Unesco Dünya Mirası listesinden Butrint

Sabah yine mühendislikten nasibini alamamış yollarda pedallıyorduk. Coğrafya daha düzgün bir yola izin verirken, bu kadar alengirli yol yapmalarının sebebi ne acaba? Bugün hava durumu yağmurlu gösteriyordu. O iniş çıkışlarda yağmadığı için çok şanslıyız. Benzinlik bahçesinde yediğimiz öğle yemeğinden sonra varmak istediğimiz Sarrande’a son 5-6 km kala yağmaya başladı ama akşam bir hostelde kalacağımız için önemsemeyip “yaz yağmuru düşer durur yüreğime” diye mırıldanarak yola devam ettik. Sarrande’da biraz araştırmanın ardından indirim yaptırdığımız bir hotele yerleştik. Geceliği iki kişi 2500 lek (50 TL) ve kahvaltı da dâhil. Önümüzdeki günler yağmurlu olacak. O yüzden burada 3 gece kalacağız. İlk kez bir hotelde sebepsiz kalıyoruz. Daha önceki ıslanma, hastalık, kamp yeri olmaması gibi sebeplerle hostellerde kalmış olduğumuz için bu sefer kendimizi bir garip hissediyoruz. Bir yandan bütçemizi zorladığımız için suçlu hissediyoruz, bir yandan da aylardır pedallamanın verdiği yorgunluğa karşı ödül gibi görüyoruz. Sarrande’de geçirdiğimiz ilk gecenin ardından, ertesi gün sadece pazara gitmek için dışarı çıktık. O da zorunda olduğumuz için. Yoksa çıkmayacaktık çünkü deli gibi yağmur yağdı bütün gün. İyi ki pedallamayıp kalmaya karar vermişiz.

 Sarrande’daki 2. günümüzde şehir içi otobüsleriyle (kişi başı 100 lek) UNESCO Dünya Mirası listesindeki Butrint’e gittik. Butrint tarihi kentinin geçmişi milattan öncelere dayanıyor. O zamanlar deniz seviyesinden yüksekte olan Butrint, bir köprüyle karaya bağlanırmış. Şu an ise bir yarımada… Deniz, şehrin tabanındaki mozaiklere zarar vermesin diye bir örtüyle örtülüp üzerine kum yığılıyor. Yani yağmur döneminde giderseniz en çok görülmesi gereken kısım olan mozaikleri göremezsiniz. Butrint’i oyalana oyalana gezsen 3 saat sürmez. Otobüs saatleri sık olmadığından zamanımızı doldurmaya çalıştık. Balıkçı amcalarla konuşurken Türk olduğumu söyleyince “Kessen kanım Türk akar” gibi işaretler yaptı:) Bu Arnavutlar’ın Türk hayranlığını daha önce Bosna-Hersek’te bile görmedik. Bir de Nico üzerine “selamun aleyküm” derse, eriyorlar:)

Sarrande’da geçirdiğimiz 3 gecenin ardından ayrılırken otelde fiyatla ilgili sorun çıktı. Kocasından habersiz indirim yapan kadın ile kocası anlaşamadılar bir türlü. En sonunda kocası gelip bizden özür diledi ama yazık, aralarına kara kedi gibi girmiş olduk:( Sarrande’dan 20 km pedallayınca “Syri i Kalter” yani “Mavi Göz Kaynağı” denen mükemmel mavilikte bir su kaynağına geliyorsun. Girişi kaçırmak çok muhtemel çünkü minicik bir tabela koymuşlar. Anayoldan saptıktan sonra 2 km boyunca çok kötü bir yolda gidiyorsun. Bu su kaynağı, 15 metre derinlikte bir çukurdan yukarı fırlarcasına geliyor. “15 metre” deniyor çünkü bilim adamları sadece oraya kadar inebilmiş. Dahası da var yani! Nico durur mu? Atladı hemen suya:) Tabii çok tutunamadı. Tam deliğin üzerine geldiğinde su en az 10 metre ittiriveriyor birden.

D0195 (29)-FOW-Albania

Syri i Kalter’den sonra tırmanış başladı ama tabii ki insan evladına göre yapılmamış tırmanışlar bunlar. Çıktığımız geçit sadece 560 m yükseklikte ama biz mi geçidi çıktık, geçit mi bizim üzerimizden geçti, tam tanımlayamıyorum şimdi:/ Geçitten sonra, önceden su, şimdi ise verimli bir ova olan mükemmel manzaraya doğru saldık aşağı. İniş bitince yolumuza devam etsek Yunanistan’a gidecektik ama onun yerine yolumuzu uzatıp kuzeye yönelerek 2005 yılından beri UNESCO Dünya Mirası listesinde olan Gjirokastra’ya doğru pedalladık. Kuzeye giden bu yol dümdüz… Huzurlu bir manzara… Gjirokastra’ya varsak bile gezmemiz bugünlük mümkün olmadığı için Aranvutluk’taki 14. gecemizi geçirmek üzere Dervican’da bir benzinliğin arkasına attık çadırımızı.

Sabah 7 km anayolda sürüp, 1 km de şehrin tepesine doğru tırmandıktan sonra dilencilerle dolu sokaklardan kurtulmak için bisikletleri bir kafeye bıraktık. Daha doğrusu kafe sahibi yaşlı amca halimizden anlayıp “gelin buraya bırakın” dedi, sağ olsun. Şehrin tepeden manzarasını görebilmek için kaleye girmek istedik. Giriş 200 lek’ti. Buraya kadar her şey normal. Ama eğer kalede fotoğraf çekmek istiyorsak 1000 lek daha ödemeliymişiz. Tabii ki ilk iş, karşılığında bilet verip vermediklerini sordum. Giriş için bilet var ama fotoğraf için yok. Yani o 1000 lek hop amcanın cebe gidecek. Çakala bak ya, tek çakal sensin zaten! Biz de tabii ki vermedik 1000 lek’i ve içeride volta atan görevliye rağmen çat çat çektik fotoğrafları. Herkes bizim gibi yapıyordu. Kaledeyken, çantasından bisikletçi olduğunu anladığımız bir çiftle karşılaştık. İngiliz Sam ve İrlandalı Sheena… Onlar da bizim gibi uzun bir yolculuğa çıkmışlar. 2 hafta içinde Hindistan’a uçup, oradan pedallamaya devam edecekler… Ertesi gün Yunanistan’a geçeceğimiz için elimizde kalan lekleri bitirmemiz gerektiğinden öğle yemeğini çok uzun zamandan sonra bir restoranda yedik. Arnavutluk’a özgü “quifqi”… Pilav ve bir kaç farklı otu köfte gibi top hale getiriyorlar. Sebzeli pilav gibiydi yani… Yemekten sonra Sam ve Sheena’ya veda edip sabah geldiğimiz yolu geri döndük. Hatta dün akşam kamp kurduğumuz benzinlikte kamp kurduk yine.

Ertesi sabah ise geldiğimiz yoldan geri dönerek Yunanistan’a pedalladık. Arnavutluk’ta 15 gün boyunca toplam 564 km pedallamış olduk…