gittik. Evden çıkmadan Mohsen’in uyarısıyla ayak parmaklarımdaki ojeyi silmiştim. Mutlaka bir şeyimi beğenmeyeceklerine dair uyarılarda da bulunmuştu Mohsen çünkü şimdiye kadar birçok bisikletçi ağırlamış ve kadın bisikletçiler ne kadar dikkat etse de ahlak polisi gelip anlamsız da olsa illa ki bir konuda uyarmış. Bana da aynen öyle oldu. Şimdiye kadar yapmadığım bir şekilde sıkı sıkı kapattım saçımı başımı ama ahlak polisi yüzünden değil, gördüm ki burası bu insanlar için gerçekten önemli bir yer, o zaman sen de saygı duymak zorundasın. Benim inanışıma ters ya da aşırı deme gibi bir lüksün yok! O kadar dikkatli olmama rağmen İran’da şimdiye kadar hiçbir yerde tecrübe etmediğim bir ‘ahlak polisi’ uyarısı aldım. Benim fark etmediğim ama Mohsen’in kolayca anlayabileceği kadın ahlak polislerinden biri gelip alnımı örtmem gerektiğini söyledi gayet harika bir İngilizce ile. 15 dakika sonra yine aynı uyarıyı aldım ama bu sefer tamamen örtülüydü ve biz hala türbe alanının dışındaydık! İçeride neler bekliyordu beni acaba?

Burası dünyanın en büyük camisine sahip… 818 yılında öldürülen İmam Reza adına yapılmış türbenin bazı kısımları 1000 yıllık. İçeri girerken Shiraz’da olduğu gibi bir çorap sorunsalı yaşadım. ‘Olmaz’ dediler ama turist olduğumu anlayınca çadorumu verip yolladılar içeri. İçeri girince binlerce kişinin iftar vakti için saatler önceden gelip yerlerini aldığı bir manzarayla karşılaştık. Gerçekten etkileyici bir manzaraydı. Doğru zamanda gelmişiz!

Ertesi gün, erkenden düştük yollara. Şehir çıkışında Alman bisikletçiler Anselm ve Thorsten ile buluştuk. Yanımızda yavaşlayan arabadan sarkan amcanın uzattığı susamlı şeker ile yolculuğumuzun 10.000’inci kilometresini kutladık.

Çok uzun bir aradan sonra teker tekrar dönüyor. Ama malesef Haziran sonu sıcaklarına denk geldik. Öğlen 11’de dayanılmaz sıcaklığa ulaşınca yolda bulduğumuz bir çayhanede mola verdik. Bir ara dışarıdan amcalar gelip bir şeyler anlatmaya çalıştı; çıktık baktık ki başka bir bisikletçi daha geliyor. İngiliz Alex’le de böyle karşılaşmış olduk. Çay, meyve suyu ve buz ikramlarından sonra 3,5 saatlik molamızı sonlandırıp 5 kişi olarak düştük yollara. Ama Alex’in Türkmenistan vizesi bizimkinden 1 gün önce başladığı için bastı pedallara ve bir süre sonra gözden kaybettik. Yoldayken başka bir araba durup 1,5 litrelik şişede buz verdi. Ah o buzlar… Yarım saat sonra suya dönüşse de, o buzlar nasıl bir mutluluktur, anlatmaya kelimeler yetmez.

Meşhed’den itibaren öğleden sonra rüzgârın suratımıza suratımıza eseceği bilgisini bisikletçilerden almıştık. Rüzgâr da sağ olsun yanıltmadı bizi; sabah düz yolda saatte 30 km giderken, bu hız 12’ye düştü. Nerede duracağımızı biliyorduk; su bulabileceğimiz ve karşısında kamp kurabileceğimiz bir cami… Birkaç kişiden duyduğumuz bu kamp yerini biz çok sevmedik çünkü cam kırıklarıyla doluydu. Yine de uzun bir aradan sonra günde 113 km yapmanın yorgunluğuyla attık kampı.

Öğlen başlayan çılgın rüzgâr, gece de devam etti ve güneş doğunca çat diye kesildi. Abartmıyorum cidden birden kesildi. Nasıl bir düzensin sen doğa? Hayran olmayıp ne yapacaksın?

Sabah 5’te uyanıp kahvaltı yapmadan düştük yola çünkü önümüzdeki 5 km’de 300 m tırmandığımız kısım için sıcağa kalmak istemiyorduk.  Tırmanışı bitirip zirvede kahvaltı molası verdik. Yoldan geçen arabalar olduğu için ve Ramazan olduğu için çaktırmadan yemeye ve içmeye çalışıyorduk. Ayıp olmasın şimdi adamlara… Tam o sırada bir araba durunca korkudan saniyesinde imana geldim. Bizim gariban Almanları önceden uyardığım için gerginliğin farkına hemen vardılar. Ee haliyle benden gelen fısır fısır besmele seslerini duyunca onlar da gerildiler. Arabadan inen iri dayı hiç yüzümüze bakmadan bagaja gitti. Bagaj kapısını açarken Anselm’den de salavat duyar gibi oldum sanki… Güneş de çarpmış olabilir. Lan ne olacaksa olsun… Ne var bagajda? Bagajdan çıkardığı çantayı, ciddi suratını bozmayan amca Nico’ya verdi. Nico alır almaz adamın suratında kocaman bir gülümseme belirdi ve poşetten 3 kola ve 3 kurabiye çıktı. Cansınız ciğersiniz ey İran insanları! Adam orucunu tutuyorsa kendine tutuyor. Bizim ne yaptığımız umurunda değil. Hayrını işleyip yoluna devam ediyor.

D0437 (5)-FOW-Iran

Kısa bir mola verdiğimiz bir köyden bizi soğuk sularla uğurladılar. Ardından da kısa bir atıştırma molası verdik. Onun dışında öğle sıcağında bile mola vermeden, minik tepeleri aşa aşa 90 km pedallayıp saat 14’de sınır kasabası Sarakhs’a vardık. Yorgunluktan kalacak yer arayamayacağımızı fark edince şehir girişindeki bir otobüs durağında mola verdik.

D0437 (25)-FOW-Iran

Bizden önceki bisikletçilerden öğrendiğimiz üzere İran Kızılayı’nın kapısını çaldık ve hemen içeri buyur ettiler. Bu gece orada kalacaktık. Banyoyu, tuvaleti ve yatacağımız mescidi gösterdi. Öğlen olduğu için her yer kapalıydı ve 6’da açılacaktı. Akşamüstü eksik malzemelerimizi tamamladıktan sonra yemek yiyip yattık çünkü yarın erkenden sınır işlemlerini halletmek ve 5 günlük vizemizden birkaç saati sınırda harcamamak istiyoruz.

D0437 (29)-FOW-Iran

Bu geceki çatımız

Kapıların 8’de açılmasına rağmen sınır polislerinin 9’da çalışmaya başladığını biliyorduk. Pasaportlarımızı alan polisin pasaportlarımızı kapaklarını bile açmadan kenara koyduğunu görmüştük. Koyduğu yerde de baya kaldı. Bulunduğu camın önünde dolanınca ‘git otur’ deyip pis pis gülüyordu. Gelen ilk kişiler olmamıza rağmen bizden sonra gelen tır şoförlerinin işlerini önce bitirdi. Baya uzun bir süre sonra pasaportların ilk işlemlerini yapıp arkadaki bir odaya götürdü. O odadan 2 dakikada çıktı pasaportlar ama yine o gıcığa verdiler. Cam fanusundan elinde pasaportlarla çıkıp bisikletlere yanaştı ve alakasız sorular sordu. Bir sınır polisinin soru sormasından doğal bir şey olamaz ama sorduğu soru bisikletlerin fiyatı olunca artık attı benim kafanın tasları… Gerçi atsa napıcan? Atıyo da ona mı atıyo? Sinirimden içime içime köpürürken sonunda verdi pasaportları gıcık polis. Çok fazla vakit kaybetmiştik. Sıcağa kalmamak ve vakit kaybetmemek için hızla Türkmen kısmına geçtik.

İran’da 44 gün kaldık ve maalesef vize işlemleri sebebiyle sadece 9 gün pedallayabildik. Toplamda 516 km pedalladık.